SADECE FUTBOL


 Antik Yunan’da tragedya, Dionysos kültünün taşkın, karanlık ve dönüştürücü enerjisinden doğmuştu. Dionysos, yalnızca şarap, coşku ve esrime tanrısı değildi; aynı zamanda insanın gündelik kimliğinden taşarak başka bir varoluş düzeyine geçmesini sağlayan sınır ihlallerinin tanrısıydı. İnsan sadece akılla, hesapla, günlük işlevsellikle yaşayamaz; kendini aşan, "ben"den daha büyük bir şeye dokunma ihtiyacı duyar. Bu toplumsallığın sıradan, ölçülü, kontrollü benliğin dışına çıkıp insanın var oluşunun kaynağındaki  bütünselliğe yeniden dönme arzusudur. Bu aynı zamanda toplumsal düzeni periyodik olarak askıya alıp sonra yeniden kurma yani bir tür toplumsal denge mekanizmasıdır. Tragedya da bu yüzden basit bir sahne sanatı değil, toplumun kendi korkularını, suçlarını, arzularını ve sınırlarını temsil aracılığıyla karşısına alıp izlediği, eş zamanlı kendini ve toplumu kabul ettiği, barıştığı, dönüştüğü bir aradalığının deneyimidir. Toplumun bozulan dengeleri insanın incinen hisleri teskin edilir. Seyirci, sahnede yalnızca bir kahramanın yıkımını izlemez; kendi kırılganlığını, kendi suç ortaklığını, kendi faniliğini ve düzenin ne kadar ince bir çizgi üzerinde durduğunu da tekrar görürdü.

 

Aristoteles’in katarsis dediği şey de bu bağlamda yalnızca duygusal bir boşalma değildir. Korku ve merhametin bir aradalığı ile  insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir. Tragedyada acı temsil edilir; kan doğrudan akmaz ama anlam kazanır. Kurban sahnede parçalanmaz ama toplumun bütün çatlaklarını kendi bedeni üzerinde görünür olur. Pharmakos figürü bu yüzden önemlidir: toplumun günahlarını, gerilimlerini ve bozulmalarını üzerine alan kurban, dışlanarak ya da yok edilerek topluluğun yeniden düzenlenmesinin de aracıdır. Ancak Yunan tragedyasında bu kurban mantığı çıplak şiddet olarak değil, simgesel bir yüzleşme olarak işlenir. İnsan, acıya bakarak yalnızca rahatlamaz; acının ne anlama geldiğini; anlamı da düşünmek zorunda kalır.

 

Tam da bu noktada Oedipus sahnede, tragedyanın en derin yarası olarak belirir. Oedipus’un trajedisi yalnızca kaderinden kaçamaması değildir; hakikati aklıyla bütünüyle ele geçirebileceğine inanmasıdır. O gördüğünü hakikat sanır, bildiğini gerçek zanneder, çözdüğü bilmecenin onu kurtaracağını düşünür. Fakat sonunda kendi gözleriyle gördüğü dünyanın aslında bir perde olduğunu anlar. Gözlerini kendi elleriyle çıkarması bu yüzden basit bir cezalandırma ya da vazgeçiş değil; gözü görünürün perdesinden kurtulma görmeyi de sadece gözle olamayacak ancak anlamla tamamlanacak bir bütüne taşıma girişimidir. Oedipus gözlerini çıkartırken kendine biçilen kurban rolüne başkaldırır. Hakikati aramaktan vazgeçmez, yalnızca hakikatin görünen dünyada bütünüyle bulunamayacağını anlar. Bu nedenle tragedya, insanı yok eden değil, insanı kendi sınırıyla yüzleştiren  ona yeni bir  alan açan anlamı vardır.

 

Roma amfitiyatrosu ise bu anlam alanının kırıldığı büyük tarihsel eşiktir. Antik Yunan sahnesinde temsil edilen acı, Roma arenasında artık temsil edilmez; doğrudan bedene uygulanır. Gladyatör dövüşlerinde, vahşi hayvan gösterilerinde, mahkûmların parçalanmasında kurban artık simgesel değildir; kan gerçekten akar, beden gerçekten dağılır, ölüm gerçekten gerçekleşir. Roma’da arena, yalnızca bir eğlence mekânı değil, imparatorluk iktidarının kitlelere kendi kudretini gösterdiği siyasal bir mezbahadır. Tiyatronun aksine tüm izleyici sadece sahneyi değil, vahşetin sahibi imparator ile de yüz yüzedir. Bu görüntü, kurban, kan, korku ve iktidarı bir araya getirir aynı anda zirveye taşınır.

 

Fakat Roma’nın asıl dehası yalnızca şiddeti göstermesinde değildir; sefil yığınları bu şiddetin suç ortağı haline de getirmesindedir. Gündelik yaşamında açlık, borç, yoksulluk, sınıfsal dışlanma ve siyasal güçsüzlükle kuşatılmış kalabalıklar, arenada kısa süreliğine imparatoru da izlerken onun kudretine de ortak olduklarını hissederler. Kendi hayatlarında ezilen insanlar, bir başkasının ezilişini izlerken güç sahibi oldukları yanılsamasına kapılırlar. Halk gerçekten iktidara ortak olmaz; yalnızca iktidarın şiddetine seyirci olarak katılır. Ama bu seyir, imparatorluğun düzenini daha da sağlamlaştırır. Çünkü iktidar, yalnızca yukarıdan dayatılan bir güç olmaktan çıkar; kalabalığın alkışı, çığlığı ve arzusu üzerinden yeniden üretilir. Onlara bir anlığına imparator yetkisiyle kurbanın sonunu belirleyebilme yetkisine ortak ederken; eş anlı mezbahanın sahibi imparatorun da iradesine neden boyun eğmeleri gerektiğini öğrenirler.

 

İşte katarsis burada tersine döner. Tragedyada korku ve merhamet bir arada, insanı derinleştiren duygularken; Roma arenasında korku kurbanın bedenine aktarılırken; merhamet ise aynı anda seyircinin içinden sökülüp atılır. Seyirci, ölenden korkmamak için onun ölümünü ister; acınana dönüşmemek için acıyı haz nesnesi haline getirir. Böylece insan, kendi korkusunu ve merhametini iktidarın kanlı gösterisine teslim eder. Yunan sahnesinde insan acı karşısında kendini tanırken, Roma arenasında acı karşılığında insanlığının parçası olan  merhametinden vazgeçmeyi öğrenir.Bu yüzden Roma’da anlam gereksizdir. Artık seyircinin mitolojik bir hakikate, ahlaki bir yüzleşmeye ya da varoluşsal bir soruya ihtiyacı yoktur. Ona gereken şey, düzenlenmiş şiddetin yarattığı yoğun duygudur. Korku vardır ama düşünceye dönüşmez. Merhamet vardır ama insandan ayrılır. Kurban vardır ama kutsal anlamını yitirir. Kan vardır ama ritüel derinliğini kaybeder. Roma amfitiyatrosu bu anlamda katarsisin anlamsızlığa doğru ilk büyük düşüşüdür. Artık İnsan acının anlamını kavrayarak değil, acıyı seyrederek boşalır.

 

Modern futbol stadyumu ise bu uzun tarihsel hattın bugünkü en son durağıdır . Fakat burada ilginç olan şudur: Bugünün imparatorları iktidar üretmek için, artık devasa taş kolezyumlar inşa ettirip içlerini suyla doldurarak gemiler yüzdürmek zorunda değildir. Dünyanın uzak bölgelerinden egzotik hayvanlar getirmelerine, mahkûmları arenada parçalatmalarına, gladyatörleri ölümüne dövüştürmelerine de gerek yoktur. Modern dünyanın gösterisi çok daha yalın, çok daha sade ve bu yüzden belki de çok daha tuhaftır: Bir meşin top sahada yuvarlanır ve milyarlarca insan onun etrafında örgütlenir.

 

Asıl düşünülmesi gereken şey de budur. Dünyanın hemen her yerinde, en yoksul mahallenin tozlu sokağında bile yalın ayak oynanabilen bu kadar basit bir oyun, hangi sihirle böylesine akıl almaz bir ekonomik değere dönüştürülmüştür? Bir çocuk için iki taşın arasına kurulan kale ve top yerine geçebilen herhangi bir şey  yeterliyken, aynı oyun nasıl olur da milyarlarca dolarlık yayın haklarına, sponsorluk anlaşmalarına, bahis ağlarına, transfer piyasalarına, forma satışlarına, dijital platformlara, marka imparatorluklarına ve küresel iktidar ilişkilerine dönüşür?

 

Bu sorunun cevabı, futbolun yalnızca bir oyun olmaktan çıkarılıp modern dünyanın en büyük duygu ekonomilerinden birine dönüştürülmesinde yatar. Futbolun değeri topun kendisinde değil; onun etrafında örgütlenen arzudadır. İnsanlar doksan dakika boyunca yalnızca bir müsabaka izlemez; aidiyet, öfke, umut, intikam, gurur, aşağılanma, zafer ve yenilgi duygularını kolektif biçimde yaşarlar. Stadyum, ekran, tribün, sosyal medya ve bahis sistemi bu duyguları sürekli dolaşımda tutar. Böylece futbol, yalnızca oynanan bir oyun değil, yönetilen bir duygular düzeni de haline gelir. Bugün milyarlarca insan futbol ekonomisi üzerinden yalnızca eğlendirilmez; aynı zamanda yönlendirilir, sınıflandırılır, öfkelendirilir, yatıştırılır ve tekrar tekrar oyuna çağrılır. Bir kulübün renkleri, bir ulusun bayrağına; bir futbolcu, modern bir kahramana; bir maç, toplumsal bir hesaplaşmaya; bir yenilgi, kitlesel bir aşağılanmaya; bir zafer, geçici bir kurtuluşa dönüştürülür. Fakat bütün bu yoğun duyguların altında çoğu zaman yüzleşilmeyen daha büyük bir gerçek vardır: Aynı insanlar, aslında hepsinin fakirliğine inat yükselen ekonomik düzeni sorgulamak yerine; doksan dakikanın sonunda yeniden diğerine duydukları öfkeyi hatırlarlar.

 

Futbolun en karanlık tarafı burada açığa çıkar. Aynı yoksulluğun, aynı güvencesizliğin, aynı gelecek kaygısının, aynı sınıfsal sıkışmışlığın içinden gelen kalabalıklar, farklı renkler, farklı armalar, farklı ideolojiler ve farklı kimlikler adına birbirlerini yok etmeye hazır hale gelirler. Oysa çoğu zaman kavga ettikleri şeyin altında, kendilerine ait olmayan bir ekonomi vardır. Onların öfkesiyle büyüyen, onların sadakatiyle değerlenen, onların bağlılığıyla pazarlanan bir düzen vardır. İnsanlar kendi yaşamlarındaki gerçek güç ilişkileriyle yüzleşmek yerine, kendilerine sunulan semboller uğruna birbirlerine düşerler.

 

Bu anlamda modern futbol stadyumu, Roma arenasından sözde  daha az kanlı ama daha yaygın bir iktidar mekânıdır. Roma’da imparator kalabalığa kan göstererek kendi kudretini kabul ettiriyordu. Bugün ise iktidar, kalabalığa çoğu zaman yalnızca oyun göstererek aynı işlevi yerine getirir. Kanın yerini skor alır. Gladyatörün yerini futbolcu alır. Kurbanın yerini mağlup takım, hedef gösterilen hakem, ıslıklanan oyuncu ya da düşman taraftar alır. Arena çığlığının yerini tribün tezahüratı, sosyal medya linçi ve ekran başındaki öfke alır. Fakat kurgu hiç değişmez: Kalabalık, kendi güçsüzlüğünü unutmak için başkasının yenilgisinden beslenir.

 

Üstelik modern futbol ekonomisi bu anlamsızlığı büyüttükçe büyütür. Oyuncuların piyasa değerleri, kulüplerin marka gücü, yayın gelirleri, bahis hacmi, reklam anlaşmaları ve sponsorluk ağları akıl almaz boyutlara ulaşır. Fakat bu büyüme çoğu zaman anlamlı bir toplumsal değer üretmez. Tam tersine, oyunun yalınlığından kopmuş devasa bir kazanç paylaşımı yaratır. Futbolun arkasındaki güç, para ve iktidar ilişkileri büyüdükçe, sahada olup biten şey daha da basitleşir: Bir top yuvarlanır, milyonlarca insan bakar, milyarlarca dolar el değiştirir.

 

Bu noktada modern futbol, katarsisin en soyut ama en etkili biçimlerinden birine dönüşür. Kitle, çoğu zaman neyle yüzleştiğini bile bilmeden boşalır. Bağırır, sevinir, ağlar, küfreder, nefret eder, umutlanır, yenilir, tekrar bağlanır. Bu yüzden de modern futbolun büyüsü, oyunun karmaşıklığında değil, yalınlığının sınırsızca pazarlanabilir oluşundadır. Futbolun sihri, herkesin oynayabileceği kadar basit; herkesin kendini içine yansıtabileceği kadar boş; herkesin uğruna öfkelenebileceği kadar sembolik; herkesin üzerinden para kazanılabileceği kadar küresel olmasındadır. Bir top, yalnızca bir top değildir artık. 

 

Böylece Dionysos’un taşkın ritüelinden doğan katarsis, tragedyanın anlam kurucu sahnesinden Roma’nın kanlı mezbahasına, oradan da modern futbolun devasa ama çoğu zaman anlamsız gösteri ekonomisine kadar uzanır. Antik dünyada insan acıya bakarak kendini anlamaya çalışıyordu. Roma’da acıya bakarak iktidarın gücüne ortak olduğunu sanıyordu. Bugün ise çoğu zaman bir topa bakarak kendi hayatındaki gerçek iktidar ilişkilerini  hem unutuyor hemde sorgulamıyor. En acı olan da budur: Modern kalabalık, artık kan gösterilmeden de yönetilebilmektedir. Çünkü anlamın yerini çoktan dolaşıma sokulmuş duygu, hakikatin yerini skor, yüzleşmenin yerini ise doksan dakikalık boşalma almıştır.

 

Roma Kolezyumu ’nun büyük taş duvarlarının  ardında fetih orduları ve köle emeği vardı. bugünün futbol ekonomisinin ardında ise görünmez ordular var; ekranlara bağlanmış kitleler, algoritmalar, bahis ağları, sponsorlar ve kendi öfkesini başkasının servetine dönüştürdüğünü fark etmeyen milyarlar var.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ

KÖRLEŞMENİN MÜHENDİSLİĞİ