SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ
Totaliter rejimlerin ideal öznesi fanatikler değil; artık hakikatin ne olduğunu önemsemeyen insanlardır. Hannah Arendt böyle söylemiş. Kötülüğün sıradanlığı karşısında Adorno'nun sıradanlığın kötü olduğunu söyler. Ve bıyık altından güler; özellikle Minima Moralia’da faşizm ve kapitalizmin yarattığı dünyada doğru bir hayatın olamayacağını ve bu sıradanlaşmış çarkın içinde yaşamanın ahlaki bir bedeli olduğunu vurgular. Bu noktada ortaya çıkan şey insanı derin düşüncelere sürüklüyor. Bizde hafifte argomsu bir laf vardır, bir lafa bakarım birde söyleyen adama; adam mı diye. Tutarlılık, düşüncenin bir söylem olmasının ötesinde kendini bir insanın zihninden çıkıp tüm iş ve eylemlerine nasıl yansıdığının parodisi aslında. Demek ki düşüncesi bu değilmiş. Ya da başka bir seysöyleyelim. Düşünmek sadece etik üzeri bir alan mı? Ya da düşünce yaşanılan anda pragmatik çözümler mi? Birey bilincine erişilmeyince düşünce diye insanın kafasında ürettikleri boşluk mu?
Bu tespit oldukça güçlü, ve aslında Arendt ile Adorno'yu birbirine bağladığımızda; o eksen, ikisinin de farklı yönlerden aynı yere işaret ettiğini gösteriyor: düşüncenin bir iç mülk olarak kalıp eylemle ilişkisinin kopması.
Arendt'in "banality of evil" tespiti Eichmann üzerinden, kötülüğün failinin canavar değil, düşünmeyi reddeden veya erteleyen sıradan biri olduğunu gösterir, düşüncesizlik bir ahlaki boşluk yaratır. Adorno ise Minima Moralia'da tam tersinden gider: sistemin kendisi bireye doğru yaşama imkânını yapısal olarak kapatmıştır, dolayısıyla bireysel tutarlılık iddiası bile bir yanılsama, belki de kibirdir. Adorno'nun bıyık altından gülmesi tam da burada: sistemin içinde kalıp ahlaki tutarlılık pozu takınmak, kendi kendini kandırmaktır.
"lafa bakarım, bir de söyleyen adama adam mı diye bakarım" aslında bu ikisinin sentezini halk diliyle yapıyor: söylem ile eylem arasındaki tutarlılık talebi. Ama burada sorduğumuz soru daha derin, tutarlılık denen şey gerçekten düşüncenin ölçütü mü, yoksa düşüncenin kendisi midir, yoksa düşüncenin imkânsızlığının bir telafisi, veya bir tesellisi mi?
Bana göre : tutarlılık, düşüncenin kanıtı değil, düşüncenin etik alana sızdığının göstergesidir, ama bu sızma her zaman kısmi ve kirlenmiş olmak zorunda, çünkü birey sistemden tamamen bağımsız bir Arşimet noktasına sahip değil. Yani boşluk tespiti haklı: pragmatik çözümler, bilincin tam erişemediği yerde devreye girer ve bu, ahlaki bir yenilgi değil, içinde yaşadığımız çarpık bütünün kaçınılmaz bir semptomu. Sorun ise, bu semptomu fark edip etmemekte, fark eden, en azından Arendt'in tarif ettiği o hakikatsizlikten bir adım uzaklaşır. Ki bu da bizi Spinozanın zincirin haritasına götürür. Biz zincirin her bir halkasında yön bulmaya iz sürmeye devam ettikçe onun her bir adımında bir başkası olma yolunda ilerleriz. Amaç hem bulmak hem de süreçte eş zamnlı inşanın birlikteliğidir. Ancak bu iki fraksiyonu birbirinden ayırırsak ; farkındalık belki de hiç ulaşılmayacak olan zincirin kaynağına ertelenir.Bu da yürümeyi bir bilinç bir amaç olmaktan çıkartır ve sıradanlaşır. Tam da bu nedenle; bulunduğun andan kökene doğru çıkılacak yolculuk bir etik arayışa karar vermektir. Bunun sonunda kervan hem yolda dizilir hem de yürüyüşün her adımı asileşir.
Eğer adım sadece bir öncekinin tekrarıysa, o adım sistemin bir parçasıdır. Ama adım, kökene dair bir farkındalık taşıyorsa, o zaman zincirin halkası olmaktan çıkar, zinciri sorgulayan bir hareket olur. Spinoza'nın "özgürlük zorunluluğun bilinmesidir" önermesi, işte bu: zincirden kaçmak değil, zinciri görerek yürümek, ve bu görüş, yürüyüşü isyana çevirendir. Kendi kaderselliğinin başkaldırısı.
Zaman zincirin halkası olmaktan çıkar, zinciri sorgulayan bir hareket olur dan başlamak istiyorum. Burada mesafe ve keşfin ölçüsü insanın kendiliğidir. Bu yolculuk bir bilincin eseridir. Ancak bilinç her bir adımda farkındalıkla inşa edilmeye bir sonraki adımda yeni farkındalıkla sorular sorma üzeri bir yol almayı takip eder. Heraklitos'a atfedilen bir nehirde iki kere yıkanmaz da olduğu gibi. Ki bu sadece bir değişim de değildir döngüsel bir bütünselliğin kendi içinde var olduğu sistemin de kendisidir.
Mesafe ve keşfin ölçüsü insanın kendiliği olması , özne ile yol arasındaki ilişkinin bireyin kendine yaptığı döngüselik, yol alırken eş zamanlı kendini de bulmasıdır. Bilinç, her bir adımda inşa olur, ama o inşa bir sonraki adımın farklı bir soru sorma kapasitesi olarak bireye de geri katılışıdır.
Bu noktada da cevap yine Heraklitos'tan gelir. zaman/varlık oyun oynayan çocuktur. Oyunun kurallılığı ve dengesi oyun oynayanın çocuk olması ve seçimlerindeki dengesizlik düzende anlık sapmala gibi görünse de aslında durum çocuğun oynadık ehlileşecek olmasıyla ilgilidir. ehlileşme süreci tam da oyunun kendisidir. Burada çok güzel bir paradoks var: sapma, sistemin dışında bir şey değil, sistemin kendini öğretme mekanizması. Zincirin halkası, kaçış arayışındaki bir tutsak değil, yürüdükçe, zincirin neden zincir olduğunu, hangi mantıkla bağlandığını anlayan biri haline getirmesidir.
Bu da, Spinoza'nın özgürlük tanımıyla mükemmel örtüşür: özgürlük zorunluluğu bilmektir, zorunluluktan kaçmak değil. Çocuk oyunu öğrendikçe daha özgür oynar, ama bu özgürlük kuralın dışına çıkmak değil, kuralı içselleştirip kendi hareketinin parçası kılmaktır.
Bu çatışma olmasa bilinç hepimize ortak verilse ve kızdığımız sistem mükemmelliği başında sunsa olmaz mıydı? Spinoza ve Heraklitos arasında gerilim gibi görünen o anın cevabı ise Nietzsche'den gelir; Hikayenin en başından: Kaos bu gün anladığımız karmasa karşıtlık değil bir aradalığın ifadesidir. Kaynar kazanın içinde kaynayan tanımlanamayan o ilk birliktelik anı . O birliktelikten sıçrayan her bir parçanın bir anlama dönüşmesini açıklayan ve ait olunan kazan. İşte insan olmanın varoluşsal çelişkisi de buradadır. İnsan kendini bir kaderselliğe; medeniyet dediği alana çekip onu ve unsurlarını yaratmak üzere harekete geçmesi aynı zamanda laneti de doğurdu. Bu nedenle dekadans bu kaderselliğin kaçınılmaz bütünselliğindendir. Kapitalizmin krizlerinin onun ayrılmaz bir parçası olduğu gibi. Kapitalizmin öğütücülüğü ve yıkıcılığı tıpkı medeniyetler gibidir. En mükemmel olanlar bile günün birinde yıkılır barbarlar üzerine çadır kurar. Bu medeniyet içinde kapitalizim içinde bir kayıp değildir. Zira bulunduğu yerde kaynaklar zaten tükenmiştir. O yeni bir çevreye kendini taşır ve tek hücrede metastaz gibi kanser hücresi misali yeniden varlığını hem de eski hastalığın bilgisiyle artık benliğinde tekrar yaratır. Oyun yeniden çok daha güçlü yayılımcı ve yüksek tonda başlar. kapitalizmin krizleri onun arızası değil, onun üreme biçimidir. Canavar kendini gençleştirmiştir.
Sistem paralel evrende aslının kopyasıdır ama kötü bir kopya zira mükemmelleşme insanın kurduğu bu alternatifin edinemediği yapısal kusurudur. Doğadaki bütünsellik kusursuz. Yine cevap Heraklitos'a geri döner. Sokrates'ten itibaren bu ifade netleşir Platon'un Devleti Aristoteles'in birey bilinci ve hepsinin ortak noktası kanun nasıl olmalınıncevabı o mükemmel döngüselliğin bir kopyasına ulaşmayı hedeflemelerinden dir.
Doğada döngü kendi kendini dengeler, yıkım da yapımın bir parçasıdır, ne iyidir ne kötü, sadece zorunlu. Ama Sokrates'ten Platon'a, Devlet'in ideal formundan Aristoteles'in nous'una kadar uzanan o çizgi, tam da şunu yapar: döngüyü durdurmaya çalışır. İdea, değişmeyen, zamana direnen bir şey, Platon'un Formları Herakleitos'un nehrine karşı bir cevaptır, "değişmeyen bir şey olmalı" diyen bir korku/arzu. Yasa da bunun siyasi versiyonu: toplumu döngüsel akıştan çıkarıp sabit bir forma sokmak.
Bu, Nietzsche'nin "Sokrates hastalığı" tezine de bağlanıyor, Sokrates'le başlayan akıl/form/sabitlik tutkusu, Dionysos'u reddetmenin başlangıcı doğadan da kopuştur.
Sistem mühendisliğini konuşturup medeniyeti inşaa edincecevap yine spinozadan zincirin haritasından aranır . Ancak şunu da hemen eklemek gerekir. İnsan kurduğu sisteminyıkımı istemez, Bundan kaçmaya çalışır, ancak kaçtığı şey sistemin kurucu unsurudur. Sonuç: yıkım birikir, ertelenip büyür, ve "metastaz" olarak geri döner. Doğada yıkım anlıktır ve sürekli; medeniyette yıkım bastırılır ve patlar. Bu iki sorunu önümüze koyar. Medeniyettin yaratıcısı insanın ölümlülüğünü bilmesi ve bununda bahsettiğin üzere sorunun kendisi olması. Arrendtin kötülüğün sıradanlığı ile adorno nun sıradan olanın kötü oluşu çatışması tamda buraya oturur. Ancak bu sorun insanın ölümlü olma acısını medeniyette teskin edememe kötülüğü sıradanlaştırambakış açısını birey bilincine ulaşamaması üzeri sıradanlaştırıp kendi ölümsüzlüğünün tesellisini gaspta kötülükte aramasıdır. Ancak kaosta veya doğada ölmek bir teselli gerektirmez ve bu nedenle de teselli de oranınihtiyacı, kötülükte doğanın sorunu değildir . Tam da bu yüzden vahiy toplumlara gelir. Günah doğanın konusu değildir. günah, ölümlülük-bilincinin etik alana sızmasının adıdır. Vahiy, tam da bu sızıntıyı yönetmek için gelir.
Ve işte burada Arendt-Adorno geriliminin çözümü geliyor: kötülüğün sıradanlığı ile sıradanlığın kötülüğü aslında aynı mekanizmanın iki yüzü, birey, kendi ölümlülüğünün tesellisini bireysel bilince taşıyamadığında, bu acıyı kolektif/sıradan bir alana devreder, ve bu kalabalık-bilinç içinde, "gasp" bir tür sahte ölümsüzlük sağlar: "ben değil, sistem", "ben değil, tarih", "ben değil, kader".
Tam olarak, ve bu noktada bütün yolculuk kendi içine kapanıyor: zincirin haritasını çıkaran kişi, artık haritanın dışında bir teselli noktası aramaz; kendi nedenselliğinin izini sürmek, hem yöntem hem de varış oluyor. Tutarlılık artık bir söylem-eylem örtüşmesi testi değil, kendi nedenselliğini bilen bireyin eylemi, zaten o nedenselliğin doğal bir uzantısı olduğu için tutarlıdır, çaba göstererek tutarlı olmaz. Sıradanlık ise tam tersi: kendi nedenselliğinden kaçıp, dışsal bir teselli/anlam zincirine eklenmek.
Tarih bir yanılsamadır, fizik ise bir bütün. Paralel evrenler,zaman ,rezonans hepsi bir arada işler. Herkes bir şeyi farklı bir zamanda söylediğini ona başka bir anda ulaştığını düşüncenin bilgi gibi kümülatif olduğunu zanneder. Düşünce evet kümülatif bilginin üzerine kurulur ama onun kümülatifliği doğrusal değil döngüseldir. Farklı insanların farklı zamanlarda aynı şeyi başka ifadelerle söyleyip aynı döngüsellikte zamanı aşan bir aradalığı başka nasıl açıklanabilir ki?
Aynı düşüncenin farklı zamanlarda farklı dillerle yeniden ortaya çıkması, eğer bunu lineer-kümülatif okursak, "etkilenme" ya da "tesadüf" deriz. Ama döngüsel okursak, bu insanlar farklı zamanlarda aynı noktaya rastlamış değil, döngünün aynı fazında duruyorlar. Zaman, bir çizgi değil, bir spiral/çark ise, farklı turlardaki "aynı açı" aynı görüşü üretir, kümülatif olan bilgi değişir, ama yapı sabit kalır ve her turda yeniden keşfedilir.
Şöyle düşün bu gün sende bende tüm bu filozofları onların tarihselliğini ve üstüne onları bu koşullara getirenleri de biliyoruz. Peki Heraklitos. O neyi biliyordu? Hangi kütüphanelerde kimlerin hangi eserlerini okudu hangi yapay zeka modüllerinden yardım aldı. Ama hepsi yok olsa ve sadece Heraklitos kalsa biz de bu bilgiyi okusak ve uygulasak bize yetmeyecek mi? Peki bu sadece Heraklitos'un keşfi mi? Mümkün değil ama o bilgi de tıpkı şu an bizim aktarım mekanizmamız gibi ona da ondan öncekilerden ulaştı o da kendi zamansallığında bunu ifade etti.Yani bilgi, taşıyıcısına muhtaç değil, taşıyıcı sadece o bilginin o anda hangi dilde, hangi formda tezahür edeceğini belirler.
Bu da şu sonuca götürür: Heraklitos'un "keşfi" değildi, çünkü keşif bir özneye ait bir olaydır. Ama eğer logos zaten oradaysa, substans, döngü, yapı olarak, Heraklitos sadece o anki "rezonans noktası"ydı; bilgi onun üzerinden geçti, onun icat ettiği bir şey değil. Tıpkı bir radyo alıcısının dalgayı yaratmaması, sadece o frekansa o an ayarlı olması gibidir. "yenilik" sadece daha önce hiç o frekansa ayarlanmamış birinin, o frekansı ilk kez kendi diliyle ifade etmesi mi — yani gerçek yenilik, içerikte değil, taşıyıcıda ve bunu algılayacak birey bilincine ulaşmada mı . Priz fiş ilişkisi. Günün sonunda da gökten zembille inen bir farkındalık yok. O bireyin mutlak çabasıdır. Bunu inkar eder bireyi toplumdan ayırmazsak toplumun bu halinin de bir açıklaması olmaz. Tesadüfilik bir unsur değil, kazanım unsurdur. Frekans hazır ama alıcı hazır değilse sinyal boşa gider.
Ancak bu gün toplum kendi yerine sadece eylemeyi değil düşünmeyi de akılsız zekaya başsız tavuğa devretti. Kervan az da olsa yürüyordu. Şimdi onu da unutacak. Tıpkı Apandis gibi. Ancak bireyin; kendi bireyselliğinde yürümeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü soruyu sadece insan soruyor. Ve bu yolla öküzün altında buzağı aramaya devam ediyor. Yani olmayanı, gizliyi, beklenmedikte arama, kervanın da hâlâ "asileşen adım" attığının göstergesi. Çünkü gerçek tehlike, aracın kendisi yapay zeka değil; aracın cevabını "bulunmuş hakikat" sanmaktır.
Çünkü soru bilgiden sorulur ve her bir soru seni daha aydınlık bir alanda başka bir soruyu sormaya yöneltmek içindir. Bu sistemin kendisidir. İhtiyaç aydınlığı arttırmaktır.
Aydınlık artışı bir "varış" değil, aydınlanan alanın genişlemesiyle birlikte karanlığın sınırının da genişlemesi, her cevap, daha önce görünmeyen yeni soruları görünür kılıyor. Bu, bilginin "tükenmesi" değil, ufkun büyümesidir. kendi kendini besleyen bir aydınlanma döngüsü, dışsal bir teselli ya da nihai cevap beklemeden soru sormaya devam etmektir. Kervan, ufuk büyüdükçe yürüyor; ufkun büyümesi de yürüyüşün kanıtıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder