HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN
Her şey aslında çok basit bir kurala dayanır: İnsan, ihtiyaç duyduğunda üretir. Eğer elindeki bir araç işini görüyorsa, kimse yeni bir araç icat etmekle uğraşmaz. Ancak gün gelip mevcut çözüm yeni oluşan sorunu çözmüyorsa çatışma kaçınılmaz olur. Çatışma en yoğun biçimde ticaretin kalbi olan İyonya limanlarında somutlaştı.
Eskinin güçlü kralları birer mitosa dönmüş, daralan ekonomiler şehir devleti üzerinden imparatorlukların yerini almıştı. Limanlara farklı coğrafyalardan sürekli insan, mal ve onlarla birlikte düşünce de girip çıkıyordu. İyonyalılar, dışarıdan gelen bu insanların da pratik hayatta son derece başarılı, akıllı ve yetenekli olduğunu gördüler. Ancak sorun şuydu: Bu yabancılar, kendi geldikleri yerlerin düşünsel bagajlarını, yani bambaşka tanrıları ve evren açıklamalarını da beraberinde getirmişlerdi. İki farklı kültürün "kesin" ve sorgulanamaz kabul edilen inançları limanda karşı karşıya geldiğinde, mevcut yerel inancın işlevselliğini sürdürmesi imkansızlaştı. Eğer yabancının efsanesi de kendisininki kadar iddialıysa, mevcut inanç sistemi artık limandaki kozmopolit hayatın ihtiyaçlarını yönetemez, kargaşayı çözemezdi.
İnanç pratik değerini kaybettiği için sınırlandırılmak ve yerini kültürler üstü ortak bir paydaya bırakmak zorundaydı. Mitos artık bu sistemde bir çözüm bu kadar farklılığı olduğu alanda çözüm üretmiyordu. logosa geçiş, insan zihninin keyfi olandan zorunlu olana, anlatıdan ilkeye, kutsaldan akla doğru yürüyüşüdür. Çünkü eğer yasa tanrıların keyfinden geliyorsa, o yasa her an değişebilirdi. Eğer adalet tanrısal bir lütufsa, ona herkes eşit mesafede duramazdı; seçilmişler, aracılar, rahipler, krallar devreye girerdi. Mitosun sağladığı toplumsal bağ, eşitsizlik ve keyfilik üzerine kuruluydu. İnsanları ortak bir yasada birleştirmek, toplumu öngörülebilir ve adil kılmak için, mitosun yerine başka bir şeyin geçmesi gerekiyordu. İşte logosa geçiş tam olarak budur: Aklın ve ilkenin, keyfiliğin ve kutsal anlatının yerini alması.
Bu kırılmanın eşiğinde, Miletoslu Thales, evreni anlamlandırma biçimimizi kökünden değiştiren bir adım attı: "Her şeyin ilkesi sudur." Bugün naif bulunabilecek bu önerme, aslında insanlığın kaosun tam ortasına yerleştirdiği ilk ilkeydi. Thales bu hamleyle şunu söylüyordu: Evrenin işleyişi tanrıların keyfine bağlı değildir; bu işleyişin altında aklın kavrayabileceği, herkesin gözüyle görüp sınayabileceği bir düzen vardır. Bu, aynı anda hem doğaya hem topluma uygulanabilecek bir zemin arayışıydı. Çünkü madem doğanın bir ilkesi, bir dengesi var, o halde toplumun da akıl ve adalet temelinde kurulmuş bir dengesi olmalıydı.
İşte tam bu tıkanma anında Thales, kütüphanede teorik bir sistem kurmak için değil, limandaki o düşünsel karmaşaya ve tıkanmaya pratik bir sınır koymak için öne çıktı.
Thales'in "suyu" koyduğu yere yüzyıllar sonra anayasalar, toplum sözleşmeleri, evrensel hukuk ilkeleri yerleşecekti. Bu şimdilik sadece bir zaman sorunuydu.Felsefe İyonya limanlarından çıkıp karşı kıyıya Atina’ya geldiğinde, tehlike çok daha büyük bir boyuta ulaştı. O gün felsefenin önündeki asıl tehlike Sofistlerdi. Sofistler, limandaki o çok kültürlülüğü ve kargaşayı fırsat bilip, "Madem herkesin doğrusu kendine, o halde mutlak bir doğru yoktur; her şey görecelidir ve önemli olan hakikat değil, agorada karşıdakini kandırmaktır" demeye ve üstüne bundan da gelir elde etmeye başladılar. İşler yeniden karıştı.Bu, insan aklının intiharıydı; felsefenin, dil oyunları ve safsatalarla dolu bir "demagoji ve manipülasyon" alanına kayma tehlikesiydi. Ancak bilgi edinebilme ilk kez ulaşılabilir olmuş ve aristokratlara ait olma halinden de uzaklaşmıştı.
Bu kaosa karşı ilk büyük sınırı çeken Platon oldu. Platon, bilimi ve mutlak hakikati Sofistlerin o kaygan, değişken dünyasından kurtarmak için radikal bir hamle yaptı ve dünyayı ikiye böldü. Ortaya koyduğu "İdealar Dünyası", aslında bilimin sınırını belirleyen ilk koruma kalkanıydı. Platon şunu fark etmişti: Sürekli değişen, bozulan ve yok olan somut nesnelerin (örneğin kuruyan bir çiçeğin veya ölen bir köpeğin) bilimi yapılamazdı. Bilim, yalnızca değişmeyen, kalıcı ve mutlak olanın bilgisi (episteme) olabilirdi. Bu yüzden Platon, değişmeyen o kusursuz formları (ideaları) gökyüzüne yerleştirerek bilimin konusunu "soyut ve mutlak" olanla sınırlandırdı. Çiçeğin değil, "Çiçek İdeasının" bilimi mümkündü.
Ancak bu kezde hocasının çözümü de başka bir soruna yol açacaktı. Aristoteles, mevzunun kontrolden çıkıp başka bir tehlikeye, yani "mistisizm ve hayalperestlik" alanına kaymasını engellemek için ikinci kez el freni çekti. Platon’un gökyüzüne uçurduğu o "özü" (formu) aldı ve yeryüzündeki maddenin içine geri gömdü. Hakikati yeryüzüne indirince de doğayı anlamak için hayal kurmayı değil, dünyayı çekmecelere ayırmayı (bilimsel sınıflandırmayı) başlattı. Bitkileri, hayvanları ve mantığı kategorilere ayırarak ilk gerçek metodolojiyi bu günde kurdu. Metafiziği de bu alandan (ampirik işleyiş alanından) ayırdı.
Aristoteles’in kurduğu o devasa bilimsel ve metodolojik sistemin içinden geriye bakıldığında, Thales’in pozisyonu radikal bir biçimde değişti. Thales, limandaki krizi "su" diyerek çözen döneminin siyaset düşünürü, Aristoteles’in getirdiği bilimsel kriterler karşısında yöntemsiz ve ilkel kaldı. Thales tüm o tarihsel devrimciliğine rağmen, evrenin kökenini sadece bir madde üzerinden arayan, henüz rasyonel dayanakları olmayan erken bir dönemin aktörü, yani bir "Doğa Filozofları" sınıfının üyesi olarak rafa kaldırıldı. Yolu açan, ilk kazmayı vurup suyu bulan kendisi olsa da, gün gelip binayı kurallar ve duvarlarla inşa eden Aristoteles mimar olunca, Thales o devasa yapının içindeki ilk "işçi"si oldu.
Ancak bu adlandırma, sonraki yüzyıllarda yanlış bir izlenim doğurdu. Thales, Anaksimenes, Heraklitos;
onlar börtü böceği tasnif eden zoologlar ya da botanikçiler değildi. Onlar birer çözüm arayıcı, birer siyasi figürdü. Sordukları soru şuydu: Toplum nasıl olmalı? Birey nasıl yaşamalı? Yasa neye dayanmalı? İnsanları ortak bir düzende birleştirecek olan şey ne? Ve bu sorulara verdikleri cevabı, tanrısallıktan, seçilmişlikten, kutsal bağdan bilinçli olarak kopardılar.
Cevapların altına ölçülebilebilir, eşit , düzenli , hesaplanabilir nedensellikler koydular. Suyu, havayı, ateşi. Böylece herkesin gözüyle görüp aklıyla test edebileceği bir zemin inşa ettiler. O ilke hâlâ orada ve biz o gün bu gündür hâlâ onu kullanıyoruz. Hukuk onun üzerinde yükseldi, siyaset onun üzerinde şekillendi, toplum onun üzerinde örgütlendi.
Sonra bir gün kuantum geldi. Bize şunu söyledi: En temelde, "orada" duran, kavrayabileceğiniz sabit bir şey, bir öz, bir ilke yok. Bir elektron, siz ona bakmadığınız sürece belirli bir konumda değil. O, tüm uzaya yayılmış bir olasılıklar bulutu. Siz baktığınız anda o bulut çöküyor ve kendini bir noktada gösteriyor. Bir daha bakıyorsunuz, bu sefer başka bir noktada. Sınırları değiştiriyorsunuz, bambaşka bir şey görüyorsunuz. Bu, klasik fiziğin "orada duran" dünyasının yerine, bakışla birlikte yaratılan, ilişkisel ve anlık bir gerçekliğin geçmesi ve her bakışta değişmesi demekti.
Ancak kuantum, bu büyük yıkımı gerçekleştirirken en kritik soruyu da yanıtsız bıraktı: Sen ne koydun? Cevap yok…. Kuantum bize yeni bir arkhe, yeni bir töz, yeni bir idea vermedi. Bir dünya resmi çizmedi. Üzerine hukuk, siyaset, ahlak inşa edebileceğimiz bir zemin sunup sistemi de değiştirmedi. Bu doğa filozoflarının yaptığı türden bir hamle değildi. Orada mı?" ."Evet, orada bir sinyal var." Ama bu sinyalin ne olduğu, nereden geldiği, altında ne yattığı sorusunun henüz cevabı yok.Sadece var.Yanlışlanamamış olması, doğrulanabilir olduğunu mefhumu muhalifinden vermez. Bilim, Venedik gibi su üstünde kalacaksa, altındaki bir kazığa muhtaçtır. Bir bilgi, bir süreç, bir unsur, biz hesaplayamıyoruz diye yok değildir. Felsefe başlangıcını yoktan var olmaya kurmaz, inançtan da bu yönde ayrılır. Bizim kısıtlı kapasitemizde belli bir çerçeveden sınırlandırıp bakabildiğimiz Kuantumun verdiği şey şu an bir sinyalden ibaret. Ama bu bilim olmadı ki. Metafizik neden bilim olamadı? Olamadığı için mi?
Bu sorunun cevabı, sistemin doğasında saklı. Parayı düşünelim. Takas var, gasp var, yağma var, elektronik para var, kripto para var. Hepsi bir şekilde işliyor. Ama para birimi nedir? Arkasında, o parayı basan egemenliğin sistematize edilmiş mülkiyet hakkı vardır. Sistemin akreditasyonu vardır. O paranın bir çipi vardır ve sistem onu tanır. Tanıdığı anda, o size haklarını ve gücünü verir. Tanımadığı zaman, olsa olsa takas olur, kripto olur. Sistemin kuralları var. Ve evet, biz kuralları yazdık. İşte bilimi, hukuku, toplumsal normu da böyle ayırıyoruz. "Bu bilimseldir" dediğimiz şey, arkasında bilimsel yöntemin egemenliği olan akredite bir değer ifadesidir. Klasik bilim, bir zamanlar kendi bastığı paraların arkasında doğanın altınının olduğunu iddia ederdi. Kuantum ise bu iddiayı yerle bir etti. "Senin
altın dediğin şey, sen bakmadan önce orada yok. Senin paran, sadece ve sadece senin ona bakma eylemine akredite."
Çünkü medeniyet, insanın kendi üzerine kapattığı bir modeldir, doğanın modeli değil. Doğanın kendi içinde
bir kuralı yoktur. Sadece kendi dengesi, döngüselliği vardır. Biz, o döngüselliğin detayına ve tümüne hakim miyiz? Hayır. Ama orada bir şeyin olduğunu biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Sadece seziyoruz. Ve işte o sezginin üzerine, kendi yazdığımız kuralları yerleştiriyoruz. Bildiklerimizi "bilim" diye kaydediyoruz, bir metodoloji gereği. Bu, siyaset felsefesi de dahil olmak üzere, konunun çok yönlü analizini zorunlu kılar. Eğer doğanın kendisi, üzerine toplum sözleşmesi yazabileceğimiz sabit bir zemin sunmuyorsa, o zaman tüm yasa ve düzen, insanın kendi üzerine kapattığı, kendi kendini akredite eden bir sistemden ibarettir. Mecburuz, sistemi kendi koyduğumuz kuralla yönetmeye.
Tam da bu noktada, Protagoras'ın o sarsıcı tespitinin derinliğine varırız: "Her şeyin ölçüsü insandır." Bu söz, basit bir görecelik çağrısı değil, medeniyet kuran bir zihnin işleyiş modelinin ta kendisidir. O söz, o dönemin insanının bakışını, algılayışını, görüşünü tespit ederken, aynı anda iki şeyi birden yapar: Hem bir sonsuz alan açar hem de geçmişle, kökenle, ilk anla, gelişme süreciyle bağını kurarak bunu hem denetler hem takip eder. Ölçü insansa, o ölçü asla sabit değildir. İnsan sordukça, merak ettikçe, o ölçü genişler. Her yeni soru, daha önce var olmayan bir düşünce evreninin kapısını açar. Ama bu genişleme, kökenden kopuk bir savrulma da değildir. Bugünkü ölçümüz bir anda gökten inmedi. Mitostan logosa geçişin o sancılı döneminde atılan o ilk tohumlar, bugün hâlâ kullandığımız medeniyet ağacının kökleridir.
Kuantum fiziğine yönelttiğimiz o derin itiraz, işte tam olarak bu denetleme işlemidir. Bu yeni unsur, medeniyet denilen o kadim yapıya eklemlenmeye çalışıyor. Ama alttaki dayanaklara oturmuyor. Bir ilke, bir dayanak, bir zemin sunmuyor. Bu itiraz, bir başarısızlık ya da yenilik düşmanlığı değildir. Bu, insan ölçüsünün en asil halidir. Gerçek filozof, yeni olan her şeyi sorgusuz sualsiz alkışlayan değil; onu, tüm bir medeniyet birikiminin, insanlığın o uzun ve çileli düşünce tarihinin hassas terazisinde tartandır.
Günün sonunda; Kısıtlı olduğunu bilmek. Kısıtlı bir açıdan baktığını bilmek. Kısıtlı bir model kurduğunu ve en önemlisi, kurduğun o modelin de kısıtlı olduğunu bilmek. Ve tüm bu zincirleme farkındalığa rağmen, yine de bakmaya, anlamaya ve sormaya devam etmek. Bu, bir inat değil, bir kabulleniştir. Sınırlı bir bilinçle sonsuz bir evrene bakmanın trajik ve muhteşem kaderine duyulan derin bir saygıdır. Ve kuantumun bize verdiği o sinyal, cevapsız kaldığı sürece, biz sormaya devam edeceğiz. Çünkü mesele cevabı bulmak değil, soruyu ayakta tutmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder