KÖRLEŞMENİN MÜHENDİSLİĞİ



 

Bir toplumun çöküşü çoğu zaman insanların kötülüğü görmemesiyle değil, görmemeyi öğrenmesiyle başlar.

 

İnsanın hayata başkaldırısı, yaşama söylediği sözü; duruşudur Edebiyat. Dostoyevski körleşmenin zirvesine Raskolnikov ’da ulaşır. Çünkü Raskolnikov; karanlıkta kalan, hakikati göremeyen, cehaletin içinde sürüklenen sıradan bir insanın adı değil; O, çok daha tehlikeli bir eşiğin adıdır: kendi fikrinin ışığında kör olan insan. Onu korkunç yapan bilmemesi değil, bildiğini sanmasıdır. Suçu işlemeden önce vicdanını susturur; maktulü insan olmaktan çıkarır, bir teorinin bir amacın altına iter, sonra da  faaliyeti bir düşünce zanneder.  Orada da durmaz bu artık bir cinayet değildir. Toplum hayatı için gerçekleştirilmesi gerekendir. Bu noktada da kendine vazife çıkartır. Bunu yapması geren bunu fark eden olan kendisidir. Ayrıca bu onun dışında herhangi biri nin de fark edemeyeceği olduğuna göre bu toplumsal olarak ona verilmiş bir görevdir aslında. Raskolnikov'un karmaşık teorilerinin ve felsefi kılıflarının altında yatan en basit nedensellik, derin bir sefaletin körüklediği çaresizlik ve yaralı bir kibirdir. Günlerce aç kaldığı karanlık odasında, kız kardeşinin sırf kendisini kurtarmak için sevmediği bir adamla evleneceğini öğrenmesi ona büyük bir gurur kırıklığı yaşatır. İçinde bulunduğu bu çaresizlik ve yetersizlik duygusundan kurtulmak için, topluma  "Napolyon gibi" kuralları çiğneyebilecek olağanüstü bir kahraman mı, yoksa ezilmeye mahkum sıradan bir "bit" mi olduğunu acilen kanıtlaması gerektiği dürtüsüne kapılır; yani aslında cinayet, yoksulluğun getirdiği  çaresizliği;  kibirle örtme çabasıdır. İşte körleşme budur: insanın kötülüğü görmemesi değil; gördüğü kötülüğe kendi aklıyla eş zamanlı meşruiyet üretmesidir.

 

Raskolnikov’da bireysel olan bu körleşme, toplumlarda Kurgunun Mühendisliğine bu yol ile de; körlüğün inşasına ideolojiye dönüşür. Bir insan kendi teorisiyle vicdanını susturabiliyorsa, bir toplum da kendi ideolojisiyle adaleti, ahlakı ve hakikati susturabilir. Mekanizma aynıdır: önce kötülüğün adı değiştirilir, sonra kötülük meşrulaştırılır, en önemlisi de  kötülüğe itiraz edenler düşman, kötülüğü sürdürenler sadık ilan edilir.Bu nedenle körleşme yalnızca bireysel bir zaaf değil; eş anlı  tasarlanabilir, öğretilebilir, kurumsallaştırılabilir bir siyasal mekanizmadır. Bir sistemin en büyük başarısı insanlara yalan söylemesi değil;  insanlara yalanı kendi hakikatleriymiş gibi savundurabilmesidir. Çünkü o aşamadan sonra iktidar dışarıdan emir vermez;  her bir insanın içinden konuşmaya başlar. Bu noktada da İnsan zorlandığı için değil, dönüştürüldüğü için itaat eder.

 mesele cehalet  de değildir; ki  Cehalete yüklenen anlamda  fazla masum bir kelime olmasındandır. Bu noktada  sistemin  kadroların çürümeyi görememesi çoğu zaman tesadüf değildir. Zira onlar sistemi durdurmak için değil; sistem durmasın diye oraya yerleştirilenlerdir. Tehlike anında ‘ Fren olmak için değil, frensizliği normalleştirmek’ için yetiştirilirler. Çürümenin adını koyamamaları bilgisizliklerinden değil, işlevlerinden kaynaklanır. Sistem uçuruma sürüklenirken bile fren aramak yerine kendilerine öğretilmiş dogmatik komutları tekrar ederler. Çünkü onların görevi düşünmek değil, büyük resmi  her şart ve koşulda korumaktır.

 

 Öyleyse; önce büyük resim  amaç belirlenir; sonra o amaca giden yol tasarlanır. Korunacak yapı, sürdürülecek iktidar, dokunulmayacak ekonomi, paylaşılmayacak rant ve bütün bunları sorgulamayacak insan tipi; en baştan hesaplanır. Sistemin uygulayıcısı insanı : kurumlar, eğitim, dil, ahlak, dinî yorum, siyasal aidiyet, düşman imgesi, kahraman anlatısı tek tek biçimlendirilir.

 

Bu nedenle; iktidarlar için toplumu yaratan  insan malzemesi rastgele bırakılmaz. İnsan neye öfkelenecek, neyi kutsayacak, neyi hainlik sayacak, neyi hiç sormayacak; bunların tamamı siyasal mühendisliğin alanına girer. Çünkü büyük resmi korumanın yolu, önce küçük insanı tasarlamaktan geçer.

 

Düşünme hareketlidir; ideoloji ise kaskatı. Düşünce soru sorar; ideoloji cevap ezberletir. Düşünce insanı dönüştürür; ideoloji  ise  kullanıcısı olduğu insanı sabitler. Onun hakikate doğru yol almasını engellediği gibi; eş zamanlı olarak hakikati  de kendi sınırları içine hapseder. Bu yüzden hiçbir ideoloji düşünceye dahil değildir. İnançtır. Bir kabul ediş  katılış bir daha sorgulamayacağına sadece onunla olacağına dair bir söz veriştir. Bu nedenle siyasallaşmış ve iktidara da onun çıkarları doğrultusuna  bağlanmıştır.

 

Düşünebilen insan, değişen bir dünyanın insanıdır. Sorgular, karşılaştırır, itiraz eder, yeniler, dönüştürür. Böyle bir insan ancak dönüşümü göze almış yöneten ve yönetilenin eş zamanlı birey olduğu toplumlarda mümkündür. Buna karşılık; amacı sabit büyük resmin koruması olan  sistemlerin düşünen insana ihtiyacı yoktur. Onun ihtiyacı olan şey, birey bilincine ulaşmamış, kimliğini ve anlamını ideolojiden alan, varlığını bağlı olduğu yapıya teslim eden itaatkâr metabolizmadır. Burada insan artık kişi değildir; taşıyıcıdır. Kendi aklıyla değil, kendisine yüklenmiş komutlarla çalışır.

 

İnsan da düşünme mekanizmasının da ne olduğuna   burada eş zamanlı bakmak gerekir . Beyin sapı yaşamsal reflekslerin, hayatta kalma tepkilerinin ve temel bedensel sürekliliğin alanıdır. bu alan aynı zamanda bizim memelilerle  ortak alanımız olup, fonksiyonları yaşamsal unsurlarımızdır. Limbik sistem ise arzu, korku, öfke, haz, aidiyet, tehdit ve duygusal bağlanma merkezidir. Korteks ise muhakemenin, soyutlamanın, ertelemenin, değerlendirme gücünün, soru sormanın ve insanın kendine dışarıdan bakabilme kapasitesinin alanıdır. İnsanda düşünebilme potansiyeli vardır ancak gerekli şartlar sağlanmamışsa bu sadece bir potansiyel olarak kalacak  bir fonksiyona dönüşmeyecektir. Bunun için eğitim gerekir; fakat eğitim yalnızca müfredat değildir. Eğitim, insanın insana zihinsel temas yoluyla biçim vermesidir. Çocuk ve genç; soru sorabilen, çelişki kurabilen, itirazı suç saymayan, deneyim aktarabilen, farklı bakış açılarını taşıyabilen insanlara maruz kalmalıdır. İnsan, düşünebilen insanların içinde düşünmeyi öğrenir. Soru soran bir akla maruz kalmadan soru sormayı öğrenemez.

 

Bu nedenle; İnsan yalnızca yürümeyi öğrenmesi gibi; düşünen bir varlığa dönüşmez. Düşünme, biyolojik imkânın eğitim, deneyim, dil, karşılaşma ve nitelikli maruz kalma yoluyla üst düzey zihinsel işleyişe taşınmasıdır. Sistem kurucuları da  bunu bilir. Bu yüzden toplumu oluşturan insanı hangi zihinsel alan için  dizayn edeceğini önceden hesaplar. Büyük resim için neye ihtiyacımız var  Düşünen birey mi üretilecek, güdülecek tebaa mı? Mevzu onun seçimidir.

 

 

İdeolojiler ise kendini taşıyacak olan insanın, emir alan, tekrar eden ve kutsallaştırılmış cevaplarla yaşayan insanların içinde büyüyen zihin ise kortekse değil, itaate taşınır. Düşünme kası gelişmez. İtiraz refleksi oluşmaz. İnsan kendi aklının sahibi olmadan, kendisine verilen aidiyetin taşıyıcısı haline gelir. Tarım toplumlarında düşünceden çok itaatin gelişmesi de buradan anlaşılır. Toprağa bağlı, hiyerarşik, durağan ve sürekliliği korumaya mecbur üretim biçimleri, değişimden çok uyumu ödüllendirir. Gelenek, aile, otorite, cemaat, yaşlılık, erkeklik ve mülkiyet etrafında kurulan düzen, bireyi ayrı bir bilinç olarak değil, yapının devamını sağlayan unsur olarak görür. Böyle toplumlarda soru tehdit, itiraz saygısızlık, bağımsızlık ise çözülme gibi algılanır. Çünkü sistemin amacı birey yaratmak değil, tebaa üretmektir. İdeoloji tam bu boşluğa yerleşir. Birey olamamış insanı içine çeker; ona kimlik, anlam, düşman, kutsal ve yön verir. İnsan kendi boşluğunu ideolojinin doluluğuyla kapatır. Artık düşünmediği için eksik hissetmez; çünkü onun yerine düşünen bir yapı vardır. Ne söyleyeceği, kime kızacağı, kimi seveceği, neyi savunacağı, hangi haksızlığı görmezden geleceği önceden belirlenmiştir. Zira düşünmek ağırdır, ideoloji ise yükü alır. Fakat yükü alırken aklı da alır.

 

Bu yüzden ideoloji yalnızca fikirler toplamı değildir; siyasettir. Arkasında korunması gereken büyük bir ekonomi vardır. Ancak ekonomik boyutu eş zamanlı olarak ideolojiyle örtülmelidir. Yoksa herkes pay ister, rant da rant olmaktan çıkar. Bu nedenle kitlelerin neyi koruduklarını sorgulatmadan, onları o düzenin gönüllü muhafızlarına dönüştürmek gerekir. Bu kitlelerin; çoğu zaman kendi çıkarlarını değil, kendilerinden saklanan çıkar düzeninin muhafızı yapar. Daha  da kötüsü, bunu da ahlak, inanç, vatan, dava, sadakat ve namus zannederek yapmalarıdır. Günün sonunda İdeolojilerin en büyük mahareti, ekonomik olanı ahlaki göstermesindendir. Paylaşılmayan servetin üstüne kutsal bir örtü serer. Sınıfsal çıkarı dava diye konuşturur. Siyasal tahakkümü sadakat diye pazarlar. Rantı koruyanları fedakâr, rantı sorgulayanları düşman ilan eder. Böylece kitle, kendi yoksulluğunu üreten yapının koruyucusu olur. Körleşmenin en ileri aşaması; insanın kendisini ezen düzeni, kendi varlığının teminatı sanması ve kendini neye adadığını da  hiç bilemeyecek olmasıdır.

 

 

Bilmemek soru sormamaktır ki soru da bilgiden sorulur. Soru sormamak itaat etmek yani düşünmemektir. Çünkü düşünen insan risklidir. Düşünen insan bağlantı kurar. Paranın nereye aktığını, kimin zenginleştiğini, kimin susturulduğunu, hangi kavramın hangi çıkarı örttüğünü görür. İdeolojik insan ise sembole bakar, slogana tutunur, düşmanla oyalanır. Düşünen insanın sorusu “neden?” diye başlarken; ideolojik insanın sorusu  “kimden yanasın?” ile tamamlanır. Zira sorudan tekrar soru sorma  hakikati aramakken; sormamak aidiyetini korumaktır.

 

Bu nedenle sistem, bireyi üreten soruları analitik alanda karşılaştırmalı alanlarda  kortekse taşıyan eğitim modelini kullanmaz. Onun eğitim diye kullandığı model insana teknik beceri verebilir, meslek verebilir, diploma verebilir; fakat soru sorduran düşünme disiplini vermemelidir. Çünkü düşünme disiplini verilen insan bir süre sonra sistemin kendini  de düştürecek zamanın gerekleri neyse ona uygun tasarımlar geliştirecektir Bu nedenle  Soru sormayı öğrenen birey bu becerisini, yalnızca sınav sorusu çözmek için kullanmaz; iktidarı, serveti, adaleti, dini, tarihi, dili, aileyi ve kendini de sorgular. İdeolojiyi  en  çok  korkutan bireydir . Zira bireyi ve onu düşünebilen akılsallığına yatırım yapmayan sistemler;  kalabalık üretir.

 

Körleşmenin mühendisliği bu anda  tamamlanmıştır. Kitlelere hazır anlamlar verilir. Ardından düşman gösterilir. Sonra bağlı olduğu yapıyı kendi benliği zannetmesi sağlanır. insan, kendisini kullanan sistemi savunmaya başlar. Artık emir almadan itaat eder, kanıt istemeden inanır, sorgulamadan öfkelenir, görmeden hüküm verir. Zira; gözleri açık olsa bile zihni kapatılmıştır.

 

Toplumların çöküşü bir anda gerçekleşmez. Önce kelimeler bozulur, Sonra ahlak eğilir. hukuk araçsallaşır; eğitim itaate bağlanır.  Düşünce hain ilan edilir. insanlar kötülüğü görmemeyi öğrenir. Sorgulanmayan kötülüğe düzen denir, dava denir, istikrar denir, sadakat denir, gerçekçilik denir. Kötülüğe başka adlar vermek, kötülüğü ortadan kaldırmaz; yalnızca onu daha örgütlü hâle getirir.

 

Raskolnikov’un karanlığı bu yüzden bu gün de günceldir. Çünkü o yalnızca bir cinayetin değil, bir meşrulaştırma düzeninin adıdır. İnsan önce kendi zihninde bir teori kurar, sonra o teorinin altında insanı ezer. Sistemlerde topluluklar vasıtasıyla  aynısını yapar. Önce ideolojiyi kurar, sonra onun eliyle adaleti, ahlakı, hakikati ve  günün en sonunda en çok değersizleştirdiği insanı ezer. insanın gördüğü kötülüğü tanıyamayacak hâle gelmesi, kötülüğü gördüğü hâlde onu savunacak kadar dönüştürülmesindendir.

 

 İnsan için bundan daha büyük bir çöküş yoktur.

 

Çünkü artık körleşen gözler değil, vicdanın kendisidir..

 

Yorumlar