DEKADANS


        1 Kasım 1755 o sonbahar günü,  edebiyatta şöyle yansır.  Her şey o kadar güzeldi ki, hiçbir şey ertesi gün başlarına  gelecek kıyameti zikretmiyordu. O kadar  sinsiydi ki kıyamet, gökyüzünde tek bir karabulut bile yoktu. İnsanlar Katolik ve inançlıydı. Yüzyıllardır Tanrı adına barbarlara, kutsal emirleri iletmenin haklı gururunu yaşıyorlardı. Ancak, Tanrı korkunç bir entrika örüyordu adeta. Avrupa’nın en dindar kenti o sabah bir depremle yerle bir oldu. Azizler Bayramıydı ve Lizbon ahalisinin büyük bölümü kutsal bayram ayini için toplandığı kiliselerde depreme yakalandı. Çoğu kilise de böylelikle inananlara mezar oldu. Kilise enkazlarından kurtulanların önemli bir kısmı ise okyanusun çekilmesi ve limanın dibinin görünmesi gibi tuhaf bir durumu gözlemlemek için liman çevresinde toplandığında; dakikalar sonra Atlantik’ten gelen tsunami tarafından yutulacaklarından habersizdi. Oradan sağ kurtulanlar ise azizlerin ruhları için bayram günü yakılan mumların alevinde şehirde  üç gün sönmeyen yangının cayır cayır yanan kurbanları olacaktı. Kilise, yüzyıllardır yaptığı gibi, hemen depremin, dünyadaki günahlar yüzünden meydana geldiğini ilan etse de;  çok geçmeden sorgulamalar başlamıştı. Madem Tanrı dünyadaki günahlar yüzünden bu gazabı yolladı; neden deprem dini bir bayramda meydana geldi? Madem bu günahkârlara bir uyarıydı, neden mabetler yerle bir olurken,  şehrin üst kısmında kalan genelev ve eğlence merkezleri yıkılmadı? Yıkılan şehirde kargaşayı önlemek için Portekiz Ordusu şehrin çevresindeki tepelere ivedilikle  konuşlandırıldı. Sağ kalanların şehirden çıkmasına izin verilmezken; yağmacıları da caydırmak için şehrin yüksek noktalarında alelacele inşa edilen darağaçların da otuzdan fazla kişi idam edildi. Ordu şehri kuşattı, pek çok sağlıklı vatandaşı yardım ve yeniden inşa çalışmalarına zorladı. Bu sayede yaşanan felakete rağmen kentte salgın hastalık yaşanmadı ve yaralar kısa zamanda sarılmaya başlandı. Ancak bu deprem,  tüm gücünü kaybeden ülkenin; sömürgeleri üzerindeki egemenliğini yitirmesine, Hindistan Limanları ve Hint Okyanusundaki  ticari etkinliğini İngilizlere kaptırmasına neden oldu.  Oysa Papa iki yüz sene evvel dünyayı Vatikan’ın iki uslu kızı arasında  itinayla bölüştürmüştü;  sakın ola  savaşmasınlar diye. Brezilya hariç bütün Güney Amerika ve Orta Amerika’yı  İspanya’ya, Brezilya’yı ise  Portekiz'e vermişti. Onlarda Papa adına dünya kültürlerini Hristiyanlaştırmış; yerli halkların tüm inançlarını, varlıklarını yok etmiş; onları sömürmüş ve hatta köleleştirmiş ayrıca Papa’ya da bu günahtan düşen zenginliği vermişlerdi. Dünyayı bu süreçte, kan gölüne döndürmüşlerdi adeta. Pek de önemli değildi bunlar,  zira hepsi din adına yapılmış, dökülende sadece barbarların kanı olmuştu. Onlar insan bile değildi zaten; insan beyaz ,Katolik ve Avrupalı erkek olandı. Öyleyse, yanlış olan da yokken başlarına  ansızın gelen bu felaket, akıl almazdı. Tanrı neden onlara zarar vermek istemiş olabilirdi ki? Aydınlanma çağında bu kuşku başta Lizbon’u devamında da, yayılarak  tüm kıtayı sardı. Bu Teodise sorununun başlangıcıydı. Zemin oynamıştı bir kere; *kuşku artık hayatlarının tam ortasındaydı.

    Portekizli bilginler harabeye dönmüş kentin eski haline getirilebilmesi için devasa bir engizisyon ateşi yakılması gerektiğine karar verdiklerinde; buna öncülük eden Coimbra Üniversitesiydi. Ülkenin ileri gelenleri ve din adamları bir araya gelip Lizbon şehir meydanında ateşi törenlerle yaktıklarında; eksik olan,  Katolik dünyanın hala köklerindeki pagan ritüellerini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu birkaç kurbandı. Alelacele “içine şeytan girmiş” iki kişinin engizisyonca tespit edilip; ateşin ortasındaki direğe bağlanarak diri diri yakılmasıyla ayin tamamlandı. Engizisyon kurban ritüeli ile yetinemezdi. Ülkedeki günahkârların çokluğu nedeniyle Tanrı’nın kendilerini depremle cezalandırdığını savunan Katolik Kilisesi, tüm ülkede bir cadı avı başlattı. Konu komşunun ihbarıyla yakalanan –çoğu masum– Lizbonlular ya asılarak ya da yakılarak öldürüldü. Günah keçilerinin kurban edilirken; kilise suçsuz insanların günahlarına girmekte sakınca görmedi. Ki bu çare, Ortaçağ’da hasta insanların içindeki mikrobu boşaltmak için yaranın olduğu bölgeyi kesip kanlarını akıtmak gibiydi.

 

   Deprem, bir doğa felaketi olmanın çok daha ötesine geçer ve asıl sarsıntı düşüncenin kendisinde gerçekleşir; Aydınlanma düşüncesini ve Descartes’tan beri olası her eylemin kaynağı  dünyevi otorite olan modern İnsanı temelinden sarsar. Hayatın kırılganlığı ve birdenbire olanlar, varoluşsal bir sorgulamaya döner. Bu sorgulamadan Tanrı da, doğa da; ama en çok da güven duygusu ve İnsanın akıl yoluyla dünyayı anlamlandırma çabası nasibini alır. Aydınlanma düşüncesi, tüm bu sarsıntı karşısında sağlam durmaya çalışsa da zemin bir kere çatlamıştır. Artık, insanın üzerinde durduğu dünya, bir boşluktur. Felaketin hemen ardından yardımseverlik, dayanışma, bağışlama, merhamet gibi duygular baş göstermiş olmasına rağmen; peşi sıra nefretin geri dönüşü ve toplumun her zamanki gibi kurban arar hali, aslında aydınlanamayan ve aklın zincirlerinden kurtulduğunda; insanın kesin bir iyiliğe sahip olmadığının göstergesidir. Oysa Aydınlanmanın insana vaadi , bilgiye ve hakikate ulaşarak, yaşamın anlaşılabilir,planlanabilir ve dolayısıyla bir düzende sürekli anlamlı kılınabilir olduğuydu. Ama o hala, talihin oyuncağı ve kaderine hükmedemeyendi. 

 

     Friedrich Nietzsche 19. yüzyılda Avrupa’da insan yaşamını kolaylaştırdığı düşünülen Hristiyanlık, demokrasi, sosyalizm gibi anlayışları aslında görünenin aksine, yaşama karşı düşman bir tutum sergiledikleri gerekçesiyle eleştirir. Temel eleştirisi, yaratıcı gücü yok olmuş ve kendisine yabancılaşmış sürü insanının, yaşamın kendisinde var olan trajik özü görememesi sonucunda, farkında olmadan onun üstünü örten  kendi hakikatlerini yaratmasıydı. Bu nedenle sürü insanı, trajik özü barındıran yaşamdan uzaklaşmış ve sorunlarıyla  yüzleşmek  yerine kendi kurguladığı bambaşka bir yaşama dahil olumuştur. Gerçek yaşamla bağdaşmayan bu tasarım; yeni bir hayat kurma hayali, Nietzsche tarafından bir dekadans (yozlaşma) olarak yorumlanmaktadır. Çöküş gözlerinin önlerindeyken, tasarımsal yaşamlarını anlamlandırma çabalarının hepsi de dekadansın yalnızca görünümünden ibarettir. Nietzsche problemin kaynağını Sokrates le başlayıp Platoncu idealizme dönüşen ‘Apollonik  Platonik Kültürün Tasarımında’ bulur. Nietzsche, bu problemin, insanın yaşamı kendi ürettiği bilgiye sığdırma hastalığından kaynaklandığı, söyler. Tragedya yazarı Euripides’i Yunan sahnesine akılcılığın temsili olan Sokratik anlayışı getirmesi ve bunun sonucunda trajik düşünceyi temsil eden Diyonissos’u öldürüp yaratılışsal dengeyi bozmakla suçlar. Zira tragedyanın kendisinden yaşamın trajik özünü görüp ders çıkartamayan insan; kendi  yarattığı hakikatlere uygun yaşadığında trajik yaşam karşısında aciz kalmaktaydı. Onun sürü kafasında tek yapabildiği; kendinden öncekilerin belirlemiş olduğu hakikatlere uygun yaşamak; itaat etmekti. Sürü insanı için söz konusu ahlak ve onun değer yargıları tartışma konusu olmadığı gibi; bunları tartışmak da ahlaksızlıkla eşdeğerdi. Hatırlatırım aklın merkeziyetçiliğininde yaşananları konuşuyoruz.

 

Yaşamın trajik özünü red edip onun bir oluş ve akış içinde sürekli değiştiğini  görmezden gelerek, standart ve belirlenmişliklerle oluşturulan idealist yapılar; insanın yaşamdan bütünüyle uzaklaşmasına ve belli bir zaman sonra yaşamın karşısında yabancılaşmasına neden olmaktadır. Nietzsche’ye göre  bu durum, gerçekleşmeye mahkûm olan bir çöküş, bozulma ve dekadastır. Bu durumda yapılabilecek tek şey, sürü ahlakını oluşturan değerleri yıkmak ve trajik özü barındıran yaşamı tüm özellikleriyle birlikte kabul eden ilk haline geri dönmektir.İşte bu sebeple, Nietzsche felsefesini, Platonculuğun ters yüz edilişi olarak nitelendirebiliriz. Zira Platoncu felsefe, dünyanın değişimlere tabi olduğu gerekçesiyle, değişmez olan "Hakikat"i ifade etmediğini, bu nedenle de dünyanın "Hakikat" olan İdealar âleminin sadece bir kopyası yani yansıması olduğunu söyler ve  *Hakikati bu dünyanın dışında aramaya koyulur. Nietzsche ise gerçekliğin kökenlerini yeryüzüne indirmeye çalışır. Çünkü bilgiyi yaratanın kendisi insandır.  Bu sebeple Hakikat söylemi, dil bakımından anlamsızdır. Ayrıca, Hakikat söylemi, Platon’da sadece gerçekliği değil aynı zamanda evrensel ahlak kurallarını ve bu yolla tek tipleştirilen insan biçimini meydana getiren, değişmez ve sonsuz Tanrısal içeriklere de sahip bir söylem halini almıştır. Bu noktada,  artık Nietzsche’nin gerçek düşmanı akıl değil, aklın her şeye kadir olduğunu sanarak insanın gözlerini doğaya ve varoluşun kaynağına kapamasını sağlayan; Araçsallaşan Akıldır. O, süreçte Platon'un ideaları ile Olympos'un ataerkil Tanrılarını bile felsefi akıl ile öldürmüş; tek Tanrı'yı -Özellikle Hıristiyanlığı- yaratmıştır. Aydınlanmada  ise sıra tek olan Tanrı'yı kuşatıp öldürmeye gelmiş ve sonunda  onun yerine "Aklı" kendini yerleştirmiştir. Ancak bu  yaratılan ,sekülerizm değil sadece yanılsamadır. Zira  Tanrıyı Öldüren Akıl; toplumu tek tipleştirip, yöneten  Hıristiyan ahlak değerlerini  ise olduğu gibi muhafaza etmiştir. Böylece, Tanrı'nın suretinden yapıldığına kendini inandıran insan, onun doğa üzerinde egemen, efendi olma anlayışıyla yer değiştirmiş, kendini onun tahtına oturtmuştur. Aydınlanmacı aklın doğaya hâkimiyeti, kendisini tüm var olanlardan daha üstün bir konumda ifade etmesi, bilgiye sahip olarak kendi varlığını koruma ve böylece mutluluğa ulaşma isteğini taşır ki bu durum; Nietzsche tarafından nihilistik bir öğe olarak yorumlanır. “Toplumun gözünde nasıl doğa bir malzeme olarak görülüyorsa, hükmedenlerin gözünde de insan bir malzeme olarak görülür”. Böylece halkın elindeki Tanrı’yı alarak onu manevi bir çöküntüye uğratanlar bu boşluğu kendilerini Yarı Tanrılaşmışlara evirerek inandırdıkları halkın tek efendisi haline gelirler. Yarı Tanrılar ,Tanrı ve insan arasındaki hiyerarşilerin bozulmasıdır ki bu problem; Nietzsche'ye göre doğanın intikamıyla sonuçlanacaktır. “Bilgiyle” Doğayı uçuruma sürükleyen akıl, kendisi de bir gün Nihilizm’in uçurumuna sürüklenecektir. Tanrı'nın ölümünden sonra Aydınlanmacı aklın  yarattığı "İnsanca" değerler bu kez doğayı ve insanın kendisini de öldürmüştür. Buna göre hesaplanabilirlik ve yararlılık ölçütüne uymayan her şey kuşkuludur. Akıl kuşkuyu sevmez, ondan tedirgin olur.Onu hemen rasyonalize etmek ve bu yolla da kaygıdan kurtulmak ister. Deprem Amerikalıların füze denemeleri, şunları  şunları da Anunakiler yapmıştı.


Ölçülebilir-matematiksel dünya görüşü bugünün Bilim ve Teknolojisi yoluyla da yaşamın her yönüne sirayet etmiştir. Artık her şey ölçülebilir olarak görülmekte ve  bunun yanında hiçbir mana yada maneviyat içermemekte ve ahlaksal olarak bu bilginin nasıl elde edildiği de sorgulanmasına bile gerek duyulmamaktadır. Teknolojinin tüketim toplumları yaratmasının yanı sıra, ilerlemeci anlayışı  da insana dair tüm mana ve  kavrayışların  içini boşaltmıştır.  İnsanın, Tanrı'yı ve onun ahlaksal değerlerini akıl aracılığıyla yeniden inşa etme denemesi "Tanrı'nın Ölümü”nden sonra onun tahtına oturan "Aklın" eskiyi farklı bir şekilde tekrar eden, kılıf değiştirmiş  halidir. Tüm bunların sonucunda herşeyi bildiğini ve ayrıca hesaplamalarla hükmedebileceğini sanan aklın iyi ve kötü gibi söylemleri, sadece bizim dünyayı yorumlama biçimimizden değil; tasarımın günün sonunda ulaşmak istediği nihai sonuçla da  ilişkilidir.

 

       Tüm bunların sonucunda, kavranamayanlar ve bu nedenle dile getirilemeyecek olanlar karşısında yaşam; insanı yenilgiye uğratır. İnsan kuşatılmışlığında, kendini ifade edemez olur. Artık onu, edebiyatının kahramanlarının dilinde; kendini ifade etmeye çalışırken okuruz. Yazdıklarında hep anlaşılamayan, çözülemeyen ve içerisine nüfuz edilemeyen olaylar silsilesi ile karşılaşırız.  İfade eksikliği ve dilin yetersizliği, insan trajedisinin en temel öğesi haline gelmiş; içinde bilmediği bir savaş yaşanır. O ise dilsizlikte sıkışıp kalmış; “ Keşke gözyaşlarını yazabilseydik” diye iç geçirir. “Bilmem ki, anlatılması imkânsız insan ben hakkında sana ne söyleyeyim”… 

 

     Filmin başına dönersek, On iki Olimpos tanrısından ikisi,  gök kültüne ait olan Apollon ve yer kültüne ait olan Dionysus’un dur. Dionysos, ilksel tekilliği ve kaosu, Apollon ise  doğa karşıtlığında kültürü ve tasarımı temsil eder. İlksel tekillik tüm yaratılmışların aynı özde bir olduğu; o anı ifade eder. Bunu bir kazan ve içinde kaynayan, ayırt edilemeyen, tanımlayamayan bir madde olarak düşündüğünüzde , bu kızgın maddeden sıçrayan her bir zerre Apollonik güçle bireyselliğe, yani tanımlanabilir hale gelir. Diyonizyak kaos öylesine dehşet vericidir ki, yaşama tutunabilmek ve bir nebze de olsa bu dehşetten  kurtulmak; zorunludur. Apollonik örtü, Dionysos’u görünür kılan tasarımdır. Çünkü varoluşu tüm çıplaklığıyla görmek, o katlanılamaz gerçekliğe maruz kalmak, korunmasız yaratılmış   insan için delirticidir.  Onu ve yaratılmış olan tüm varlıkları ilksel tekillikten ayırıp kendi nevinde sınıra kavuşturan birey yapan  ise örtüdür. Bu aynı tözden her bir zerreyi anlamlı bir bütüne, sınıra, cisme yani tanımlanabilirliğe taşıma halidir. Zira insanda , hayvanda , maddede aynı kazanın içinde kaynar halde karmakarışık tek bir var oluş halindeyken tanımlanamaz , ayırt edilemez ve dehşet verici haldedir. Bu nedenle, var olmak ve dünyada yaşamaya devam edebilmek için hem Apollonik hem de Diyonizyak unsurlara bir arada ihtiyaç duyarız. Logostan mitosa geçiş olarak değerlendirilen süreçte, toplum, tek tipleştirilip hesaplamalarla biçimlendirilip yönetime tabi tutulurken; özünden  yani tanımlanamaz, öngörülemez, hesaplanamaz Diyonizyak unsurlarından arındırılmaya çalışılmıştır. Böylece Apollonik dinamik, kaosu ve taşkınlığı bir tasarıma dönüştürerek güzelleştirir ve onu bir arada yaşanabilir ve evcilkılar. Ancak Diyonizyak taşkınlığın; hesaplanamaz, öngörülemez ve birdenbire oluşu, varlığın temelidir. Bu nedenle Apollonik dinamiğin ağırlıklı olduğu, Diyonizyak dinamiği bastırıldığı ve yok sayıldığı düzenler, tek tipçi totaliterliğe evrilir. Böylesine tek yönlü ve hastalıklı düzenler, sürdürülebilir yapılar değildir. Apollonik bireysellikten, Diyonizyak ilksel tekilliğe  regresyon ise ansızın, birden bire Lizbon Depreminde olduğu gibi gerçekleşir.  Tamda bu sebeple Sınırlar, ölçülülük, kurallar ve kendini bilme gibi unsurlar, egemen kültürün belirleyici özellikleridir. Zira kültür doğa karşısında insan eli ile oluşturulan; Platonik İdealist ve Apollonik bir tasarımdır. Taşkınlık, sınırların ihlali, kendinden geçme, delilik, regresyon, doğanın dehşet verici yıkıcılığı ise Diyonizyaktır. Bütün biçimlendirici (görsel) Sanatların Tanrısı olan Apollon bilgelikler öğreten bilici bir Tanrı’dır. Kökü, bütün görünür ve  tanımlanabilir olana inen Apollon; bir ışık tanrısıdır, insan eliyle sekillenen tasarımlar evreninin özünü aydınlatan güzel ışık da onun buyruğu altındadır. Bu noktada evcilleşmek tasarım yoluyla şekillenmek ve dolayısıyla ışık saçmak Aydınlanmış ve batı tarafından idealize edilip diğerlerinden ayrılmış tasarım, Beyaz mavi gözlü erkek ideali; Apolloniktir. Doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme gücü ve yeteneği ise Apollonik plastik sanattır. Sanat aynı zamanda bir sınırlamaya ve doğası gereği bir sanatçıya yani  onun bireyselliğine ihtiyaç duyar. Bu da onun Apollonik özelliğinin vazgeçilmez oluşudur. Ancak bireyselleşen sanatçının yaratımının konusunu, Apollonik ve Diyonizyak güçler arası çatışmanın onda  bıraktığı yaratıcılıktan alır. Bu etki var olmasa sanat, donuk ,klasik ve yaratılan mükemmellik algısının tek tipleştirici propagandası yani yansıması olur. Ki bu da sanat olmaz. Teolojik , Faşizan bir amacın  sadece aracı olur. 

 

Apollon’un hasmı ve rakibi olan Dionysos, Zeus’un oğlu olduğu halde Homeros’un Olimpos tanrıları arasında yer almaz. Herodotos, Dionysos’u Yunan Pantheon'una en son dahil olan tanrı olarak gösterir. Demeter ve Diyonizos olimposun ötekileridir. Euripides, Bakkhalar (Bacchae) adlı eserinde Dionysos'un Yunanistan’a, Anadolu’dan geçmiş olduğunu, Lydia'dan ve Phrygia'dan geldiğini söyler. Bugün Manisa'nın Salihli İlçesi, Sart Beldesi sınırları içinde yer alan Sardes antik kentinde yapılan kazılar, Dionysos'un Lydce isminin ‘Bakkhos’ olduğunu göstermiştir ve özellikle bu isim altında hem Yunanistan’da hem de diğer memleketlerde şarap tanrısı olarak bilinmektedir. Dionysos, bir tabiat tanrısıdır. “Dionysos doğanın kendisi değil, bir ana tanrıça değil de, insana doğayla birleşmeyi sağlayan bir araçtır sanki. İnsan için düşünülmüş, yaratılmış bir tanrıdır. Nitekim insan dişisinden doğmadır, insana karışır ve insan çilesini çeker, ta ki taşkın gücünün ne denli bir nimet olduğunu  İnsana anlatabilsin. “Dionysos’un konumu, statüsü gibi belirsizdir. Tam anlamıyla bir Tanrı olmayı istese de, Tanrı’dan çok yarı Tanrı gibidir. Olimpos’ta bile Dionysos ‘öteki’ figürünü temsil eder. Bu yüzden Dionysos hem gezgin hem de yabancı tanrıdır. Yunanlıların dünyasında, iki sanat tanrısı, yani biçimlendirici ve yontucu Apollon ve biçimden yoksun müziğin tanrısı Dionysos arasında muazzam bir karşıtlık vardır ; ancak bu karşıtlık da bir yere kadar. Apollo’nun Kehanet Merkezi Kutsal Delphi kentinde, mabedinin üzerinde ‘Kendini bil’ yazar. Ancak,  Apollon her kış mabetten ayrıldığında, yerine vekalet eden Diyonizos olur. Trajik olan ise işte tam burasıdır; çünkü  tapınağın yazısı bu kez Apollo’nun kendisi içindir; Haddini bil. Sen görünenin ve  biçimin şeklin Tanrısısın; ben ise tüm doğanın. İşte bu Trajik Varoluştur. Bu nedenle Apollon kendini ötekileştirip ilerledikçe; Diyonizos‘da peşi sıra kendi yöntemleriyle ilerleyecek; farklı yollardan kendini savunmaya ve onunla hesaplaşmaya devam edecektir. Bu  hesaplaşma, düzenin kendisidir. Tasarım ilerledikçe onun karşında doğanın da birden bire, gökten inen uygulamaları ve hesaplanamaz karşı duruşları olacaktır.

 

        Dengeden  düzene,mitostan logos ‘a geçişte, Nevzat Kaya; iyi ve kötüyü ayırt etmenin son derece izafi olduğunu ve evrensel bir kıstasa dayanmasının mümkün olmadığını belirtir. Ayrıca Kaya, mitosun, bütüncül bir yaklaşımla, hayatta hem iyinin hem de kötünün var olduğunu kabul ettiğini ifade eder. Mitlerde tanrılar en olumlu unsurlarıyla çağırılırlar; ancak bir o kadar da olumsuz potansiyele sahiptirler. Oysa ki logosta tüm olumlu unsurlar adeta cımbızla seçilir ve en üst mertebedeki tanrıya atfedilerek idealize edilir. Bütün olumsuzluklar tanrının dışında bırakılır; akıl ve mantığa uygun olarak ayrıştırılan tüm kötülükler ise şeytanileştirilir.  Bu nedenle Platonik idealizm mutlak iyi ve mutlak kötü ayrımı yapar. Oysa ki yaşam, sadece ak ve kara olarak tasavvur edilemeyecek kadar karmaşık bir dinamiktir ve sanat, yani mitos, bu dinamizmdeki iniş ve çıkışları olduğu gibi kabul ederek benimser. İyisiyle kötüsüyle yaşam, doğanın mucizesidir ve yeryüzündedir. Friedrich Wilhelm Nietzsche, Sokrates’ten sonra Platon’la iyice güçlenerek yaygınlaşan ve mitostan logosa doğru bir ilerleme olarak değerlendirilen bu süreci kesinlikle reddeder. Nietzsche’ye göre, Euripides’in amacı, tragedyadan Diyonizyak unsurları çıkararak onu felsefe ve ahlakla yeniden şekillendirmek ve dengeyi bu yönde kurgulamaktır. Nietzche, Euripides’in “tragedyanın müziğini, coşkusunu ve esrimeyle gerçekleşen birleşip-kaynaşan özünü yansıtan Dionysos’un sahneden kovmasıyla yozlaşmanın ortaya çıkmasını kolaylaştırdığını öne sürmüştür. Nietzsche’nin kendisini 19. yüzyılın sonunda, Euripides gibi bir çöküş döneminde gördüğünü söyler. Zira Batı kültürü, klasikden tamamen uzaklaşmış ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Her şeyi sorgulayan ve her şeye cevap vermeyi kendinde hak gören Sokratik anlayışın, yani akılcılığın üzerine kurulmuş olan Batı toplumu, büyük bir karışıklığa doğru hızla ilerlemektedir. Tragedya’nın Doğuşu, Nietzsche’nin ilk kitabıdır; Apollon ve Dionysos’un kavramsal anlamı üzerine yazılmıştır. Nietzsche’ye göre birbirine zıt özellikleri olan bu iki Olimpos tanrısı, bir yanda rasyonel diğer yanda sezgisel olan iki karşıt ucu temsil eder ve bu iki karşıt ucun birliği ve çatışması ile Yunan tragedyası oluşmuşturur. Nietzsche’ye göre modern insan, yaşadığı buhrandan ancak ve ancak sanat aracılığıyla kurtulabilir. Sürekli değişen; tüm inanç ve değerlerin alt üst olduğu bu dünyada kendisine tutunacak bir dal bulamayan modern insan, aradığı teselliyi tragedya sanatında bulabilir, zira Apollon ve Dionysos ile temsil edilen iki itici güç arasındaki mücadeleden doğan antik Yunan tragedyasında bu iki ilke, tesisi zor ve kırılgan bir denge halindedir. Nietzsche’ye göre Sanatı alt ederek yaşamı kendisine tabi kılan felsefe sağlıklı bir yaşamı mümkün kılan tüm Dionysosçu içgüdüleri yok etmiştir. Sokrates’le başlayan logosun zaferinin neticesi; hakikat ve onu temsil eden akıl adına yaşamın temelindeki yaradılışsal güdülerin yok etmek, yaşadığımız dünyayı değerden düşürmek, umudu ve çabayı öte dünyaya ertelemek haline, Hristiyanlık kurgusu ile getirilmiştir. Öyleyse akıl nerdedir? Tüm bu süreç mensuplarını dünyada uhrevi bir hayat sürme, ondan el ayak çekme, bedenin  hor görme ve yaşamı başka bir dünyaya öteleme tasarımı ile sonuçlanır.  Bedenini hor gören ve dünyayı da anlamsızlaştırmış bir zihin zaten burada yaşayacak bir mana da bulamadığı için sürünün  bir parçası olur. İstenildiği gibi yönetilir. Bu durum, bireyde depresyon , nihilizm ve çözümsüzlük yaratır. Bu düşünce geleneğinin ürünü olan modern toplum da kötümserliğe yakalanmış, hastalıklı, kültür yoksunu, doğayı ve insanı yok eden yarı-barbar bir topluluktur. 

 

Varoluşsal çelişki olarak adlandırdığımız ve insanın yaşamını şekillendiren durum, cennetten koparılıp atılan güçsüz ve diğer canlılardan farklı oluşuyla yalnızlığa bulanmış insanın sıkışmışlığıdır. Bu cezaya mahkum edilmesinin nedeni itaatsizliği ,bedeli ise özgürleşmesidir. Dolayısıyla birey, daha fazla yalnızlığa batmamak için özgürlüğünden vazgeçip  tekrar itaat etmeye yönelir. Ancak bireyin, bireyliğinden söz edilebilmesi ve en iyi haline ulaşabilmesi;   özgürce karar vermesini gerekir. Fromm için kişinin karşılaştığı güç karşısında boyun eğerek onun bir parçası olmaya çalışması (mazoşizm) ya da kişinin kendisini bir başkasının mutlak efendisi haline getirme çabası (sadizm) nihayetinde kişinin yalnızlığından kaçarak başkasıyla bir aradalığını sağlamasıdır. Bu doğayla kopan ilişkisinin sonucudur. Ortak yaşam biyoloji, botanik ya da zooloji gibi disiplinlerde alışıldık anlamıyla yaşamak için birbirine gereksinen, birlikte büyüyen ve varlığını sürdüren canlıların bir arada olması doğaldır.  Ancak insanın uyumdan kopması, bireyliğini, aklını geliştirerek diğer canlılardan farklılaşması,kendi yeni aradalığını tasarlamasına neden oldu. Eric Fromm psikolojik açıdan ele aldığı ortak yaşamı; “bir bireysel benliğin bir başka benlikle (ya da kendi benliği dışında herhangi başka bir güçle) her biri kendi benliğinin bütünselliğini yitirecek ve birbirine tümüyle bağımlı hale gelecek şekilde birleşmesi” anlamında kullanmaktadır. Mevzu  yalnızlıksa durum köleleştirirken ,köle olmaktır. “Ya çekiç olmalısın ya örs” 

 

Alman Romantizmi, Romantik Dönem de hayatın karanlık tarafını keşfetmiştir.  Ancak kitlesel bir biçimde bu konuyu doruğa çıkartan Schopenhauer ‘dır. Çünkü Tasarım Ve İstenç Olarak Dünya adlı eserinde  istenci birden bire hayatın merkezine geri getirir. Yıllar boyu  bu kadar akıl konuşulmuşken çirkin, arsız ve doyumsuz bedenin ortaya çıkışı toplumda şok etkisi yaratır. Onun düşüncesinde istenç sadece bireylere değil, her tüm varoluşa içkindir ve varlığın sürdürülmesi çabasını ifade eder. Madem varolma çabası, hayatta kalma  isteği ve çoğalma  insan ile ilgiliyse, bu hedefin gerçekleşmesi yolunda akılda bu istencin sadece araçlarından biridir. Bu tespit, klasik felsefenin sonudur. Zira beden arsızdır ve amacına ulaşmak için herseyi yapar. Ama asla istekleri idealize edilemez. Öyleyse o güne kadar aklın kurduğu zannedilen İdealizm ve onun  tüm kurumlarını kendi arsızlığını tatmin etmek için kurmuştur ve hatta bu beden arzularını gerçekleştirmek için kendi aklını bile araçsallaştırmış ona hükmetmiştir. 

 

Sanat ise istenci dizginleyen ve onu, tek müşvik yapandır. Sanat harici herseyi bir araçsallığa hizmet eder. Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu Eseri de hocası  Schopenhauer’ un İstenç Ve Tasarım Olarak Dünyasının bir yorumdur. İnsanların  kendi istenç durumlarını muhafaza edip diğerlerini,  bu aydınlanmacı ve idealist tasarımla  tek tipleştirip sömürmeleri İdealizmdir. Ancak Beden hiçbir suretle idealizmin konusu olamaz. Akıl cağının sonunda logosun uzun zamandır geride bıraktığını zannettiği mitosun aslında başından beri bir gölge gibi onu takip ettiğini ima etmektedir  bu nokta da Schopenhauer. Daha da önemli olan, logosa bağlı olduğu sanılan kuklanın iplerine dikkat çekmesidir. Schopenhauer Bütün hayat acıdan ibaret olarak tanımlanır çünkü tarih boyunca kendini yaratılışın baştacı olarak gören insan aslında bütün ömrünü ulaşabildiğinin ötesindekini arzulayarak geçirmektedir. Daha da kötüsü; sonunda ulaşabildiği zaman hissettiği tatmin duygusu sadece arzularken hissettiği acının yokluğudur, ki fazla  bir zaman geçmeden ulaşamadığı yeni bir şey gözüne çarpacak ve döngü tekrar başlayacaktır. Yaşam istenci dünyada var olan ilk canlıdan beri işleyişini sürdürürken, akıl sadece tek bir türde, nispeten önemsiz denebilecek kadar kısa bir zaman aralığında ortaya çıkmış olduğu için arada bir güç dengesinden bile söz edilemez. İstenç sadece vardır, var olacaktır. 

 

Dünyada doğruyu yapayım derken hep yanlışı yapan bir insan hakim olduğunu zannıyla ürettiği bilgiye ve hakimiyete güvenirken onun milyonlarca olasılıktan sadece biri olduğunu bildiği halde görmezden gelerek kendini kandırmaya devam ediyor. Beşer ve şaşar yanlışlarını düzeltmekten aciz insan, doğruyu yapma güdüsüyle, hep yanlışa gider ki asıl bilgelik burada saklıdır. Zira dünyadaki dinamikleri istediğin kadar Apollonik tasarımlar ve teknolojiyi kullanarak rasyonelize etmeye çalış; asla dünyayı hesaplanabilir ve öngörülebilir hale getiremezsin. Hayatın kendisi tesadüfen, gökten zembille inen aslında dibimizden hiç ayrılmayan Diyonizyaklık ile sürekli karşı karşıyadır. Aydınlanma vasıtasıyla bütün sırları çözeceğinden, tıp ve bilim sayesinde de ölümsüzlüğünü keşfedileceğinden dem vuran ütopya aslında bir distopyadır. Apollon ne kadar  ayrıntıya inerse insin;  bir beddua misali Diyonizos’dan kurtulamayandır. Schopenhauer‘a göre akıl doğayı değil, doğa aklı yaratmıştır ve her ne kadar gelişirse de gelişsin akıl; istencin bir “aracı” olarak kalmaya devam edecektir.

 Klasik felsefeye vurulan darbe bununla kalsaydı iyiydi ancak daha bateride olur. Alman üçlüsünün son temsilcisi Freud ‘da sahneye çıkacak ve oda Diyonizyak bir unsura temellenen ilksel yanımız olan süper egoyu, bilinç altını gündeme taşıyacaktır. Biz ne kadar Apollonik tasarımlarla göğe yetişen kuleler inşa etmeye çalışırsak çalışalım ve bu kuleden idealizmin zirvesine ulaşıp ölümsüzlüğü keşfedeceğimiz hayaliyle yanıp tutuşalım, kulenin altında yatan değerler Apollonik ütopyalardan bağımsız var olmaya devam edecektir. Zira biz de kulenin basamaklarını çıkmaya devam ederken, bizden öncekiler gibi, içimizde ilkel tekilliğin  canavarlarına  dair unsurları yanımızda taşımaya devam ediyoruz. Her ütopyanın kendi distopyasında olduğu gibi. Sizde bir katil bir yamyam, bir Kabil, bir ölümlü Oedipus’sunuz. Klasik felsefe bu açıdan her ne kadar miti bertaraf etmeye çalışa da; psikanalitik açıdan mit şimdinin  Süper Egosu olmuştur. Felsefe her zaman  açlıkla, korkuyla, acıyla ve  tehditle baş etmesine gerek olmayan kişilerin işidir. Apollonik Platonik İdealizm, bu  yüzden miti maskeleyip araçsallaştırır. Klasik Felsefe ’nin, akıl vasıtasıyla yaptığı tasarımı ve bozduğu ilksel varoşsal dengeyi fark eden Schopenhauer ve Nietzsche  Filozof olsa da;  Klasik Felsefenin sonuna noktayı, 20 yüzyılın en büyük düşünürü, felsefeci  olmayan Sigmunt Freud Ödipal Karmaşa ile  koyar. İçimizdeki Oedipus’tan  asla kurtulamadık ve kurtulamayacağız demesiyle artık Modern Felsefeyi başlatır.

 

        İnsan en çok yalanı kendisine söyler. Şimdi öyle bir resim hayal edin ki bu yazıda anlatılanlar hem resmin tamamında hemde içine girip detaylarında, okunmayan satır araları gibi var olsun. Tıpatıp bunları işleyen resim 16 yüzyıl Flaman ressamlarından Pieter Bruegel’ in , Babil Kulesi resminde bulunmaktadır. Bu Bruegel’in zamanlar ötesi dehasının veya geleceğin 19. yy’nı çok iyi öngörmesinden veya fütürist yeteneklerini  övmüyorum. Burada ispat olunan her çağda ve her dönemde krizin, dekadansın, yok olmanın olduğu ve cevabı verenin Mitos oluşudur. Mitos zamansızdır ve her dönem ilgili krizin çözümsel ihtiyaçlarının fihristini içinde barındırır. Bir bütünsellikte, zamanın birinde başa gelenlerin ve bunların  sonuçlarının sadece geçmiş bir versiyonudur. Zira MÖ 2.yy metinlerini de okuduğunuzda insanların mistik bir kurtuluş öğretisi aradığını dünyanın yaşanılmaz bir yer olduğunu düşündüklerini ve toprağın artık verimsiz olduğundan yakındıklarını ve artık dünyanın her an sonunun geleceği beklentisinde olduklarını görür ve çok şaşırırsınız. Yine zamanın birinde; Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, "Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim" dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, "Kendimize bir kent kuralım" dediler, "Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız." RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. "Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar" dedi, "Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar." Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.

 

Tevrat’ın Tekvin Bölümünün 11. Bab’ında Babil hikayesi anlatılır. Hikayeye göre Tanrı, Nuh Gemisi, felaketten kurtulduktan hemen sonra insanların yeryüzüne yayılmalarını emrettiği halde onlar bir yerde kalmış ve bu da  yetmezmiş gibi , tanrıya kafa tutup ona yetişmek  için gökyüzüne çıkacak bir kule inşa etmişlerdir. Tam da bu yüzden Bruegel’in bu resmi  yaşadığı ticaretiyle ünlü o günlerin zenginliğin, ticaretin merkezlerinden Antwerp ile yeniden  ilgilidir. Şehir bir farklı dilden insanın bir arada bulunduğu bir liman şehriydi ve en çok da günahkar davranışla biliniyordu. Aslında yüzyıllar boyu Avrupa’daki liman şehirlerinden pekte farklı bir yer değildi. Mit’in aksine Kule  bu kez de bir liman şehrinin hemen yanında kurulmuştu. Bu durum Bruegel’in Mitosta anlatılanlarla kendi şehrinde yaşananlar arasında bir bağ kurduğunu, resmi yaparken  kendi şehrinin manzaralarını kullanarak iki zamansallığı bir araya getirdiğini aslında değişen pekte bir şeyin olmadığını gösterir; mekandan başka.Zaten mevzu da, yaşananların insanın, sınırlara kafa tutan, kendini bilmez tavrıyla ilgili olduğudur. 

 

Tanrı, kulenin yapımına sinirlenir  ve onu halkın başına yıkabilirken, bunun yerine kuleyi onlara bitirtmemeyi seçti. Çünkü yıksaydı, onlar yeniden yapacak ,ders almayacaklardı. Bunun yerine ceza olarak onlara iletişimsizliği verdi. Bu cennetten kovulmadan sonra verilen en büyük cezaydı. Birbirinin dilinden anlamayan insanlar kuleyi tamamlayamazdı. Peki o gün bu gün, insanlık kule yapma, Tanrıya yetişme, yani kibirinden vazgeçti mi? Hayır. Bruegel belli ki, tabloda Tanrı’yla yarışan, ona kafa tutan insanın aslında ne kadar zavallı, önemsiz bir varlık olduğunu Flaman detaycılığının inceliğinin şaşırtıcılığında, bizlere göstermek istedi. İnsanları kuleyi betimlerken öyle ufak çizdi ki, onların boyutları ve bitip tükenmez çabaları, kulenin mükemmel tasarımının büyüklüğünün yanında bir o kadar anlamsız ve silik hale geldi. Bu yenilgiden uslanmayan, yaptıklarından ders çıkarmayan insanın beşer ve şaşar olma halinin gözler önüne serilmesiydi adeta. Zaten bu tam da insan olmaktı; hatalardan ders çıkarsalardı insan değil bu sefer başka bir şey olacaklardı; ama insan olmak tam da buydu, Mükemmel olamamaktı.

 

Bruegel çağının konusu olan Katolikliğin içinden doğan Protestanlık, aynı kulenin süren inşaatının içinden  ancak onun üstünde inşa edilerek yükselen; belki de ondan önce Tanrıya ulaşacak olan kırmızı kuleydi. Her iki inşaatın birlikte devam etmesi yeni kırmızı kulenin eskinin üzerinden  temel alması ve şimdiden göğe yükselmiş olması  ve zirvede yoğunlaşan bulutlar hem yaklaşılan zirvenin, hemde yakın olan felaketin habercisiydi. Bir taraftan da kulenin  yana yatmaya başlamış hali hem Tanrının hemde tasarlayanların gözleri önündeydi. İnsan en çok yalanı kendine söyler. Bruegel kendi çağını görüneninin ve geçmiş anlatılarının  hayalinin zihinde bıraktığı etkiyle; her sanatçının yapacağı gibi çevresinde kendi yaşadıklarını resmetti. Dekadans  her yerdeydi. Bu resim her çağda, bireyin  idealizminin başarı beklentisinin tehlikelerine ilişkindir. Kule eş zamanlı olarak hem yükseliyor hem de çöküyordu. Çaba durmadan  tekrar ederken, ne insan ne de  tasarım bir türlü Mükemmelleşmiyordu. Kule, şehir, bilgi, doğaya meydan okuyan hesaplama ve bunca çabaya rağmen bir türlü Tanrılaşamayan insanın durumu; içler acısıydı. Günün sonunda, insan  eliyle yarattıklarının enkazında çökenlerle birlikte, yine yok olmaya mahkumdu.

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ