YERYÜZÜ MASALLARI


    1187’de Selahaddin Eyyubi, Hittin Muharebesi’nde Haçlıları yenerek Kudüs’ü fetheder. Papa kutsal şehri geri almak için 3. Haçlı Seferi’ni başlatarak karşılık verir. Selahaddin Eyyubi’ye karşı savaşmak için yurdunu terk eden John adında genç bir İngiliz asilini düşünün. John o gün tercihlerinin nesnel bir anlamı olduğuna inanırdı. Bu savaş uğruna yaşamını feda ettiğinde, ruhunun cennete yükselerek uhrevi zevklerle dolu sonsuzlukta keyif çatacağından emindi. John bugün torunlarının cennet ve ruhların insanlar tarafından uydurulmuş hikayeler olduğuna inandıklarını duysaydı dehşete kapılırdı herhalde.  Zira o gün eğer kutsal topraklara ulaşabilirse; Müslüman bir savaşçının indirdiği balta darbesiyle acı içinde kulakları çınlarken gözleri kararıp yere yığıldığı an, göz alıcı bir ışığın etrafını saracağına, ahenkli arp notaları eşliğinde parlak kanatlı meleklerin onu muhteşem altın kapıdan içeri çağıracağına inancı tamdı. Ölüm anında hatırlayabildiği en eski anı, kalenin ana salonunda büyükbabası Henry’nin asılı paslı kılıcıydı. Çocukluğundan beri 2. Haçlı Seferi’nde ölen büyükbabası Henry’nin artık cennette meleklerle dinlendiğini ve gökyüzünden John’la ailesini izlediğini dinler; zaman zaman da kaleyi ziyaret eden halk ozanları, kutsal topraklarda çarpışmış cesur haçlılara methiyeler düzerlerdi. Kiliseye gittiğinde izlemeyi sevdiği vitray camlardan birinde, at üzerindeki Ortaçağ şövalyesi Godfrey de Bouillon, kötücül bakışlı Müslümanı mızrağıyla delip geçer; bir başkasındaysa cehennemde yanan günahkar ruhlar resmedilirdi. Hayatında gördüğü en bilgili adam olan yerel rahibi her zaman dikkatle dinlerdi John. Neredeyse her pazar, özenle derlenmiş meseller ve herkesin gülmekten kırıldığı şakalar eşliğinde Katolik Kilisesi’nden başka bir kurtuluş olmadığını açıklayan rahip; ‘Roma’daki papa kutsal babamızdır onun emirlerine uymalı ve sözünden çıkmamalıyız ‘derdi. Çaldığımızda ya da öldürdüğümüzde bizi cehenneme gönderecek olan tanrı, Müslümanları öldürdüğümüzdeyse bizi cennetinde karşılayacaktır.

     John on sekizine yaklaşırken bir gün, darmaduman hâlde bir şövalye kaleye girer ve nefes nefese yeni havadisi ilan eder: Selahaddin Eyyubi Hıttin’de haçlı ordusunu dağıttı! Kudüs düştü! Papa yeni sefer kararı aldı, ölen herkese ebedi kurtuluş bahşediyor!” İnsanlar korku ve şaşkınlıkla bakışırken, John’un yüzü uhrevi bir coşkuyla aydınlanır: “kafirlerle savaşmaya, kutsal toprakları özgürleştirmeye gidiyorum!” Herkes bir anlığına sessizleşir, haberi gözyaşları ve kahkahalarla karşılar. Annesi gözlerini silerek John’a sarılır ve oğluyla gurur duyduğunu söyler. Babası sırtını sıvazlayarak: “ah senin yaşında olaydım, yalnız bırakmazdım seni. Ailemizin onuru söz konusu, bizi hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyorum!” Der. İki arkadaşı daha John’a katılır. Nehrin karşı kıyısındaki can düşmanı baron bile iyi dileklerini iletmek için ziyaretine gelir. John kaleden ayrılırken köy sakinleri viranelerinden çıkıp ona el sallar, güzel kızlar kafirlerle savaşmak üzere yola düşmüş haçlı şövalyenin arkasından hayranlıkla bakar. İngiltere’den yelken açıp Normandiya, Provence, Sicilya üzerinden uzak ve yabancı diyarlara doğru yol alır, aynı inançla aynı hedefe doğru yürüyen tanımadığı şövalye grupları kendisine katılır. Ordu, sonunda kutsal topraklara varıp da Selahaddin Eyyubi’yle savaşa tutuştuğunda, John en fanatik Sarazenlerin bile kendisiyle aynı inancı paylaşmasına şaşırır. Yalnız kafaları bir parça karışıktır; onlara göre Hristiyanlar kafir, Müslümanlar inançlıdır. Ancak temel bir konuda hemfikirdirler, Kudüs ve tanrı için savaşanlar dosdoğru cennete gidecektir. Ortaçağ medeniyeti böylece kendi anlam örgüsünü oluşturur, John ve çağdaşları da sinekler gibi bu anlam örgüsüne yakalanır.

    Bu gün ise; John’un gözünde tüm bu hikayelerin hayal gücünün birer ürünü olması akıl alır gibi değildir. Belki ailesi ve akrabaları yanılıyordur, peki ya tüm o halk ozanları, arkadaşları, kasabadaki kızlar, o âlim rahip, nehrin karşısındaki baron, Roma’daki papa, Provence ve Sicilya’daki şövalyeler, hatta ve hatta Müslümanlar bile, hepsinin sanrılar içinde olması mümkün müdür? Sonra yıllar geçer. Tarihçiler bu anlam örgüsünü incelerken biri çözülür ve yerine bir yenisi oluşturulur. John’un ailesi ve arkadaşları sırayla ölür. Halk ozanlarının haçlılar hakkında çalıp söyledikleri, yerini trajik aşk hikayeleri üzerine sahnelenen oyunlara bırakır. Ailenin yerle bir olan kalesi yeniden inşa edildiğinde hiçbir yerde büyükbaba Henry’nin kılıcının izine rastlanmaz. Fırtınada parçalanan kilise camları yenilendiğinde, ortaçağ şövalyesi Godfrey de Bouillon ve cehennemdeki günahkarların yerini, İngiliz Kralı’nın Fransa’ya karşı kazandığı muhteşem zafer almıştır artık. Rahip, Papa’ya kutsal babamız değil, “Roma’daki o şeytan” diye hitap etmektedir. Yakınlardaki üniversitede âlimler antik yunan metinlerine dalmış, ölü bedenleri kesip incelerken kapalı kapılar ardında birbirlerine ruh diye bir şey olmadığını fısıldamaktadır. Yıllar geçmeye devam eder. Bir zamanlar kalenin yükseldiği tepede bir alışveriş merkezi vardır artık. Köşedeki sinemada kim bilir kaçıncı defa Kutsal Kase Filmi gösterilmektedir. Kilisede yalnızlıktan sıkılmış bir papaz, ziyarete gelen iki Japon turisti ağzı kulaklarında karşılayıp uzun uzun vitrayların hikayesini anlatırken, dinlediklerinin anlamsızlığı karşısında kafa sallayan turistler kibarca gülümserler. Kilisenin merdivenlerine oturmuş gürültücü gençler iPhone’larından, YouTube’da John Lennon’ın “ımagine” [hayal et] şarkısının yeni bir yorumunu dinliyordur. “cennetin olmadığını hayal et,” der Lennon, “denersen kolay olduğunu göreceksin.” Pakistanlı bir çöpçü kaldırımları süpürürken, radyoda haberler başlar: “Suriye’deki katliam devam ediyor. Güvenlik konseyi görüşmelerinden bir karar çıkmadı.” Bir anda zamanda bir kırılma olur ve gençlerden birinin yüzü gizemli bir ışık huzmesiyle aydınlanır: “kafirlerle savaşmaya, kutsal toprakları özgürleştirmeye gidiyorum! ”Kafirler ve kutsal topraklar ne demek? Bu kelimeler İngiltere’de pek çok kişi için bugün hiçbir anlam ifade etmiyor. Muhtemelen papaz bile kafirlerle savaşmaya niyetlenen gencin psikotik bir nöbet geçirdiğini düşünecektir, öte yandan uluslararası Af Örgütü’ne katılıp göçmenlerin haklarını korumak adına Suriye’ye gitmeye karar veren genç bir İngiliz, ortaçağda deli muamelesi görecekken bugün kahraman gibi değerlendirilecektir. 12. Yüzyılda İngiltere’de kimse insan haklarının ne olduğunu bilmiyordu. Ortadoğu’ya canınız pahasına gidip Müslümanları öldürmek yerine, bir Müslüman topluluğunu diğerinden korumak istediğinizden mi bahsediyorsunuz? Aklınızı kaçırmış olmalısınız. İşte tarih böyle gözler önüne seriliyor. İnsanlar bir anlam örgüsü oluşturup tüm kalpleriyle buna inanıyor; ancak er ya da geç örgü çözüldüğünde nasıl da tüm bu hikayeyi ciddiye aldıklarına anlam veremiyorlar. Soğuk savaş çılgınlık gibi görünmeye başladı bile. Otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? Önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir." (Homo Deus: A Brief History of Tomorrow  kitabından YuvaI Noah Harari) . 

    Sonlardan başlamayı  seviyorum. Her insan kendi çağının onu şekillendirdiği kültürü kadar düşünür, kendi biriktirdiğinin ışığında, kapasitesince anlamlandırır hayatını. Yani içimizdekilerinden en akıllıları  MÖ 5000 yılındaki insanından ne çok farklı, ne de eğer MS 5700 yıllarında doğacak olan insan olursa; onunda  bundan çok çok farklı bir anlam hikayesi, kapasitesi, bakış açısı, ya da zamanlar üstü bir gelecek tahmini olmayacak. Tam da bu sebeplerle, anda tanımlanan yeni kavramlarla geçmişe anlamlar  yüklemenin, o günü yaşayan ancak bu günün değişmiş anlamlarının  farkında olamayacakları; günün paydaşı yapmanın , yada gaipten haber verir edalarıyla geleceğe  dair beklentiler geliştirmek  sizce ne kadar anlamıdır?  İşte tamda bu yüzden anlamak demek önce o güne dönmek, o günün sınırlarını ve yaşanmışlığı içinde o anı kavramakla başlar; daha sonra mevzuya dönüp tekrar o mercekten bakıldığında ancak, kurulabilecek bir bilişsel faaliyettir. Yani bu gün buradan bakıp aynı metni bile okuduğunuzda anladıklarınız sizin anladıklarınızı sandıklarınızdır. Dilde tıpkı insanlar gibi büyür gelişir değişir ve ölür. Sesler aynı kalsa da ona verilen anlam onun zihinde yarattığı imgelem bu gün bambaşka bir görüntüye karşılık gelebilmektedir. 

   Şimdi filmin başına dönersek ki ta en başına; Antik Yunan dünyası,  bu gün yaşadığımız bu toprakların topografyasında, sadece batı medeniyeti için kurucu bir köken rolü üstlenmemiş, aynı zamanda tarih boyunca ortak bir referans noktası olmuştur. Bu coğrafya da , mit’ ler ve konusunu mit’ lerden alan yerleşik zamanın masalları tragedyaların kökü de burada, antik Yunan’dadır . İnsanlık tarihinin en eski edebiyat eserleri bu gün de felsefeden sosyolojiye, edebiyattan, psikanalize yaşamın her alanın da tekrar tekrar karşımıza çıkar. Homo Sapiens  muhtemelen iki yüz elli bin yıllık bir yürüyüşün sonunda resmi rakamlarla on iki bin yıllıdır yerleşik hayat sürdürmektedir. Bu uzun zamanın  tarihsiz ve yazısız  yürüyüşü; bugünkü tespitlerimizin ve algıladıklarımızın, aslında birer varsayım olmasının da nedenidir. Zira zamanın bu kadar hızlandığı bir dönemde adeta zamanla yarışan bir kurguda hareket ederken, yaşam; geçmişin devinimselliği ve doğaya teslimiyetin varlığında zamanı farklı bir boyuta taşıyordu. Bunu anlamamız için birlikte bu gün bildiklerimiz unutup baştan düşünmeliyiz. Tarih  bu gün bizim bildiğimiz kavram. Kavram bile zihinde ve soyut. O günün insanı ise tarihi bilmiyor, soyut düşünmüyor, neden sonuç ilişkisini kurmuyordu. Yaşam sadece tanıklıktan ibaretti. Görerek zihnine  kaydettikleri ise; toplumda bu gün bile  neden-sonuç ilişkisini kurmakta ortak bir noktaya gelemediğimizi; nesnel bir akılda, buluşamadığımızı düşündüğünüzde; hayatı gece ve gündüzün devinimselliğinde yaşam ve ölüm arasında yaşayan, canavardan korkan, saklanan insanın halini siz düşünün. Onlar göçebe zamanın, algısını uzun bir zamanda zihinlerinde taşıdılar ve bunlardan dersler çıkardılar. Mitler dönemin ansiklopedisi, kültürü, sözlüğüydü ve pek tabi hayata tutunmanın  yoluydu. Bu gün, medeniyetin ilk ve en önemli keşfi olan ilerlememizi sağlayan temeli , *grup dinamiğini onlar buldular.  Dayanışmak, hayatta kalabilmenin ve kaygıları gidermenin yoluydu; tıpkı bu gün ki gibi. Bildiklerini nesilden nesile öğretirken; sözlü kültürün ilk edebiyat eserlerini oluşturmuşlardı. Mitlerin anlatıcıları, bu gün bizi biz yapan genetik havuz da payı olanlar; büyük dedelerimizin büyük büyük ataları yani; kaçanlardı. Anlaşılan o ki, biz cesurların torunları değiliz, onlar  cesaretlerini de yanlarına alıp yok olup gidenler. Havuzda genleri olan dedeler, o gün tehlike karşısında korkusundan saklanan; cesurların parçalanmasını izleyen , yolunu bulup  bir şekilde hayatta kalmayı başaranlardır. 

   Bu noktada Mit’in ne olduğunu anlamakla başlayalım. Mitler sözlü kültürün ilk edebiyat eserleridir. Sözlüdür çünkü onlar, bulunulan bölgeye ve yaşanılan zamana bağımlıdır; yani lokaldir.  Zira mitler  her dönemde  doğan aynı insan olduğu için  zamana ve mekana bağlı olarak değişen gelişen bilgi birikimiyle farklılaşan o aynı insanın çevresindeki bu değişime uyumlanmasının temel yapı taşını içeren bilgiyi taşır. Öz değişmeyince değişmesi gereken sadece zamana uyumlanmaktır, ki bu aslında bizim çağımızda sadece bir teknolojik yazılımın güncellenmesi olarak da rahatlıkla algılanabilir. İşte bu noktada mitlerin dinamik yapısı onların sözlü kültürün eseri olması ve aktarımının da nesilden nesile yine sözle yapılmasından kaynaklanır. Dinamizm buradan gelir. Mitler yaşadığımız topografyanın şartlarıyla onun dildeki ifadeleriyle yakından ilgilidir. Son olarak Mitler; bir kahraman gözetmeksizin ilk olanların cevaplarını verir; büyük sırları ilk kez nasıl ortaya çıktığına ilişkindir. İlk Tanrı nasıl ortaya çıktı ve dünyamızı  nasıl yarattı? Mitlerin kaynağında korku ve onun ihtiyaç duyulan cevabı vardır. Bu da bize; bilinmeyenin arkasındaki bilineni ve ondan korktuğunuz bir ulvi varlık ihtiyacını verir. Korkuları  rasyonelize etmek, bir sebebe bağlamak, dünyayı bilinmezlere gebe bir yerden tanrısal bir topografyaya döndürmek yani yaşamı, yaşanılır bir anlama; hayatı baş edebilirliğe  ve  açıklığa kavuşturmaktır ki bu insanın temel ihtiyacıdır. İnsan anlamsızlığı anlamlandırmaya hep ihtiyaç duyacak ondan aldığı güç ve umutla hayatını devam ettirecektir. Neyin ne kadar saçma olduğu değildir mevzu, mevzu anlamsızlığın içinde bir anlamlılığa tutunmak ve ayakta kalmaktır. Siz, anlamsız dediklerinizden sıyırdığınız zaman akılsallaştırılmış korkunun karşınızda, zaten yaşayacak bir anlamda  bulamazsınız. Zira olana , söz söyleme ihtiyacımız , eksik oluşumuzdandır. Ne çok hızlı koşacak bacaklarımız, pençemiz ne de bizi koruyacak bir kürkün sahibiz.  Bu sebeple, var oluşumuzdan beri hayatta kalmak için bir dosta, söze yani teselliye ihtiyaç duyuyoruz. Bilişsel sistemimiz hayatı anlamlandırılmak zorunda; zira  insan şu anda yaşarken sadece bu anda yaşamıyor eş anlı olarak zihninde  üç zamanı aynı anda bulunduruyor. Geçmiş yaşanmışlıkların hatıraları ve geleceğinde kaygılarında aynı anda zihninde. Tamda bu sebeple anlata anlata bir şeyi rasyonelize etme *bir  anlamlı bütün haline getirme insanın kendini  yaşarken kaygılarından kurtarma, teskin etme  yoludur.

   Çocuklar henüz tüm kabilenin çocuklarıyken; zaman çok yavaş yaşanırdı. Cinsiyete dair bir farkındalık, statü, belirlenmiş roller ve en önemlisi de bizim gibi ölüm korkusuna sahip değildi insanlar. Ölüm denilen, bir biçimde devinimsel olan; hayata bir başka şekilde yeniden başlamaktı, belki bir yonca olmaktı. Ancak önemli olan bu döngünün sürekliliğinde ölümün bir kaygı bir kaybediş yok oluş olmadığıydı. İnsan doğaya teslimdi; ki teslimiyet kötülüğün arkasından iyiliğin , gecenin arkasından gündüzün gelmesi gibi ölümün arkasından da yaşam gelmesinin sıradanlığında, kötünün iyiden ayrılmadığı, birbiri üzerinde üstünlük mücadelesinin  olmadığı zamanlardı. Yaşamın döngüselliği, ölenlerin ruhlarını ağaçlarda asılı bırakması, yeni doğan bebeklerinde ruhlarını ölenlerden devralmasıydı. Doğa ana onların koruyucusu , herseyi yöneten bir verdin mi ona , sana binle cevap verendi. Tam da bu  sebeple ,geçmişin ilk tarlaları mezarlıklar, tarımı ilk keşfedenleri de kadınlardı. Tıpkı bugünde uzun bir yolculuğa gidenlerin yanına verilen azık veya cenazeye götürülen veya orada ikram edilen yemek geleneğinde olduğu gibi atalarımızda ölenlerinin yanına azıklarını bıraktılar.  Göçebe yaşamda, zamanı gelip oradan uzaklaşıp tekrar döndüklerinde azıkların meyvelere dönüştüğünü, toprağa verilen ölü beden ve besinlerin karşılığında; bıraktıklarının  daha fazlasının  kendilerine hediye edilmişliği ile karşılaştılar. Hediyeleşmeyi küçük gıdaları toplayıp oraya bırakan kadınlar çözdü. Toprak insanı ve onunla birlikte gelen hediyesini aldığında tekrar bolluk ve bereketle onlara karşılık verendi. Öyleyse toprağa yeni ölüler ve yeni hediyeler verdiler. Buğdayı kesip , öğütüp yedikleri gibi bu seferde en sevdiklerini kesip parçalarını , kemiklerini öğütüp toprağa vererek bolluk, bereket ve korunma istediler. Toprak ana , Demeter in  hem bolluğun bereketin, buğdayın tanrısı olmasının yanında kıtlığın ,doğumda ölen anne ve bebeklerinde sebebiydi. İç içeydi anlam ve biz onları biribirinden ayırana kadar iyilik ve kötülük de bir birinin devinimsel ayrılmaz parçaları.

   Yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte  inanç  da toprak anadan, baba yasalarına; insanlığın en eski masalları da yerini ideolojilere bıraktı. Yerleşik düzene geçip ve orada köyler git gide kente dönüştüğü zaman; bizi birbirimize bizi bağlayan grup dinamiğinin yerini bu kez;  toprağa bağlılık ve statü aldı.  Toprağın ekilip biçilmesi onun asaletini sağlayan insan oğlu, sahiplik hiyerarşini , kast sistemini, mirası, büyük oğul ve onu doğuran annenin soyluluğunu üretti. Bölmek, parçalamak, anlamda bir araya getirmek , kural koymak, tanrıları ve onların rollerini dağıtmak, iyiyi kötüden ayırmak; aslında bir olandan gücü devşirmek içindi. Öylede oldu. Tüm bunlar  günün sonunda kavganın da sebebi oldu. 

   Bu öyle bir bağlılık gerektirdi ki,  insan kendisini bu çok önemli toprağın parçası  görürken, o topraktan olmayanı da ötekileştirilmiş oldu. Her ne kadar öğretinin ,ideolojiye bir amaç doğrultusunda dönüşümü  yerleşik hayatla gerçekleşmiş olsa da; bu günde görünmez kast sisteminin asilden köleye geniş sınıfsal ayrımın da  birbirinden farklı  paydaşlarından her birini hala aynı biçimde etkilemek, harekete geçirmek, yığınları bir yönelişe sokmak ve hatta ne olursa olsun bir arada tutmak gibi yönetici, yönlendirici bir işlevi var. Mit; insanlık etkinliklerinin her alanında; barınma, beslenme, evlenme, çalışma, öğrenme, sanat, eğitim, bilgelik gibi unsurların örnek alacağı, kendilerini oluşturacakları ve hatta doğru olup olmadıklarını sınayacakları bir ‘bilgi köprüsü’ işlevi görür. “Mitos böylece insana kaotik, karanlık bir dünyayla baş etme yollarını gösteren bir akıl rehberi olmuş, insanın tüm bilgisini kuşatmış, onun tüm merakını doyurmuş, biribirinden çok farklı zamanlarda ve yerlerde habersizce aynı şekilde anlatılmıştır.

   Dolayısıyla yerleşik düzene geçtikten sonra mitler artık masum birer anlatı olmaktan çıkıp kendisini çok üstün özelliklerimizin altını çizen, üstünlüğümüzü tasdik ekleyen anlatılara dönüştürür. Dolayısıyla, bu bakış açısından hareketle Yunan mitolojisi dediğimiz zaman Yunan mitolojisi değil, ideolojidir. İdeolojinin en önemli yapı harcı da o toprağa bağlı olanların , o kutsal topraktan yaratılan seçilmiş insanların , sadece onları seçmiş olan tanrılarına olan inançlarıdır. din, birbiriyle akraba olmayan insanların bir anlaşmazlığa düştüğünde, birbirlerini öldürmeden bir arada yaşamalarını sağlar. Asayiş ve düzeninin sağlanması açısından en önemli araçlardan biridir. Öyle ki, yüz binlerce insandan oluşan toplumların ayakta kalabilmeleri için gücü tek elde toplamaları ve merkezi otorite geliştirmeleri gerekir. İkincisi, din, insanların başka insanlar ve yaşadığı toprak parçası için canını feda etmesini sağlar. Bu noktada toplumsallıkta ilk kurulması gereken yapı eğitim kurumları , öğretilmesi gereken yeni toplumun kurallarıdır. Bireylerin şekillendirilmesi ve eğitim bu gün bizim yaşantımızda her ne kadar bir ilerleme , gelişme iyi yönde farklılaşma anlamlarına gelse de; dün de bugün de sadece atılan bir adımdır. Onun içeriğinin ne olacağını kural koyucular belirler. Ki nesnel düşüncenin bilgisi de , skolastik düşüncenin mutlak cehaleti de aynı kurumlarda eğitim yoluyla öğretilir. Hiçbir şey kendi kendine ve tesadüfü olmaz. Tıpkı bu gün olduğu gibi. Siz iyinize kötünüze , amacınıza karar verin yeter. Gerisini öğretir eskisini unutturursunuz.

    Geçmişin gelenekleri , inançları artık şeytan işidir. Onlar öyle şeytanlaştırılıp ötekileştirilir ki;‘Onlar adeta insan bile değildir’. Dolayısıyla bu perspektiften baktığımızda yerleşik düzenden sonra insanın doğal bilgi açlığından , merakından kaynaklanan bilme isteği dogmatik bir ideolojiye, *Biz Merkezciliğe dönüşüyor.  Yani, biz süperiz fikri sadece yerleşik düzene geçildiği zaman geçmişe yönelik olmuyor coğrafi olarak da böyle bir ideolojiye bürünüyor biz hep buradaydık dolayısıyla buraları kutsal toprak, biz de bu toprakların Tanrılarının korunmasındayız, o Tanrı bizi seçti ve bizi de bu kutsal topraktan yarattı. Masal ne kadar tanıdık değil mi? Toprağın kutsanmasıyla birlikte, bilgisizlikten kaynaklanan ve sözlü olarak topografya uygun anlatılan mitler artık bir bilinç ve kutsal amaç uğruna  birer ideolojiye dönüşmekle de kalmıyor kendini belirlemek ,yani diğerinden farkının altını çizmek, onlar bizden değil onlar bu tanrıya inanmıyor bu diyarda bu Tanrıya inanılır, Tanrı bizi seçti.. diye başlayan dünya kültür tarihinde insanlar ileride 20 yüzyılda korkunç  milliyetçilik akımlarıyla doruklara ulaşacak olan faşizmin temelleri atılmış oluyor. 

    Yerleşik düzene geçişle birlikte Mitos yerini Tragedya’a, zaman ve mekana uyum  ise yerini durağanlığa  bıraktı.  Bugünün anlamında  ise, bunlar neyin saçmalığı dediklerimiz  ise masallar oldu. Aristoteles’den bu yana tragedya ve trajik olarak nitelediğimiz şey, bize insanı anlatmaktadır. İnsanın sahip olduğu güçleri, özgürlüğünü, acizliği kendi elinde olmayan, müdahale edemediği kaderini anlatır. Her zaman seçimleri ile yoluna devam etmek durumunda olan insan, dünyanın ve insan olmanın özünün farkına varır.  Her ne kadar tragedyalarda var olan trajik görünümü değiştirilmiş olsa da; trajik olanın dünyanın ve insanın özünde her daim mevcut olduğunun farkına varır. Tragedya çoğu zaman Antik Yunan‟a hapsedilmiş bir tür olarak ifade edilirken, her metin türünün zaman içinde evrimleşmesi gerçeği göz önüne alındığında  tragedyayı yaratan trajik olgular, ait olduğu zamanın koşullarıyla aslında her zaman yeniden var olur. Çünkü tragedya özünde, insan olmanın zorunlu bir sonucu olarak zamandan bağımsız bir gerçeği, insana ve dünyaya ait çelişkiyi ve hiç değişmeyecek olan çatışmayı anlatır.  Trajedi iki doğru arasında sıkışmak ve birini diğeri uğruna kurban vermektir. Tragedyada, kahramanın seçimi ile mutluluğa ulaşan bir durum söz konusu değildir. O çok önemli birinin ölümünü ve bu ölüm pahasına elde edeceği farkındalığın bedeli olan; yok oluşu konu alır.“Tragedyalar kötü sonlanır. İnsan üstesinden gelinmesi mümkün olmayan kuvvetler tarafından yıkılır. Felaketin nedenlerinin geçici olduğu, çatışmanın teknik veya toplumsal araçlarla çözümlenebildiği yerde, elimizdeki  artık tragedya değil;  dramdır. Söz konusu çatışma; iki olumlu değerin karşı karşıya geldiği ve bu değerlerden birinin, diğer değerin ayakta kalabilmesi için yok olmaya mahkûm olduğu bir çatışmadır ki acı bir sona ihtiyaç vardır. Acı sonlar toplumları bir arada tutmanın yoludur. Tüm bunların tekrar başımıza gelmemesi için yapılacakların listesi yani iyi ve kötünün sistematikleştirilip itaat etmemiz gerekenlerin tümü Kültürdür. Doğanın tahakkümü karşısında çaresiz olan insanlar, kendilerine bir sığınak olarak toplumsal bir sistem olarak kültürü inşa ederler.  Zira ona karşı gelmek, Doğanın hem yaratıcı hem de yok edici zapt edilemez gücü karşısında aciz ve çaresiz olan insanların doğaya terk edilmeleri, gruptan dışlanmaları ve korunaksız kalmaktır. Buna cüret etmesin diye ona öğretilen ; bilişsel yeteneklerinin onu özel ve diğer varlıklardan üstün kıldığıdır. Bunun sonucunda kaçınılmaz olarak doğa-kültür ikiliği ortaya çıkmıştır. Kültürel ve rasyonel bir varlık olduğu için insanın, insan dışındaki doğadan farklı ve hiyerarşik olarak üstün olduğu düşüncesi, sömürgeci bir yaklaşımla doğanın insan menfaatleri uğruna talan edilmesine yol açmış ve ne yazık ki doğa ve kültür arasındaki bu ikili karşıtlık doğal olarak algılanmıştır. 

    Batı kültür ve medeniyetinde, asırlardır süregelen insanların ölümsüzlük hayali ve daha yüce bir amaca hizmet ettiği düşüncesi, her ne kadar masum bir yaklaşım gibi görünse de hiyerarşik bir düzenin kurulmasına yol açmıştır. Doğanın devingenliği ve kontrol edilemeyen gücü karşısında çaresiz hisseden insanoğlu, gözünü öteki dünyaya dikmiş ve fizik ötesi âlemi gökyüzünde konumlandırmıştır. Bu serüven esnasında bereketin ve doğurganlığın simgesi yeryüzü tanrıçaları, göksel Olimpik tanrıların hırçın saldırılarıyla tahtlarından indirilmiş, tabiat ve kadınlar da bu çılgınca ötekileştirmeden nasibini almıştır. Batı kültür ve medeniyetini şekillenmesinde önemli rol oynayan İlk Çağ filozofları Platon ve Aristo’nun öne sürdüğü düalist varlık felsefesi, akıl ve ruhu yüceltirken bedenin ve yeryüzünün değersizleştirilmesine yol açmıştır. Yeryüzünün ötekileştirilmesi ve hiyerarşik olarak daha değersiz sayılması sonucunda doğa, kadın ve eril erkin belirlediği ideal standartlar dışında kalan tüm ötekiler, faydacı bir yaklaşımla sömürülmüştür. Bu noktada durup bir an düşünmekte fayda var sömürü gerçekten sadece ötekileştirilen için mi. Yoksa tam da gücün merkezinde sayılan halkların bu noktada aldığı pay salt zenginlik ve refah mı. Bunun güzel cevaplarından biri de tam da Flaman coğrafyasından geliyor. Zihindeki sömürünün ızdırabının bilinci ve yaşamın kendini nasıl zapt etttiğinin , acı dolu  hikayesinden. 16. yüzyıl Avrupa Resim sanatı içinde öncü bir sanatçı olduğu ileri sürülen Hieronymus Bosch’un gerçeküstü öğelerle kurguladığı sahneleri günümüz resim sanatını etkilemenin yanısıra farklı disiplinlerde ifade aracı olarak sanatsal yaratım sürecine yön verdiği de söylenebilir. Leonardo, Raffaello ve Michelangelo İtalya’da klasik güzelliğin izini sürerken Bosch yarattığı cennet ve cehennem görüntüleriyle ve masal figürleriyle Ortaçağ zihniyetinin göbeğinden fırlamış gibidir. Ancak bu resimlerin mesajı zamanın ruhuna fevkalade uygundu. İtalyan Rönesansı’nın iyimser dünya görüşüne karşın, Kuzey’de gerçekliği keşfetmeye başlayan sanatçılar ve bilim adamlarının içi kuşkularla, karamsarlıkla doluydu. 

   Avrupa Resim Sanatının gelişim sürecinde 15 ve 16. Yüzyıllara baktığımızda Kuzey Avrupa resminin ifadeye, renge, nesneleri ayrıntı ile işlemeye önem veren yaklaşımı Güney resminde yerini idealize edilen figür ve atmosfere bırakır. Bu açıdan bakıldığında Kuzeyli bir sanatçı olan Bosch’un eserlerinde nesnelerin, figürlerin ayrıntı ile ifade edildiği görülür. 

    Bosch’un “Yeryüzü Zevkleri Bahçesi” olarak bilinen eseri triptiktir. Yani bir orta kısım ile iki yanındaki açılır kapanır, orta kısma göre daha dar, panolardan oluşan üç kanatlı altar panosudur. Bosch’un Yeryüzü Zevkleri Bahçesi adlı eserini çözümleme gayretine girerken karşılaşılan zorluğu aşmak için Bosch simgeciliğin dilini geliştirilmeye çalışılmış olduğu görülür. Bunun için yeterli bilgiye ulaşma adına birçok yola başvurulmuş olsa da hiçbiri Bosch’un simgeciliği tanımının içini doldurmak için doğru bir yöntem olmadığı tespit edilmiştir. Yeryüzü Zevkleri Bahçesi’nin 1920’lerin Sürrealist ressamları üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu görülür. Sürrealistleri etkileyen ressam Bosch; Dünyevi Zevkler Bahçesi adlı eserlerinde tekerlekli ejderhalar, bacaklı balıklar, çift cinsiyetli iblisler, lastik adamlar, canlı kayalar, tuhaf sebzeler, insandan daha büyük kuşlar, baş döndürücü savaşlar, kendi ellerinin üstünde yürüyen insanlar ya da kusan kurbağalar, yusufçuğa dönüştürülmüş isyankâr melekler gibi sürrealist öğeleri kullanır. Bunların hepsi gotik sanatın var olan ve günün coğrafi keşifleri sırasında kaşiflerin gördüklerini çizdikleri hayvanlar kitaplarındaki  figürlerden oluşur. Bu kitaplar o dönemde Kilise tarafından, hayvanlar alemi atlası yerine, halka günahkar insanın başına gelecekleri anlatan  dini eserlerin anlatımını güçlendiren ikonografinin bir parçası haline getirilmiştir. Ancak Bosch’un dahiliği bunları yeniden tasarlayarak doğanın ihtişamlı görünüşünü, insanın boşa geçmiş yaşamını ve mantıksızlığın evrensel zaferini sunmasında yatar. 20.yy da ise  Sürrealistler başta Dali olmak üzere, içinde varoldukları şiddet ve haksızlıklarla dolu gerçeklikle baş etmenin yollarını aramaktadı. İçinde bulundukları gerçeklik, onlar için, ilk önce 1. Dünya Savaşı ve daha sonra 2. Dünya Savaşı’nda milyonlarca insanı ölüme gönderen Batı akılcılığına dayanan bir sistemdir. Bu sistemin yıkıcı ve yok edici tezahürleri iki savaş sırasında görülmüş ve yaşanmıştır. Batı ahlakı sorgulanmaktadır. Bu anlamda 20. yüzyıl sanatı temel olarak teröristtir ve terörize olmuştur... İki dünya savaşıyla, soykırımla, tekno-nükleer güçlerle  mahvedilmiştir.  Tüm bu sebeplerle Birinci Dünya Savaşı’nı hesaba katmadan Dada veya Sürrealizmi ,onların bilinç altını  anlayamayacağımız gibi, Kuzeyin skolastik dünyasında bir katolik muhafazakar  cemaat üyesi Bosch ‘un inanca adanmışlığı ve günah korkusunu anlamadan; onun resmini anlayamaz  ve eserlerini din eleştirisi  sanırız.

   Onun inancında, doğanın mucizevi yapısı Tanrının mutlak kudreti  olarak görülmüştür. Tam da bu nedenle Naturalizim kuzey sanatının gelenekselliği , inançla olan bütünselliğidir. Sanatçı, betimlenecek olanı, doğada ki her ne ise, gözle görüldüğü gibi, onu niteleyebilen tüm ayrıntılarıyla yansıtılarak bu yaratma kudretini vurgulanmalı; doğaya atfedilen kutsallığı, aynadan yansımış gibi resmetmelidir. Bu anlayış, Tanrı’nın yaratma gücünün doğayı sanatçının gözünde kutsallaştırması ve bu gücün yansıması olarak görülen doğanın ressam tarafından resmedilirken titizlikle işlenmesidir. Flaman resmindeki gerçeklik anlayışı, Jan van Eyck’ın yapıtlarında görülebilmektedir. 

    Yeryüzü Zevkleri Bahçesinin yapıldığı dönemde Hollanda’da yaşanan büyük ekonomik dönüşümleri sosyal çatışmalar, savaşlar, veba salgınları ve açlık felaketleri izlemişti. İnsanlar bütün bu korkunç olaylara Tanrı’nın gazabını çektileri için maruz kaldıklarını düşünüyorlardı. Tanrı onlara kol kanat germiyordu artık. Güvensizlik duyguları dinsel fantasizmi doğurdu. Ülkenin yolları kendini kırbaçlayan, günahkâr olmakla suçlayan ve avaz avaz günah çıkartan insan kalabalıklarıyla kaplandı; acımasız “cadı katliamları” alıp başını giderken, herşeye çare bulacağını iddia eden tarikatlar yeşerdi. Dünyevi iktidarın meselelerine çok fazla gömülmüş olan Roma Katolik Kilisesi dini konulardaki inandırıcılığını kaybetmeye başladı. Artık kuşkucu insan yığınlarının taleplerine cevap veremiyordu. Din büyük bir krize girmişti. Bir yön değişikliği, bir “Reform” ihtiyacı gözardı edilemez hale geliyordu .Böyle bir atmosferde Yeryüzü Zevkleri Bahçesi’nin yapılması tesadüfi değildir. 

  Bosch’un niyeti onu 20. yy da takip edecek geç müritlerininkinden (Sürrealist) oldukça farklıydı. O, insan ruhunun derinliklerinde yatan kötülükleri değil, insan eyleminin kötü sonuçlarını tuvale aktarmak çabasındaydı. Korkunç görüntülerin ardında ahlakçı bir mesaj saklıydı. Resimleriyle insanoğlunun bu dünyada yaptığı yanlışlar yüzünden kaçınılmaz sonda affedilmeyeceğine, çekeceği cehennem azabına dikkat çekmek istiyordu .

   Ortaçağın sonları Avrupa tarihinde çok önemli bir andı kaşifler yeni egzotik topraklar keşfediyordu. Leonardo da Vinci Mona Lisa’yı çiziyor, Kopernik güneşin sistemimizin merkezinde olduğunu öne sürüyor ve Erasmus radikal yeni fikirlerden bahsederken; yüzyıl savaşlarının son kanlı muharebeleri de yapılmıştı. Şimdi Hıristiyan Avrupa Osmanlı İmparatorluğu’nun saldırısıyla karşı karşıyaydı . Dönem  reformasyonun arifesi, İspanyol engizisyonun ise zirvesiydi. Avrupa derin bir manevi krizin eşiğindeydi. Bosch’un resimlerine modern hassasiyetlere bakamayız çünkü bugün cinsellik anlayışı modern insan hayatının ve onun bireysel tercihlerinin bir parçası olduğu konusunda rahat olsak da orta çağda insanın gözden düşmesine katkıda bulunan ve mutlak belirlenmişlik çerçevesinde algılanıyordu. Böyle bir dönemde bugünden o zamana baktığınızda algıladıklarınız ne kadar gerçek üstü ve tuhaf görünürse görünsün; aslında içinde yaşadığı dünyanın  sadık bir temsilinden başka da herhangi bir şey değildi. Tam da bu nedenle dini propaganda olarak ele alınması gereken son derece ahlaki bir çalışmaydı bu resim . 15 ve 16. yy ‘ın karanlığından bu güne dünyevi zevkler bahçesi artık  orta çağ olmayan günümüzde, o döneme ilişkin gerçekçi bir bakış açısının , bir ideolojinin kültürün, yaşam biçimini, korku yoluyla nasıl şekillendirip  yaşamı tek tipleştirdiğinin; dolayısıyla düşünceyi ve umudu bir kaosun içinde sıkıştırıp, toplumu bir arada sömürdüğünün resmidir. 

   1517 de Bosch’un ölümünden bir yıl sonra Dünyevi Zevkler Bahçesinin muhtemel  siparişi veren üçüncü Henry’nin Brüksel’deki sarayında olduğu kesin olarak biliyoruz. O zamanlar Hollanda Kralı Yakışıklı Philippe  yönetimindeki İspanya tarafından yönetiliyordu. III. Henry kültürlü eğitimli ve meraklı bir adam olarak biliniyordu ve evini muhteşem bir rönesans sarayına dönüştürdü sanat koleksiyonu bu dönüşümün merkezinde yer aldı. Henry’nin 1504 ‘de Kral Yakışıklı Philippe  ile birlikte Bosch’u  ziyaret ettiğini biliyoruz ve muhtemelen bu ziyaret sırasında Dünyevi Zevkler Bahçesini sipariş etti. o dönemde esrarengiz resimler Avrupa’da modaydı ve Henry resmin içerdiği özgünlüğü ve zekice düşünceyi anlayabilirdi. Triptikleri  genellikle kiliselerde dış panellerin kapalı tutuldu sunaklar olarak görürsünüz. Kutsal günler gibi özel günlerde paneller açılır ve içerideki görkemli dini sahneler cemaate gösterilirdi.     

   Triptik  bir tür konuşma parçası olarak tasarlanmış, karakterler genellikle birbirlerine sırları işaret ediyor, fısıldıyor tablonun içindekiler, tablonun önündeki izleyiciye  aynı şeyi yaptıklarını gösteriyordu. Bu yalnızca sınırlı ve seçkin bir izleyici için son derece orijinal karmaşık anlam dolu alegorilere yönelik rönesans zevkinin mükemmel bir yansımasıydı. III. Henry 1538 de öldüğünde  tablo Protestan bir reformcu olan ve dolayısıyla devlet düşmanı  yeğeni William miras kaldı. Resim kısa süre sonra İspanya’da Bosch’un meraklı bir koleksiyoncusu olan kral II.Felipe’e satıldı. Bosch’un birçok tablosuna sahipti.  Kendisi sadık  Katolik inancının savunucusuydu ve Katolik karşı reform hareketinin önde gelen isimlerindendi. Ayrıca tebaasını hizada tutmak ve sapkın düşüncelerin kökünü kazımak için acımasızca Engizisyonu kullandı. Günün modern izleyicileri bu tabloya bakıp onu gerçeküstücülük ya da bilinçaltını bir ürünü, cinsel ütopya, din eleştirisi ya da Sade tarzı bir oyun olarak görmemek istemesi kişisel bir tercihtir; ancak Bosch’daki gerçek anlamı ne olursa olsun, ki asla bilemiyeceğiz; son derece muhafazakar II.Felipe’nin kraliyet koleksiyonunda yer alması sayesinde Dünyevi Zevkler Bahçesinin o günün dini düşüncesinin bir yansıması olduğu açıktır. 

   Kendini hiyerarşik olarak daha üstün bir mertebeye yerleştiren insan türü, doğanın bir parçası olduğunu unutarak, asırlar boyunca doğal yaşamı ve kendi türünü medeniyeti uğruna tahrip etmiş , sömürmüş ve biçimlendirmiştir. Modernite ve sanayileşmenin etkisiyle, herkesin iç içe yaşadığı metropoller oluşmuş ve insan dışında kalan canlıların yaşam alanlarına tecavüz etmiştir. Oysa ki  bizlerde doğa tarihinden öğrendiğimiz kadim  hislerle hayatta kalıyoruz. Kanser hücreleri gibi hızla çoğalarak işgal ettiğimiz yeryüzü, bizim doğal yaşam alanımız ve ona fütursuzca zarar vererek hem kendimizi hem de pek çok canlı türünü yok ediyoruz. Sürdürülebilir bir hayat  ancak ve ancak doğa ve kültürün entegrasyonu ile mümkün olabilecektir.  Doğa, insan türünün, diğer yaşam formlarıyla paylaştığımız  ortak zeminidir. İnsan kimliği, hiçbir hayvana benzemediğimiz fikri üzerine kurgulamak yerine, belirli kapasiteleri olan ve bu kapasiteleri  oranında neslini oluşturduğu dayanışma ve kültür vasıtasıyla  ileriye taşımış canlılar  olduğumuz gerçeği üzerine kurulmalıdır. Bizler diğer canlılarla hem benzer hem de farklı niteliklere sahibiz. Farklılıklarımızı, farkındalık haline getirebileceğimiz tek mantıklı çerçeve, benzerliklerimiz üzerine kuruludur. Ki bunları gözetmediğimiz taktirde sadece doğaya değil kendi neslimize karşıda vahşiliğimiz; utancımızın  silinmez tarihinde mevcuttur. İnsan kültürü doğanın bir parçasıdır. Bu sebeple, Kültürü doğanın karşısına konumlandırmak sürdürülebilir bir varoluş biçimi değildir. Başta İnsanın kendisi için sürdürülebilir bir yaşam kültürünü tıpkı diğer canlıların doğaya uyumunda olduğu gibi kibirini bir yana bırakıp ona entegrasyonla mümkündür. 

 Görünen o ki, doğa ve kültür entegrasyonunu sağlayamadığımız müddetçe insanlığı çok daha kötü salgınlar, yıkımlar, katastrofik felaketler beklemektedir. Tam da bu sebeplerle gurur duyduğumuz medeniyetimiz, hiç beklemediğimiz bir anda yerle bir olabilir. “Başlangıçta, doğa vardı” der, Paglia. İnsanlık yeryüzünden silinip gitse dahi doğa, var olmaya devam edecektir. 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ