FAYDALI İNSAN
Bu hafta, gündem o kadar yoğun ve karmaşıktı ki, her hafta yazmaya çalıştığım gibi bir sanat konusu, bir düşünce, bir yaşanmışlık öyküsü ve onların kendi içlerinde, bu günün bağlantılarını ararken; konular, farklı düşünceler, mevzular beni o kadar çok içine çekti ki, kendi mevzumdan koptum. Madem bu kadar zaman ayırdım, bu kez de; okuduklarımı, izlediklerimi bir kere de yazarken sesli düşünmek istedim. Çok fazla uzatmak istemezken, konu kendi içinde bir yerlere kendi varmak istedi. Aslında böyle bir girişte yapmam, ama bu sefer bende ses vermek istedim. Dil mahsun olur susar da; kalp mahsun olmaz susmaz, susan kalpse ,zaten insan olmaz.
İnsanlar fakirken , sanat , felsefe, kitaplardan konuşalım demek insanlara saçma gelebilir , ancak fakirlik sonuçtur. İnsan, bu iki olgunun ne derece birbirine bağlı olduğunu göremez; çünkü içinde bulunduğu son derece maddi, fiziki ve somut durumda, sanat, felsefe ve kitaplar bana ne kazandıracak ki diye düşünür. Onlar insana soyut düşünme yetisi ve erdem kazandırır. Ancak fakirlik bu gün küreselleşmiş bir dünyada sadece bir toplumun tembelliğinin, beceriksizliğinin, bilgisizliğinin, eğitimsizliğinin tek taraflı bir sonucundan ibaret değildir; o da tıpkı zenginlik, kalkınma, gelişmişlik ve yüksek eğitim standartları gibi aynı bütünün, küresel dünyanın anlamlı parçasıdır. Bu sebeple, iki bireyden biri günün sonunda , kavramsal soyut düşünme yeteneğine ulaşmış , doğru soruları sorabilen, sorgulayan niteliği ile bulunduğu toplumda sürekli gelişerek yaşarken; diğeri, bu düşünce niteliklerinden sürekli eksik, fakirliğin içinde ve bulunduğu çıkmazda; nesiller boyu kalmaya mahkumdur. Çünkü, soyut düşüncenin sağladığı mantık örgüleriyle bireyselliğine ulaşamayan insan, günün sonunda, sorgulayamamış, düşünememiş, çıkmaya yol bulamamış ve tekrar kendi fakirliğine mahkum olmuştur. Onun nesline de bu nedenle; çağdaş eğitimin imkanları yerine; bir sefaletin hüznü ve boyun eğme kültürü öğretilir.
Doğru soruları sormayı bilmiyorsanız, edindiğiniz yeni bilgilere nasıl yaklaşmanız, onları nasıl süzmeniz gerektiği fikri yoksa; televizyonda gördüklerinizi, sosyal medyada okuduklarınızı, duyduğunuz siyasi söylemleri sorgulayacak bir mekanizma da sizde oluşmamışsa, aldığınız çağdaş eğitim de sizi kurtarmaz. Çünkü bu günün, teknolojik üstünlüğü kullanarak, doğru bilgiye ulaşma imkanınız olmasına rağmen; zihninizi bir bombardımana teslim ediyorsanız; kolayca manipüle edilebilir ve kandırabilirsiniz. Gelişmiş bir dünyada, yaşamamızın avantajı gibi görünen eğitim sistemleri; okula gidip devletlerin politikaları çerçevesinde şekillenmiş müfredatlarında size anlatılanlara inanmak ve okulu bitirdiğinizde, uzmanlaştığınız alanda belli bir prosedür dahilinde ilerlerken, bu prosedür dışı alanlara cephenizi kapatarak sadece o alanda okur yazarlık edinmekse; unvanlarınız her ne olursa olsun, kaderiniz de bilmediğiniz yerde, Google’a sorup önümüze çıkan ilk yazılara güvenmekten başka bir şey olmayacaktır. Ki insanın dünyasını, genişletenler de sadece doğru cevaplar da değildir. Cevaplar yanlış veya doğru da olabilir ancak; doğru soruyu sormak , arada uyumsuz olanı keşfetmek ve nedensellik bağını kurabilmekle ilgilidir. Her doğru soruda , bir önceki bulunduğunuz sıkışık alandan , daha geniş bir alana geçmiş olduğunuzu ve burada edindiklerinizin de size başka bir alanın kapısını açacak soruları hazırlamak için imkan ve zaman tanıdığını düşünün. Anahtar her seferinde ‘Doğru Soruyu’ sormaksa, günün sonunda sizi bekleyen sınırsız bir zenginleşme ve aydınlanma fırsatıdır.
Fakirlik ve açlık sorulamayan soruların hayatının içinde; sıkıştığınız zihnin imkanları kadardır aslında. Siz zihninizin içi kadar bu dünyayı algılar, talep eder, sorgular, ister ve başarırsınız/başaramazsınız.
Zeka bir sınırdır. İyi bir eğitim veya okuduğunuz kitaplar, ağzınızda gümüş bir kaşıkla doğmuş olmakta, zekanızı arttırmaz. Hayatı yaşamak, ayakta kalmak ve ilerlemek için de Einstein gibi 160 IQ da gerekli değildir; zira hayatta çözülmesi gereken bir fizik problemi. Ancak bulunan doğru hiçbir zaman doğduğunuz yerde bulunmamış ve hayatta doğruyu bulanlar da onu hep başka yerde aramışsa , sizin de çözümünüz mağarayı terk etmektir. Aksi halde, genetik miras zekanız, aileniz, coğrafyanız, sizden öncekilerin ne olduğu belirsiz tercihleri, kaderiniz olmaya devam edecektir. Evet kan gurubunuzu değiştiremeyeceksiniz; ama bireyselliğini kazanıp, zihninin içine aldıklarına hakim olan insanın yeni kapasitesi; kendine kattıklarından oluşur. Bu da artık, farklı bir zihinde, gittikçe genişleme ihtimaliyle yaşama şansıdır.
Yaşadığınız yüzyılın da ,tıpkı bundan öncekiler gibi tek gerçeği; Güçtür. Gördüğünüzü zannettikleriniz de, gücün sizden yapmanızı istediğidir. Dogmalarla, futbol oynayamaz, karnınızı doyurmaz, ayakta kalamazsınız. Yanılsamalar, illüzyon, siyaset, kimlikler, hiyerarşiler, dogmadır ve hakikati talep etmeyen, sadece varlığın kendisini isteyen GÜÇ için kurgu da, size istediğini yaptırmasıdır. Hakikat ise görmediğiniz anlamak için çaba göstermeniz, uğraşmanız gerekendir. Bedava sunulmaz. Ancak günün sonunda; eğitiminize, okuduklarınıza rağmen, çevrenizdekileri hayrete düşürecek yorumların yada kocaman boşlukların sahibiyseniz, o zaman yapmanız gereken; beğenmediğiniz, hakir gördüğünüz en yakın sürünün unsuru olduğunuzla, artık yüzleşmeniz gerektiğidir. Beğenmediklerinizle birlikte siz de, bu gün aynı kurgunun sonucusunuz. Tek farkla, onlar sizin eğitim imkanlarınızdan hep yoksundular, onlara verilmeyenle size verilmiş gibi yapılan eğitim, belli ki aynı minvaldeydi.Sömürülen , köleleştirilen yok edilen adı hatırlanmayan ama hep onların yok oluşundan sonra, isimsiz cesetleri üzerinden başka bir düzenin kurulmasına neden olanlardır. İsimleri hep DİĞERLERİ’ dir. Bir yerin hep üstünden geçinileni, kullanılanı, gücünden, emeğinden, kalabalığından faydalınanı, acıda öne sürüleni ama her seferinde kazanıp da konu paylaşmaya gelince; yok sayılanı, unutulanı, adı esamesi okunmayanıdır. Ancak o kalabalıklar her zaman, özenle hazırlanır.
Güç; bugün belki de, saklama, yanınızda taşıma, depolama maliyeti olamayan herhangi bir ekranda okunabilen, rakamsal bir ifadeye dönüştü. Küreselleşen dünyada sınır ve uzak kavramı olmadan; oturduğu yerden, her yere hükmedebiliyor. Ancak; bu gün onu planlamadığı, cennetine artık bir plastik botla girebiliyor olmasıdır. Onunla ilk defa bu kadar yakın mesafeye geldik ve bu gün ikimizin de derdi ortak. Gücünün yanında, tıpkı bizler gibi, artık ulaşılabilir evini, sistemini, yaşam alanını o da korumak zorunda; ki buna alışkın değil. Ateş ilk defa kendi alanına bu kadar kontrolsüz bir şekilde yaklaştı ; ancak anlaşılan o ki ,yine bildiği yöntemi uygulamaya koydu.
Karşı ateş tekniği, aktif yangınlarla mücadelede kullanılan; önemli bir yöntemdir. Bu yöntemde, yangının ana yayılım yönünde, yangının henüz ulaşmadığı bir noktada kontrollü bir şekilde yangın çıkarılır. Bu yangın, buralardaki kuru malzemeyi yakar ama kontrollü olduğu için fazla büyüyemez. Böylece kontrolsüz bir şekilde yoluna devam eden ana yangın, halihazırda yanmış olan bu bölgeye ulaştığında, devam etmek için ihtiyaç duyduğu yakıtı (kuru malzemeyi) bulamaz ve söner. Peki ya bu sefer? Kendi evi mevzu olmadığı için klasik olarak ateşi başka yerde yakarken, bu sefer ateşin kontrolünü diğerlerini dize getirmek için bırakabilecek mi? Cennetinin hemen dibini de, çölleştirdiği dünyanın otu bürümüşken , bu kez yine o kadar rahat mı?
Demokrasi, batıda ; geç Yunan'dan başlamayalım çok tartışmalı olur ama 16 yüzyıl İngiltere’sinden parlamento devriminden başlarsak; neresinden bakarsanız bakın 400 yıllık tarihtir. 400 yıllık tarihi bir kelimeyi ithal ederek kazanıp , bedelini ödemeden kendinize katabilir misiniz? O ancak; Yamalı bohça olur. Çünkü eski yunanca da demos dediğiniz zaman ile bugün, halk dediğimiz şeyler arasında dağlar kadar fark vardır. Zira eskiden de demos dediğiniz zaman, barbar olmayan, kadın olmayan , köle olmayan, çocuk olmayan, deli olmayan anlamına gelen; üçyüz binlik Atina nüfusunun; beş bin kişisini ifade ediyordu. Bu gün de bizim coğrafyamızda hala, halk denildiği zaman halk ve yurttaş ayrımı yapılıyor. Cumhuriyet gazetesinin ünlü manşetidir;’ Plaja hücum eden halk, vatandaşların denize girmesine mani oldu’. Kavramları, ithal etmek yetmez, onları içselleştirmemiz, kavramamız, kendi anlam çerçevemize yerleştirmemiz ve sahip olduğumuz diğer kavramlarımızla da onları evlendirmemiz, kullanılabilir hale de getirmemiz gerekiyor. Büyük iş.
Demokrasi bir yöntemdir ve bu yöntem; en baskıcı, en ideolojik ve hatta anti demokratik sistemlerde bile uygulanabilir. Demokrasi olmak demek; tıpkı Cumhuriyet olmak gibi, tek başına ele alındığında, pek bir değer veya anlam ifade etmez . Tek başına; özgürlüğü , eşitliği, ahlakı, huzuru, mutluluğu garanti etmez . Yani demokrasi, otomatikman özgür ve eşit bir düzen demek değildir. Toplumda, özgürlük ve eşitlik unsurunu birlikte barındıran türde bir felsefe demokrasinin önceliği olmalıdır. Tek başına demokrasi sadece bir yöntem olduğu için; kendinden ahlakı da yoktur; aksine bir silah gibidir iyinin elinde iyi, kötünün elinde kötüdür. Gücü elinde bulunduranın kurguladığı taraftar sistematiği içinde, diğerlerinin hiç sözünün sisteme dahil olamaması neticesinde; el kaldırıp, el indirerek alınan kararlar; demokratiktir ancak; ahlaki, hukuki, insani ve gerekli midir? Yada siyasetin konusu nelerdir , devletin sınırı nedir, hangi konular kamusal, hangileri bireyseldir, bunların ayrımını ve farkını belirleyen şey demokrasi olup olmamak değildir. Demokrasi ifadesinin önüne gelen isimler ideolojiler felsefeler ve düşünceler aslında onun gerçekte ne olduğunun bilgisini bize verir. Muhafazakar demokrasi, sosyal demokrasi , liberal demokrasi gibi. Yani Demokrasi tek başına bir, Aldatmacadır.
Bu gün, gelişmiş ülkeler, refahı, mutluluğu en yüksek ülkeler demokrasi sayesinde bu seviyeye ulaşmamıştır. Onlar ; sistemlerini önce özgürlük ve eşitlik temelinde ama en önemlisi bireyin bireyselliğinin ayrımına varacak seviyede , soran sorgulayan bir eğitim sisteminde ona bireyselliğini kazandırdığı için, demokrasileri de belli çizgilere sahip olan ülkelerdir. Bu sınırları, bu temeller üzerinde belirledikleri için demokrasiyi içselleştirmiş, hayatlarında demokratik kültürü oluşturmuşlardır, demokrasinin olmazsa olmazı Self- Determinasyon/ Birey olma bilincidir. Doğrudan bireyin kendisini ilgilendirir ; bu nedenle demokrasinin öznesi olan halk bir kitle yığını yada taraftar değildir. Halkında yönetenler tarafından ; her şeyden önce; ideolojik kesimler, sosyal ekonomik sınıflar, cemaat veya aile üyeleri olarak kimliklendirilmemiş ve *birey olma bilincini kazanacağı bir eğitim sisteminde; soru sorarak yetiştirilmiş olması gereklidir. İşte o zaman, yönetenler de karşısındakinin, bir yığın değil; birey olduğu bilincinde olur. Birey olarak değer ve kabul görüyorsanız bunun sonucu kaçınılmaz olarak düzgün işleyen , demokratik bir sisteme çıkar. Eşitlik, özgürlük ve bireysellik yoksa; hiyerarşinin gücünün sürekliliğinin sadece stratejisidir. Orada ne seçim, ne birey, ne düşünce ,ne de özgürlük vardır. Her şey sadece bir kurgu , bir yanılsama ve oyundur . En acısı tek tek, birey bilinci olmayan , soyut düşünemeyen, soru sormayı bilmeyen yığınların; siyaseti gerçek, yönetimi bağımsız, kendilerini de oy kullandıkları için egemen zannetmeleridir. Halka siyaset her ne inandırılırsa inandırılsın; tek gerçek Güçtür ve güç kendini her zaman korur, şekillendirir ve sürekliliğini devam ettirirken ; diğeri* kavramını oluşturmuş , cennetin sınırları dışında kalanları da kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeyi hiç bırakmamıştır.
Peki ya bu gün , Avrupa genelinde aşırı sağ partilerin seçimlerde geldiği pozisyonu, göz önüne aldığımız da; tarihin hangi döneminin tekrarı olacağını düşünüyorsunuz? Bu sorunun cevabını vermek için önce tarihin derinliklerinde, düşüncenin arkeolojisini yapmamız, verilmiş cevapları tekrar düşünmemiz ve bunlar üzerinden geleceğe bir çıkarım yapmamız gerekecek.
İnsan ve bilgi akışı 12. yy dan beri; pusulanın bulunuşu, coğrafi keşifler, ticaret ve sömürü sistemlerinin hızlanması ile sermayenin, bilginin ve insan dolaşımını hızlandırdı. Bugün isterseniz oturduğunuz yerden; ABD borsasında işlem yapabilirsiniz ama kolay kolay ABD de çalışma ve oturma vizesi alamazsınız bir malı Çin’de yaptırabilirsiniz ama bu ülkeye; gidip farklı konulardaki fikirlerinizi dile getiremezsiniz. Ancak küreselleşmenin başladığı ilk döneminde; pasaport ve vize gibi uygulamalar yoktu ve bir gemiye atlayıp ABD ye gidip çalışabilir kısa sürede vatandaşlık alabilirdiniz. O dönem de; bilinen dünya sınırları içerisinde insanlar yavaş da olsa hareket ediyor ticaret yapıyordu ipek yolu baharat yolu da vardı ancak onlara yine de küreselleşme gözüyle bakmıyoruz, çünkü küreselleşmede kilit unsur dünyanın birbirine bağlanmasıyla veya ticaret yoluyla büyük miktarlarda sermayenin el değiştirmiyor olmasıyla sınırlı değil. Bu gün yaşadığımız dünyada küreselleşmeyi esas mümkün kılan şey; sermayenin; bilinçli, koordineli ve bir amaç dahilinde sürekli hareket kabiliyetidir.
Zira bugün ekonomik sorun sadece yokluk değildir. Büyük ekonomilerin durdurulamaz üretimlerinin birikmiş stoklarının pazara ulaşamaması; daha büyük sorundur. Çünkü günün birinde sizinle ilişki kurmak diğerlerinin çıkarlarına uymuyorsa, sermaye getirmek artık güvenli değilse, yatırımlar için bulunduğunuz ortamda öngörülebilirlik yoksa, ekonominiz küresel dünyanın dışında kalıyor demektir. Yada tam tersi; Çin'e doğru ne insanlar, ne de bilgi özgürce hareket edebiliyor; ama konu sermaye olunca komünist partinin yönettiği Çin, küresel kapitalizmin artık bel kemiği. 19 yüzyılda sanayi devrimini yaratan teknolojilerle olduğu gibi 20 ve 21 yüzyılda da yeni teknolojilerle yeni devrimler yaşanmaya devam ediyor. Sınıflar arasında hem geçişkenlik arttı, hem de bu sınıfların sınırları keskinliğini kaybetti. Bugün bir şirkette işçi de patronda bilgisayar başında oturuyor. Klasik işçi sınıfını tanımlayan kol gücüne dayalı bir çok iş ise, otomasyon ile insanın elinden çıktı ve çıkmaya devam edecek.
Marx çok haklıydı, ancak tarihin belli bir döneminde çok haklıydı. Geçmişin düşünürleri ,bazı alanlarda hala haklı olmaya devam ediyorlar elbette ama; geçmişle, giderek çok daha fazla konuda bağlamsal kopukluk ve örtüşme sorunu yaşanıyor. Bu gün, bunları öngöremediği için ne Marx’ı suçlayabiliriz; ne de tek bir oteli ve çalışanı olmayan dünyanın en büyük konaklama ağı Airbnb’yi, kendi koşullarında çalışmayı belirleyen ‘patron şoför’ Uber’i, ne de dünyanın dört bir yanından; fikirlere yatırım yaprak sermayeyi oluşturan kitlesel fonlama aracı Crowd Funding‘i anlatamayız. Çünkü her düşünür ancak kendi çağının birikimi kadar düşünebilir, yaşamadığı bir zamanın dünyasını da oluşturduğu düşünce sistemine dahil edemez. Hayat sadece kapitalizm, liberalizm, sosyalizm değildir, küreselleşme sadece iyi veya kötü değildir ve hatta bir gün belki hiç de olmayacaktır. Çünkü hayat; farklı dönemlerde farklı hedeflere sahiptir bazen hayatın amacı büyümek ve genişletmektir; bazen de sadece hayatta kalabilmektir; buna uyumlanabilmek denir. Tıpkı insanın da pek çok problem sonucunda, esneyip, yaralanıp, büyüyüp tekrar ayağa kalkması, değişmesi gelişmesi ve varlığını sürdürmesinin gerektiği gibi.
Son yıllarda gerek Avrupa’da gerek başka yerlerde aşırı sağın yükselişi sadece politik arenayı değil aynı zamanda toplumun dokusunu da değiştiren bir şey. Avrupa kıtasında öncelikle, 17. yy da başlayan 19. yy da Ulus Devlete geçişte, ekonomik sebeplerle, yeni ayrıştırma adını Milliyetçilik olarak tanımladı. Bölmek, diğerinden de farkının altını çizmek, aynı zamanda bir araya getirmekti. 20. yy ‘da yine ekonomik sebepler; bu kez 19. yy kurgusu Milliyetçiliği Faşizm ve Nazizm gibi unsurlarla özdeştirdi; zirvesini görmüş bir hareket olduğu için ayrımsız şekilde toplumun geri kalanına bugün yaşanmışlıklar haliyle ürkütücü geliyor ki; öyle de olmalı. Zira tüm dünya bu kasırgadan nasibini aldı ve halklar yine büyük bedeller ödedi.
Bu gün yine altında ekonomik nedenler yatarken; yeni tür ırkçılıkta “biyolojik açıdan aşağılık” olmanın yerine, esas önemli olanın “kültürel farklılık” olduğu; ve “yeni ırkçılık” kültürel farklılıkların da aşılmaz olduğu üzerine kuruldu ve tartışmalarında özellikle, “insansal öz” açısından aynı olanların kendi aralarında yaşaması gerektiği fikri ön plana çıkartıldı. Irkçılık, geçmişte insanları farklı fiziksel ve biyolojik özelliklerle sınıflandırma ve hiyerarşiye tabi tutma olarak ön plandayken, yeni sıfatıyla, farklı toplumların farklı kültürel özellikleriyle ayrıştırmalarında etkili olmaya ve yükselmeye devam ettiğini göstermektedir. “Yeni Dünya Düzeni” hedefine adım adım götürecek bir krizin yaratılmasına zemin oluşturan yeni ırkçılık anlayışı, sömürünün devamı için gelişmiş batılı devletlere bir üstünlük algısı sağlar niteliktedir. Ayrıca göçmenlerin, göç ettikleri ülkeye değil, doğal vatanlarına uygun oldukları söylenerek, tersi olursa da cemaatin dışında kalan bu unsurların dışlanması ve aşağılanmasının doğal bir olgu olduğu kabul etmiştir. Bu gün ise; kendini yabancı karşıtlığı, üzerinden, Avrupa Birliği karşıtlığı üzerinden, yerli ve yabancı ayırmadan kendi yurttaşları arasında bile ayrım yapan ultra milliyetçi çizgide veya daha serbest piyasacı olan; farklı aşırı sağ görüşler var. Ama, ortak noktaları genelde hepsinin ; milliyetçi olmaları, popülist ve otoriter eğilimleri, çevreci politikalara karşı olmaları, iklim krizinin umursamamaları, gibi düşüncelerinin olmasıdır. Ancak, hangi versiyonu olursa olsun, özellikle küreselleşme ve göç hareketlerinin hızlanması ile refah seviyesi yüksek Batı ülkelerine giden her nitelikteki göçmen ister beyaz, ister mavi yakalı, ister niteliksiz göç unsurundan olsun; bir arada bu yeni ırkçılığın muhatabı olmaktadır. Bütün bu gelişmeler, bir ideoloji olarak eski biyolojik ırkçılıktan kopuş ve ayrılığı temsil etmekten ziyade, ırkçılığın tıpkı canlı bir organizma gibi dönem şart ve yapılarına göre evrimini gözler önüne sermektedir. Eski ve yeni kavramlarında ki süreklilik, bu organizmanın ötekileştirici, dışlayıcı, düşmanlaştırışı ve yok edici uygulamaları ile birlikte düşünülmelidir.
Çünkü çoğu zaman aşırılıklar, sorun gördükleri şeyleri keskin şekilde kökten çözmeyi severler; zaten o yüzden aşırı bulunurlar. ilk başta meseleleri kökten çözmekten bir zarar gelmez yani ne lazımsa onu yapmak gerek diye düşünürsünüz; ama göz açıp kapayıncaya kadar rejim birçok alanda daha totaliter hale gelir ve bir saatten sonra bürokraside devlette kadrolara ulaşmış bir totaliter makineyi durdurmak geriye çevirmek son derece zorlaşır .
Bu gün Avrupa’da aşırı sağa oy veren herkes ırkçı Neonazi değil elbette aralarında merkez partileri güçlü bir mesaj iletme ; onları diğerlerine oy vererek harekete geçirmek isteyenlerde var, aşırı sağcı partilerin tüm politikalarına söylemlerine katılmayan ve hatta Neonazi tavırlarından veya ortaya çıkan skandalların rahatsız olduğu halde, göçmen konusundan çok ciddi bir sıkıntısı olup bu meselenin mutlaka halledilmesini isteyenlerde var. Başta gençler olmak üzere insanlar suçlayacak somut bir şeyler arıyorlar ,ucuz işçi göçü haliyle en mantıklı gözüken sebep oluyor. Çünkü, yabancı demek mülteci demek her şeyden önce ucuz iş gücü demek; gelen yabancı niteliğinde ve o da yine bir Alman bir Fransız için bir beyaz yaka pozisyonu daha azalması demek . Böyle pozisyonlara da en çok başvuru yapan toplumlardan biri Türkler. Gelen en nitelikli olsa bile Avrupalı toplumlarda her türden yabancıya artık olumsuz bir bakış bir tepki var. Bunun üstüne Avrupa’da yaşanan savaş nedeniyle oluşan krizler, enflasyon, yapay zeka ve robotik teknolojilerin ortaya çıkaracağı düşünülen işsizlik ve diğer nedenlerden oluşan gelir eşitsizliği sorunları toplumların gelecekle ilgili kaygılarını arttırdı. Gelenlerin, kültürleri ve inançlarının toplumla uyumsuz oluşu, zorunlu göçün altında yatan sebebinin; geldikleri yerlerdeki savaş, ölüm tehdidi, baskı olmasına rağmen, bir süre sonra bazılarının aynı rejimleri bu sefer Almanya’da Hollanda’da Belçika'da Şeriat ve Baas Rejimi talebiyle sokaklara dökülmesi, tepkinin de ayrım yapmaksızın belli bir kökene, coğrafyaya ve insana yönelmesine neden oluyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası; başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın farklı ülkelerinde insana ihtiyaç duyulması, bizzat göç talep etmelerine neden oldu. O gün gelen insanları, ekonomilerini canlandırmak için kullandılar şimdi ise kendi kültürlerinden, inançlarından ve kıtadan gelmeyenlerden ayırmaksızın rahatsızlar. Avrupa’dan bu sesler tam da, tıpkı savaş sonrası olduğu gibi genç çalışacak nüfusa en çok ihtiyaç duydukları sıradan çıkıyor yani aslında göçe ihtiyaçları var ama istiyorlar ki o göçü mümkünse Ukrayna’dan olsun. ‘Senin düzenin rejimin, kültürün, coğrafyan bir sıkıntı oldu ve sen buralara geldin ve hatta burada, sistemin hakkını hukukunu kullandın, işsizlik, çocuk parasını, tarım desteğini aldın, çocukların bedava okudu, bedava sağlık hizmetlerini kullandın ve bugün burayı beğenmeyip bir de kaçtığın rejimi bu gün talep edip, burayı geldiğin yere benzetmek istiyorsun’. Avrupalı konuya böyle bakarken Afrika’dan Orta Doğu’dan gelenler de ‘Sen de zamanında benim topraklarımı sömürdün , insanlarımı köle yaptın, zenginleştin; benim coğrafyadaki diktatörler ile iş yürüttün; ben senin yüzünden gelişemedim, çocuklarımı eğitim diye kurguladın, düşünceyi felç ettin ,dogmaları bizi her an uzaktan kurgulamak için zihnimize yerleştirdin, bu gün akıl yürütemiyor, düşünemiyor sorgulayamıyor ve uyumlanamasak da; tüm yaşadıklarımıza rağmen azimle her şeyi göze alıp; bir plastik botla buraya gelmek zorunda kalıyorsak, bunlar da hep senin yüzünden, madem sen halkına eşitlik ,adalet, özgürlük, farklı yaşamlara saygı ve bir aradalık, ekonomik refah mutluluk ve hukukun üstünlüğü sunuyorsun; ben de, hem burada yaşayacağım; hem de senin yaşam tarzına falan uyumayacağım sen de benimle bunları paylaşacaksın’.
Avrupa ülkelerinin ; liberal demokrasi kendileri ve diğerleri üzerinden içerde ve dışarda öyle bir siyaset güttü ki, dünyanın ötekisiyle karşılaştırıldığında görünür de *; dünyada cennet olsa böyle olur dedirten ,sadece ekonomik değil insani yaşam koşulları yanında ,eşitlikçi, özgür, hukuksal ve güvenli, insani yaşam koşulları ve orda yaşayabilecek birey bilinçli topluluklar yetiştirdiler. Zira konu sadece ekonomi olsa, siz bugün dünyanın süper gücü Çin ‘e yada petrol zengini Suudi Arabistan’a, Katar ‘a iltica etmeye çalışan, vatandaşı olmak için kuyruk bekleyen sınavlara giren duydunuz mu hiç?
Türkiye'de henüz aşırı sağ bu seviyede değil çünkü Türkiye’ye gelmiş olan yabancılar henüz Avrupa’daki gibi sistemde yükselmediler. Gelişmiş demokratik toplum bu gün bir ikilemde, ya evrensel olduğunu iddia ettiği değerleri herkese uygulayacak; ya da biz bu değerleri sadece kendi toplumumuz ve belli sayıda kendi soyumuz, inancımız ve kültürümüz için uyguluyoruz, bu dünde böyleydi bundan sonra da böyle, diyerek evrensel olduğunu iddia ettiği sistemin her türlü kültür, yaşam tarzı ve topluma uygun olmadığını kabul edecek. Bunu kabul ettiği takdirde de o toplumları, yönlendirmeyi, iç işlerine karışmayı, şekillendirmeyi, ve kullanmayı bırakacak. Cennetini koruyacak ama felsefesinin evrensel olamadığını ve herkes için işlevinin olamayacağını itiraf edecek.
Ben kendi fikrimi söyleyerek bitirmek istiyorum, şimdiye kadar yazdıklarım okuduklarımdan sesli düşündüklerimdi. Bu gün güç her ne kadar; değişmiş görülse de hala aynı ellerde, orada değişen pek bir şey olduğunu zannetmiyorum; ancak bu gün artık gidecek korunaklı bir yer, hiç kimse için kalmamışken; ne yazık ki yıkıcı yaratıcılığa bir adım daha yakınız. Nasıl köleliğin ortadan kalkmasının asıl nedeni; sanayi tipi üretimde kullanılacak nitelikli insan gücünün eğitim maliyetiyken, bu gün yeni kurulacak sistemin yeni kölelerinin/ bireylerinin belki de ilk kez akla , düşünceye kavuşturulmasına ihtiyaç duyulacak. Sistemi yapay zeka üzerinden, tek bir sınırsız dünya ve onun kıt kaynakları üzerinden dizayn ediliyorken bu sitemin gereği ona ayak uyduracak , kendi başına var olabilecek akılla donatılmış daha nitelikli, faydalı* olan insanın gücüdür. Artık yeni oyun aklı serbest mi bırakır, bırakmazsa akılsız köleyle sistemi nasıl bir araya getirir, bunu bir de siz düşünün. Ama görünen o ki, aslında mevzu ilk günden beri, hep AKIL’ mış!

Yorumlar
Yorum Gönder