KUŞUN YAVRUSU




          Yavrusuna uçmayı öğretmeyen kuş nesli gördünüz mü?
          Kavramsal açıdan kültür ve toplum birbirinden farklı olsa da, birbirlerinden ayrı açıklanamayan ve birbirini tanımlayan unsurlardır.Kültür bir toplumdaki paylaşılan ortak değerken ; kültürü paylaşan ve birbirleriyle etkileşimde bulunan insanlar da toplumu oluşturur. Böylece, toplum kültür olmadan, kültür de kendisini koruyan ve geliştiren toplum olmadan varlığını sürdüremez. Kültür : biçimlemek , belirlemek vesınırlandırmaktır . Kuşaktan kuşağa eğitimle aktarılır. Değişmesi çok uzun zaman aldığı gibi , değişiklik fikirleri de toplumda çatışma yaratır. 
          Ancak Yeryüzünün tüm halklarını oluşturan insan aynı olunca ne kadar dolaylı olsa da, her zaman birbirleriyle bir bağa sahip olmuştur… Ama bu  gerçek bağı “ siyasi tarihçilerin kazanan / kazandırmak üzeri yazdığı “ kitaplarda    Tarih adı altında bulunmaz. İzler ; İmparatorların , fethettiği ve orduların cümbür cemaat yürüdüğü savaş meydanlarında aranmaz . Peki gerçekliğin izi nerededir?  Daha çok, tüccarların, keşişlerin veya yolcuların fark edilmeden süzüldüğü yan yollarda birbirlerine aktardıklarında rastlanır. Havariler, satıcılar, yolcularla birlikte zanaatkârlar ve çiftçiler, bilginler, sanatçılar ve şairler aracılığıyla taşınır.  Gelişi  güzel veya keyfi değil İnsan bilimleri”tarafından belli bir gelişimi ve düzeni takip ederek ; taşınır ,öğretilir ve aktarılır .İnsan , insana temas eder. Bunun altında yatan duygu birbirine duyulan sıcaklık ve hissedilen samimiyetten kaynaklı paylaşma isteğidir. Bir fatihin bir bölgeye hakimiyetiise kan ,göz yaşı ve yağmayı beraberinde getirir. Bu hakimiyetile anlatılanın aksine medeniyet  veya duygu da taşınmaz .. Onlarla getirilenler ise zorunlu bir * Göçe  tabi tutulanlardır. Amaç  da turistik anlamlı bir gezi değildir ; evlerini ,ailelerini ,geçmişlerini ve  tarihlerini bir daha dönmemek üzere  arkalarında bırakıp çıkılan hüznün yolculuğudur. Bir kopuş, bir yok oluş , dönüşü olmayan bir acının kuşaklar boyu dilden dile aktarılacak hüznün ilk günkü gibi  canlı , yürekteki bıçak izidir. Bir sıla özlemidir . Bitmez ;kalır.
         19.yy Avrupa’nın kendini 16. yüzyıldan itibaren,dünya haritasının merkezine koyduğu bir zaman dilimidir. Bundan sonraki süreçte daha önceki yazılarımda uzun uzun anlattığım,sebepler nedeniyle Avrupa’nın genişlemesi “modern ulus-devletler “ yoluyla dizayn edilecekti. Her çağ ihtiyaç duyduğu düşünceleri üretir, yetmezse alt başlıklarla da üretime devam eder. Ta ki yettene kadar. Bu noktada  başlangıç için İmparatorlukların yerine ,ulus-devlet ve onu toplumla özdeş kılan yöntem milliyetçilik genel bir ilke olarak kabul edildir. Ancak  yetmez.  Avrupa’da dağınık siyasi yapılı  , farklı etnik kültürel kimlikli coğrafyalar içinde milliyetçiliği tek bir unsur üzerinden sağlanamadığı yerlerde vardı.  Fransızlar için gelmeden önce  kişinin kim olduğu önemli olmaksızın geldikten sonra Fransız sayılanın , geçmişine uygulanan asimilasyon milliyetçilik kavramı için yeterliyken , Almanların dağınık yapısı birliklerini geç tamamlaması , son dönemde Fransız işgalinde kalmaları ve  yine Napolyon tarafından ele geçirilerek son bulmuş kutsal roma germen imparatorluğunun  red edilemeyen mirası ,onlar için Alman sayılmak ile içinden çıkılabilecek bir mevzu değildi. Aslında inşa edilmesi gereken unsur  milliyetçilik inşa etmenin yanında , altında yatanın inşa edilmesiydi. “ BİZ” fikriydi. 
            Aydınlanmayla birlikte akıl kutsal olanın yerini almıştı ancak , akıl anlam üretmede kutsal olan gibi duygu vermiyordu. Hissetmeyi inşaa etmek, kurumları birbirine bağlamak ve bu noktada kurgunun sürekliliği gerekliydi. Bu sebeple milliyetçilik düşüncesinin ‘hissetmek’ ile ilgili olan kısmını 18-19. yüzyıllarda romantizm akımı  ile temellendirildi. Ulusçuluk  gibi siyasal düşüncelerin romantizm akımı ile olan ilişkisi, dinsel düşüncenin ardında bıraktığı boşluk hissinin doldurma çabasıdır. Zira Romantizm’in  en derin köklerinde mistizmle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu bağlamda Yaşamın her anı, geçmişe duyulan romantik bir arzu , özlem kaplar , bu özlem ancak tarihteki köklerine ataların zamanındaki  o ruha dönülerek sağlanabilir, kendi özgürlüğü için mücadele eden kutsal millet, ari kültür birliği ve ortak bir gelecek ufku oluşturabilir. Bunlar  da sadece Avrupa ‘nın  kendini  içinde sağlayabileceği , başka yerlerden beslenmeden üretebileceği ; sanatla , edebiyatla , yasayla oluşturabilecekleri kadar sınırlı değildi.  Evet bir , kültür , bir benlik , bir biz fikri oluşturulmalıydı ama içine katılması gereken kutsallık da Aydınlanmanın sonunda da ortada kalmamıştı. O halde kutsal olan yani öncesiz olanın bu kez kendi elleriyle oluşturulması gerekliydi, çünkü tek öncesiz olan Tanrıydı. Onlarda öncesiz olan herseyin kaynağı olan tüm medeniyetleri inşa eden Yunan fikrini oluşturdular.
            Osmanlı imparatorluğunda milliyetçilik akımları sonrasında Balkanlarda çıkan isyanlar sonucunda, ilk bağımsızlığını alan Yunanistan bu süreçte en büyük desteği Antik Yunan hayranlığının hüküm sürdüğü Romantik akım etkisindeki Filhelen  duyguların canlandığı Avrupa’dan görmüştür. Bu nedenle Yunan Bağımsızlık Savaşı batılı güçler için siyasi olduğu kadar duygusal bir konuya dönüşmüş ,Mora’da başlayan köylülerin isyanın sürmesi üzerine Osmanlı padişahı Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemiştir. Mehmet Ali Paşa’nın ordusunu durdurmak için İngiltere, Fransa ve Rusya Navarin’de demirlenmiş ; Türk ve Mısır gemilerinin hepsini yakmıştır. Bunun sonucunda 1829 yılında Edirne Anlaşması imzalanmış  ve Yunanistan Devleti kurulmuştur.
            Bu noktada , Fransız tarihçi Ernest Renan’da milletleri millet yapan ‘kahramanlıklarla dolu ortak bir geçmiş, büyük liderler ve gerçek zaferlerdir ve toplu unutuşlardır’ düşüncesi karşımıza çıkar.. Milletler, birliklerini sağlamak ve korumak için geçmişlerindeki yücelikleri hatırlamak ve kötü anıları unutmak durumundadırlar. Böylece mili bir ruh oluşturulabilirve kaynaşma  yaratabilirdi. BİZ RUHU’ nu oluşturmak . Bu sebeple milletlerin , kendilerini tanımladıklarında ve milli bir devlet inşa etme çabasına giriştiklerinde uğramaları gereken ilk durak resmi tarih yazımı olacaktır.SİYASİ TARİH yazımı . Avrupa ‘da  eş zamanlı Filhelenizim ve Helenistik kavramları oluşturuldu. Alman romantikleri, aslında Mısır ve Samilerin kültür alanına dahil olan Yunanlıları bu etkilerden arındırarak Avrupalı ve Ari olarak tanımladı. Helenistik kavramı ilk olarak Alman tarihçi Johann Gustav Droysen tarafından, Greklerin baştan beri kendilerine verdikleri adlandırma olan ''Helen'' sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl ortalarında kullanılmıştır. Droysen bu kavramla Büyük İskender’in M.Ö. 4. Yüzyılda istila ettiği topraklarda Grek kolonileşmesi hareketinin ve Grek kültürünün yayılmasının anlatılmak istendiği bir kavram olarak kullanmıştır. Yunanlılar, kendi uluslarını yaratma sürecinde tarihlerini Helenleştirerek yazma eğilimindeydiler.Doğu Romanın adının Bizans olarak değiştirip  hellen köklere bağlamakta , Büyük İskenderin , Pakistan’a kadar Makedonya krallığına bağlı krallıklar kurduğu dönemin de adı da  aynı dönemde tesadüf ki Helenistik olarak isimlendirilir .  
           O zaman Makedon kimdir ? 
           İmparator Konstantin  4.yy da adı Roma olan devletinin başkentini  Roma şehrinden taşımış , taşıdığı şehrinde adını Konstantinepolis koymuştur. Egemenlik hakkı hükümdarındır. Yani toprak onundur halk da tebasıdır.  İmparatorluğunu  toprağını ne batı ne doğu diye bölmemiştir. İmparatorluk Romadır. Sonra yine egemenlik hakkına dayanmış tebasının dinini değiştirmiştir. Artık Hristiyan Romadır. Süreçte bir şehrin kaybı da bir imparatorluğu yıkmaz,Roma şehri Almanların eline geçmiştir. Ancak ne hikmetse yine aynı tarih yazıcıları burayı Bizans devleti kültürünü de yine Helenistik diye adlandırmıştır. Hepsi bir tesadüf olamayacak kadar maksatlıdır. Başta Almanlar olmak üzere  , Avrupa merkezcilik, üstün Batı medeniyeti olgusu etrafında bütüncül bir tarihyazım işine girişmiştir. Antik Yunan, bugün Yahudi-Hristiyan ve antik Roma ile birlikte, Batı toplumunun dayandığı üç temelden biridir. Batı’nın ayrıcalıklı konumu ve öteki toplumlara üstten bakışı bu  noktadan başlar. Çünkü Yunan site devletinde siteye mensup bireyler (erkekler) sitenin onurlu yurttaşları olarak kabul edilirken ; site dışında ki  alanda yaşayan diğer toplumlar “barbar” olarak kategorize edilmiştir. Barbarlar yönetilmeye muhtaçtır ve köleleştirilmeye müsaittir. Bu anlayış, Avrupalıların yükselişe geçmesiyle birlikte Avrupa dışı toplumlara bakışın tarihsel temelini hazırlamış olur. Ve final ; ulus - devletin modern dönemde siyasi tarihi ve buna bağlı tarih yazıcılığı çok büyük önem kazanır.  TARİH siyasal bir araç olarak kullanılmıştır. Siyasi tarih ile ideoloji iç içe geçmiştir.
         Peki  ya *Diğerlerinin Siyasi tarihi ?  Daha önce , sömürülen , yağmalanan , köleleştirilen bunu da din adına yaptıkları,  barbarların siyasi tarihi ne olacaktır? 19. yüzyılda  ise  basit bir sömürünün köleleştirmenin ötesinde Sanayi Devrimi’nin  gereği; değişimhammadde ve nitelikli insan gücüdür. Zira kırsalda toprağa bağlı  insan  bir an önce dönüştürülmeli; sanayiye ve onun kurulduğu kentlerde yaşayabilir uygun konuma getirilmelidir. Kültürün kendi içinde çok yavaş ilerleyen dönüşen yapısı ve tepkisel direnci kırılmalı ve hızlı bir  yönetimsel değişim , toplumlarda da dönüşüm gerçekleştirilmelidir .  Bunun için 19. yy ‘ın en büyük buluşu DEVRİM  icad edilir. Çünkü artık sömürünün ,  emperyalist politikalarla Doğu’da sorunsuz biçimde uygulanması  gereklidir.  Bu nedenle  tarihte ilk kez , Doğu’nun kültürünün, dininin, dilinin, tarihinin araştırılması  , anlaşılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar bugün “Oryantalizm” denen külliyatı oluşturur.  Zira sanayi emperyalizmi Doğu’da daha  kölelik ve sömürürü dışında , sistematik  yönetme modeli geliştirilmesiyi  zorunlu kılmıştır.


            Bugün gelinen nokta itibarıyla sömürgecilik ve emperyalizm yoluyla Batı, geçen yaklaşık dört yüzyıl boyunca, Doğuyu tam olarak kendisine göre âdeta yeniden inşa etmiştir. Ulus - devlet onlar içinde uygulanacaktır. Tek farkla . Şartlarını batının belirlediği ve en önemlisi yeni kurulan ülkelerin  toplum kültür ,inanç ve tarih algısının yeni devletlerle sınırlı tutulması ve  yapıların  Avrupa merkezli tarihe entegre edilmesidir.  Onlar  dün de bu günde sömürülecektir ve bugünkü modern devlete göre onları yeniden şekillendirmek gereklidir.  Bu nokta da EĞİTİM en önemli araçtır.   Unutturma,  toplumda siyasi tarihi öğretilerek ve onların geçmiş kültürleriyle aralarındaki  bağ  yok edilerek gerçekleştirilir. Böylece Batı dışı toplum kültüründen kopuk hale dönüştürülür. Bu tarihten yoksunluk , geçmişten kopukluktur. Gün gelir NESNE , geçmişini yeni devletin kuruluş tarihinden öncesini araştırmaya girişir ise ,bu artık  tarihsel bir araştırma değil, arkeolojik veya antropolojik bir araştırma olur. Çünkü bağ siyasi tarih aracılığı ile unutturularak koparılmıştır. Aidiyeti kalmamıştır. 
   Örneğin Mısır’ın çok eskiye dayanan antik bir tarihi vardır. Oysa bu ülke, ancak 20. yüzyıl başında modern anlamda siyasal bir varlık hâline gelmiştir. Böylece modern Mısır tarihi, 1900’lerin başından başlatılır, öncesi neredeyse yok kabul edilir.
        Antik Mısır ile bugünkü Mısır arasındaki bağ, oryantalizmin antropolojik bakış açısıyla yeniden inşa edilir. Ancak bu bağ hiçbir zaman günümüz Mısır’ında yeniden yorumlanabilecek ve ülkenin bugününü etkileyebilecek bir nitelikte olamaz. Süreçte ; çünkü Mısır , Batılıların yeni pazar araçlarından biri olarak tanımlanmıştır ve  öyle işlev görmektedir. Her türlü   Arkeolojik eseri , atalarının mirası , batının yüzlerce müzesinde  onların batılı itibarının simgesidir ve bugün bu eserler bulundukları yerlerde topraklarından  uzakta tutsak ve koparılmış  ve gasp edilmiştir. 
           Modern Mısırlı için de antik Mısır Batılı turistlere pazarlanabilecek bir metaya dönüştürülmüştür. Tarihleri , kültürleri ,bağları kendiliğinden Avrupa merkeziciliğinin ağına düşmüştür. Modern devlet öncesi dönem bugünkü insana hiçbir anlam ifade etmeyen  bir mitler ve arkeolojik varlıklar yığını hâline dönüşmüştür. Bunların biricik işlevi, Batılıların seyrine sunulması ve sonuçta günlük hayatın idame ettirilmesi için cüzi bir turizm geliri elde edilmesine vesile olmasından ibarettir.

    Hadi biraz daha yakından bakmaya hazır mısınız? Türkler 1071  Malazgirt zaferi ile Anadolu’nun kapılarını açtı, bu zafer Türklerin Anadolu’ya yerleşmeşmelerine ve bugünkü Türkiye’nin temellerinin atılmasına sebep oldu! Geldiklerinde bomboştu ve bir turnikeden geçercesine sayılamayacak kadar çok insan , sağlam bir lojistik ağıyla Anadolu’ya gelip yerleştiler ve gelirken buradaki kültürü de hem yıktılar hem kendilerininkini  de yanların da getirdiler . Bu geniş insan toplulukları, yerleşik kültürü de değiştirdiler üzerine hemen organize olan yapılarıyla da eğitim aracılığıyla kültürlerini diğer toplumlara öğrettiler ve böylece dönüşümün sürekliliğini ve devamlılığını sağladılar…. Cumhuriyetin kurulmasına  yaklaşık 850 yıl , Anadolu’da tespit edebildiğimiz ilk medeniyetin başlangıcından Cumhuriyetin kurulmasına ise 11.000 yıl …..
Anadolu’nun, medeniyetlerin beşiği olduğu tezini savunan Klasik Arkeoloji ve Anadolu Arkeolojisi bağlamında Doğu-Batı ilişkileri konularındaki görüşleri  ile bilim camiası tarafından kabul gören bir EKOL olan çok kıymetli hocam Prof .Dr Fahri Işık ‘ dan dinleyelim:  Işık  “Batı uygarlığını Anadolu’nun batısında yaratanların, “gerçek İonlar”ın, Atina soydaşı Hellenler olduğu savı, tarihsel gerçeklere dayanmaz; çünkü M.Ö. 1200-800 arası süreçte yazı yoktur. Bilinenler, Ege Göçleri’nden 700 yıl kadar sonra Atina’da yazılan mitoslara ve o ortamda kaleme alına Historia’ya dayanır . Söz konusu Atina olduğunda Herodotos taraftır, mitos ise tarih değildir. İnanılması zor olsa da, Batılı eskiçağ bilimcileri, uygarlığının kökenini Hellenlere bağlama uğruna “masalı” tarih gerçekliğinde yorumlamakta bir sakınca görmemiş; bunu da, yerli çömlekçilerin taklidi olarak yorumlanan, çok az sayıdaki Protogeometrik biçim ve biçemdeki kabın İonia’da M.Ö. 11. yüzyıl sonlarında başlayan varlığıyla belgelemeye çalışmışlardır . Mitoslardan çıkarılan, büyük göçün acımasız bir savaşın ardından geldiğidir ve bu boyutta yıkıcı bir savaşın da İonia’daki en erken Attik çömleğinden en az yüz yıl kadar önce yaşandığıdır . Dor Hellenleri’nin M.Ö. 12. yüzyılda gerçekleştirdiği saldırıların acımasızlığında canını kurtarabilen Akhaların Hellen beyleri, Latacz’ın deyimiyle, “adalardaki dostlarına sığınmış, kendi haline bırakılan halk da kurtuluşu Ege adalarına ve oradan Anadolu’ya kaçışta bulmuştur”Boardmann’a göre de savaş mağduru bu halk, “malı mülkü elinden alınmış, her şeyini yitirmiş” bir çaresizliktedir.
          Çizilen tüm bu gerçekçi göç resmine karşın, Atinalı mitos yazarları, belli ki Akha kent beylikleri arasında sıradan bir Atina’nın gücünü ve konumunu M.Ö. 5. yüzyıl erişilmezliğinde hayal ederek, yitirilmiş bir savaşın perişanlığında Hellen halklarının orada büyük ve organize bir güç olarak toplandığını yazacak; onlar Ege adalarını tek tek ele geçirdikten sonra, Anadolu kıyılarında savaşçılıkları ile ünlü Karialılara karşı kazandıkları utkuyla iki Menderes’in suladığı bereketli topraklara ve kuzeyde İzmir Körfezi’ne genişleyen korunaklı limanlara sahiplenerek Samos, Ephesosve hatta Geç Tunç Çağ Akha yerleşimine karşın Homeros zamanında Karia dilinin konuşulduğu- Mile gibi güçlü Luvi kentlerinde Batı’yı yaratan büyük bir uygarlığın temellerini atacaklardır!  Tarihte yaşanan odur ki savaştan yenilgiyle çıkanlar ve her şeyini yitirenler, yeni bir yurda ancak “sığınmacı” olarak gelebilirler; bereketli topraklara daha iyi bir yaşam umarak çıkılan göç, ancak bir “umut göçü” olabilir. Neden bu göç bir “kültür göçü” olamamış, onlar bu yeni yurtta kültür ve sanat- ta, daha güçlü “yabancıların” bile yaşadığı gibi, “Anadolulaşma” yazgısını yaşamak durumunda kalmışlardır; geliş koşullarından daha iyi anlaşılmaktadır.
          Demek isterim ki göçle gelen, krallıklar yıkan ve büyük devletler kurabilecek denli güçlü olan Hitit ve Phryghalklarının kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendirebilen bir Anadolu’nun, sığınmacı Hellenlere de yurt olan İonia’dada kültür ve sanatın, düşüncenin ana kaynağı olması beklenmelidir. Çünkü “tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle geldiklerinin ayrımına bile varılamayacak, onların da kimliği bilinemeyecekti. O güçte bir “Anadolulaşma”ydı ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuşlardı”  demiştir 

          

        Şimdi düşünün isterim  , hangimiz 1453 yılında İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’ den daha  fazla Türk’üz? Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, unvanlarına Roma İmparatoru sıfatını ekledi ve kullandı. Fatih ‘in tarihçisi Kritovulos Papa ll. Pius’a gönderdiği mektupta ''Türklerin Troya’lılar Soyundan Geldiklerini ve Troya’lı Hektor‘un Öcünü Almanın Türklerin Sorumluluğu'' 
olduğunu yazdığından söz eder. Papanın ise ; gönderilmemiş Mektubu Vatikan arşivlerindedir. Bir noktanın altını çizmekte fayda var; Fatih herhangi bir yönetici değildi, bütün Avrupa rönesansını gözettiğimizde kendi çağının orjinal entelektüellerinden biriydi. Karşımızda bir rönesans senyörü var; bir doğulu büyük hükümdar var, Kayzer-i Rum ve Hakanı Türk, ve ayrıca Müslümanlığın Halifesi; ki bu sıfat Yavuzla gelmemiş ondan önce de kullanılmıştır. Bu özelliği sadece egemenlik hakkı ile değil bilgisi ile de kazanılmıştır. Kalem oynatacak kadar, şiir yazacak kadar kendi anadilinde Farsça ve Arapça biliyor. Sefirlerle bire bir İtalyanca konuşuyor. Bir kütüphaneye hangi kitabın, hangi tarihte girdiği tespit edilemez; ancak kütüphanesinde kendi el yazısı ile notlar alınmış; İlyada ve Odessa’yı okuyacak kadar eski Yunanca biliyor. Coğrafya, tarih, astroloji, matematik, felsefe bilimlerini kendi dillerinde yazanlardan okuyacak, bir rönesans insanı. Tüm bunlar bir noktadan sonra kendi münevverliği olsa da onu yetiştiren sisteminde vizyonundan kaynaklanıyor. Bu birleşim Fatihin Troya ‘ya bakış açısınında zaten kökeninin ne olduğunu bize veriyor. Gelecek bıraktığın izdir. Fatih ‘Hem Doğunun hem de Batının efendisi’ efendiliğin sebebi kazandıklarıdır, Fatih toprakları  *Masa başında kazanmamıştır. Bu sebeple bir Türk’ün kazandığının aidiyetine tüm gelmiş ve geçmişiyle sahip çıkışı , ona öğretenlerinde; vizyonunun bir bütünüdür. Fatih’in Anadolu’daki hakimiyetini ecdadının bu topraklara girdiği 1071 ‘le başlatmaz. Onun bilinci Anadoluluk, Hektorun bu topraklardaki kültürünün başlangıcıdır. Bugün bildiğimizle 13.000 yıl.Düşünme üzerine, düşünmeyi öğrenmek her insanın yaradılıştan gelen ,  hakkıdır.  Çaba gerektirir. Okullarda çocuklarımıza öğretilmesi gerekir, soru sormadan düşünmeden, kökene inmeden bütüne bakmadan hakikat bulunmaz. Avrupa merkezli ortamın nesnesi olan *Diğerlerinin; toplumlarında eğitim sistemlerinde Düşünmeyi öğretilmemesinin   altında bilinçli bir amaç yatmaktadır. Peki eğitimin yapamadığını biz neden öğretemiyoruz, hani toplumun kurallarını yıkıp özgürleşebiliyorduk ! Çünkü bizde bilmiyoruz. Sevgilerimle ….

Yorumlar

  1. Gerçeklik algısının , "soru sorma,düşünme"ile yenilenebileceği , düz mantığın esiri olmadan , sorguyla hakikat yollarının arşınlanıp , "nereden geldik , nasıl var olduk" un cevaplarını alabileceğim , ince düşünceler ve her paragrafta sorgulanan geçmiş gelecek eşiği ... kaleminize sağlık Berivan hanım sevgi ve saygılarımla...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ