KUŞUN YAVRUSU
Ancak Yeryüzünün tüm halklarını oluşturan insan aynı olunca ne kadar dolaylı olsa da, her zaman birbirleriyle bir bağa sahip olmuştur… Ama bu gerçek bağı “ siyasi tarihçilerin kazanan / kazandırmak üzeri yazdığı “ kitaplarda Tarih adı altında bulunmaz. İzler ; İmparatorların , fethettiği ve orduların cümbür cemaat yürüdüğü savaş meydanlarında aranmaz . Peki gerçekliğin izi nerededir? Daha çok, tüccarların, keşişlerin veya yolcuların fark edilmeden süzüldüğü yan yollarda birbirlerine aktardıklarında rastlanır. Havariler, satıcılar, yolcularla birlikte zanaatkârlar ve çiftçiler, bilginler, sanatçılar ve şairler aracılığıyla taşınır. Gelişi güzel veya keyfi değil İnsan bilimleri”tarafından belli bir gelişimi ve düzeni takip ederek ; taşınır ,öğretilir ve aktarılır .İnsan , insana temas eder. Bunun altında yatan duygu birbirine duyulan sıcaklık ve hissedilen samimiyetten kaynaklı paylaşma isteğidir. Bir fatihin bir bölgeye hakimiyetiise kan ,göz yaşı ve yağmayı beraberinde getirir. Bu hakimiyetile anlatılanın aksine medeniyet veya duygu da taşınmaz .. Onlarla getirilenler ise zorunlu bir * Göçe tabi tutulanlardır. Amaç da turistik anlamlı bir gezi değildir ; evlerini ,ailelerini ,geçmişlerini ve tarihlerini bir daha dönmemek üzere arkalarında bırakıp çıkılan hüznün yolculuğudur. Bir kopuş, bir yok oluş , dönüşü olmayan bir acının kuşaklar boyu dilden dile aktarılacak hüznün ilk günkü gibi canlı , yürekteki bıçak izidir. Bir sıla özlemidir . Bitmez ;kalır.
19.yy Avrupa’nın kendini 16. yüzyıldan itibaren,dünya haritasının merkezine koyduğu bir zaman dilimidir. Bundan sonraki süreçte daha önceki yazılarımda uzun uzun anlattığım,sebepler nedeniyle Avrupa’nın genişlemesi “modern ulus-devletler “ yoluyla dizayn edilecekti. Her çağ ihtiyaç duyduğu düşünceleri üretir, yetmezse alt başlıklarla da üretime devam eder. Ta ki yettene kadar. Bu noktada başlangıç için İmparatorlukların yerine ,ulus-devlet ve onu toplumla özdeş kılan yöntem milliyetçilik genel bir ilke olarak kabul edildir. Ancak yetmez. Avrupa’da dağınık siyasi yapılı , farklı etnik kültürel kimlikli coğrafyalar içinde milliyetçiliği tek bir unsur üzerinden sağlanamadığı yerlerde vardı. Fransızlar için gelmeden önce kişinin kim olduğu önemli olmaksızın geldikten sonra Fransız sayılanın , geçmişine uygulanan asimilasyon milliyetçilik kavramı için yeterliyken , Almanların dağınık yapısı birliklerini geç tamamlaması , son dönemde Fransız işgalinde kalmaları ve yine Napolyon tarafından ele geçirilerek son bulmuş kutsal roma germen imparatorluğunun red edilemeyen mirası ,onlar için Alman sayılmak ile içinden çıkılabilecek bir mevzu değildi. Aslında inşa edilmesi gereken unsur milliyetçilik inşa etmenin yanında , altında yatanın inşa edilmesiydi. “ BİZ” fikriydi.
Bu noktada , Fransız tarihçi Ernest Renan’da milletleri millet yapan ‘kahramanlıklarla dolu ortak bir geçmiş, büyük liderler ve gerçek zaferlerdir ve toplu unutuşlardır’ düşüncesi karşımıza çıkar.. Milletler, birliklerini sağlamak ve korumak için geçmişlerindeki yücelikleri hatırlamak ve kötü anıları unutmak durumundadırlar. Böylece mili bir ruh oluşturulabilirve kaynaşma yaratabilirdi. BİZ RUHU’ nu oluşturmak . Bu sebeple milletlerin , kendilerini tanımladıklarında ve milli bir devlet inşa etme çabasına giriştiklerinde uğramaları gereken ilk durak resmi tarih yazımı olacaktır.SİYASİ TARİH yazımı . Avrupa ‘da eş zamanlı Filhelenizim ve Helenistik kavramları oluşturuldu. Alman romantikleri, aslında Mısır ve Samilerin kültür alanına dahil olan Yunanlıları bu etkilerden arındırarak Avrupalı ve Ari olarak tanımladı. Helenistik kavramı ilk olarak Alman tarihçi Johann Gustav Droysen tarafından, Greklerin baştan beri kendilerine verdikleri adlandırma olan ''Helen'' sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl ortalarında kullanılmıştır. Droysen bu kavramla Büyük İskender’in M.Ö. 4. Yüzyılda istila ettiği topraklarda Grek kolonileşmesi hareketinin ve Grek kültürünün yayılmasının anlatılmak istendiği bir kavram olarak kullanmıştır. Yunanlılar, kendi uluslarını yaratma sürecinde tarihlerini Helenleştirerek yazma eğilimindeydiler.Doğu Romanın adının Bizans olarak değiştirip hellen köklere bağlamakta , Büyük İskenderin , Pakistan’a kadar Makedonya krallığına bağlı krallıklar kurduğu dönemin de adı da aynı dönemde tesadüf ki Helenistik olarak isimlendirilir .
İmparator Konstantin 4.yy da adı Roma olan devletinin başkentini Roma şehrinden taşımış , taşıdığı şehrinde adını Konstantinepolis koymuştur. Egemenlik hakkı hükümdarındır. Yani toprak onundur halk da tebasıdır. İmparatorluğunu toprağını ne batı ne doğu diye bölmemiştir. İmparatorluk Romadır. Sonra yine egemenlik hakkına dayanmış tebasının dinini değiştirmiştir. Artık Hristiyan Romadır. Süreçte bir şehrin kaybı da bir imparatorluğu yıkmaz,Roma şehri Almanların eline geçmiştir. Ancak ne hikmetse yine aynı tarih yazıcıları burayı Bizans devleti kültürünü de yine Helenistik diye adlandırmıştır. Hepsi bir tesadüf olamayacak kadar maksatlıdır. Başta Almanlar olmak üzere , Avrupa merkezcilik, üstün Batı medeniyeti olgusu etrafında bütüncül bir tarihyazım işine girişmiştir. Antik Yunan, bugün Yahudi-Hristiyan ve antik Roma ile birlikte, Batı toplumunun dayandığı üç temelden biridir. Batı’nın ayrıcalıklı konumu ve öteki toplumlara üstten bakışı bu noktadan başlar. Çünkü Yunan site devletinde siteye mensup bireyler (erkekler) sitenin onurlu yurttaşları olarak kabul edilirken ; site dışında ki alanda yaşayan diğer toplumlar “barbar” olarak kategorize edilmiştir. Barbarlar yönetilmeye muhtaçtır ve köleleştirilmeye müsaittir. Bu anlayış, Avrupalıların yükselişe geçmesiyle birlikte Avrupa dışı toplumlara bakışın tarihsel temelini hazırlamış olur. Ve final ; ulus - devletin modern dönemde siyasi tarihi ve buna bağlı tarih yazıcılığı çok büyük önem kazanır. TARİH siyasal bir araç olarak kullanılmıştır. Siyasi tarih ile ideoloji iç içe geçmiştir.
Modern Mısırlı için de antik Mısır Batılı turistlere pazarlanabilecek bir metaya dönüştürülmüştür. Tarihleri , kültürleri ,bağları kendiliğinden Avrupa merkeziciliğinin ağına düşmüştür. Modern devlet öncesi dönem bugünkü insana hiçbir anlam ifade etmeyen bir mitler ve arkeolojik varlıklar yığını hâline dönüşmüştür. Bunların biricik işlevi, Batılıların seyrine sunulması ve sonuçta günlük hayatın idame ettirilmesi için cüzi bir turizm geliri elde edilmesine vesile olmasından ibarettir.
Demek isterim ki göçle gelen, krallıklar yıkan ve büyük devletler kurabilecek denli güçlü olan Hitit ve Phryghalklarının kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendirebilen bir Anadolu’nun, sığınmacı Hellenlere de yurt olan İonia’dada kültür ve sanatın, düşüncenin ana kaynağı olması beklenmelidir. Çünkü “tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle geldiklerinin ayrımına bile varılamayacak, onların da kimliği bilinemeyecekti. O güçte bir “Anadolulaşma”ydı ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuşlardı” demiştir
Şimdi düşünün isterim , hangimiz 1453 yılında İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’ den daha fazla Türk’üz? Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, unvanlarına Roma İmparatoru sıfatını ekledi ve kullandı. Fatih ‘in tarihçisi Kritovulos Papa ll. Pius’a gönderdiği mektupta ''Türklerin Troya’lılar Soyundan Geldiklerini ve Troya’lı Hektor‘un Öcünü Almanın Türklerin Sorumluluğu''
olduğunu yazdığından söz eder. Papanın ise ; gönderilmemiş Mektubu Vatikan arşivlerindedir. Bir noktanın altını çizmekte fayda var; Fatih herhangi bir yönetici değildi, bütün Avrupa rönesansını gözettiğimizde kendi çağının orjinal entelektüellerinden biriydi. Karşımızda bir rönesans senyörü var; bir doğulu büyük hükümdar var, Kayzer-i Rum ve Hakanı Türk, ve ayrıca Müslümanlığın Halifesi; ki bu sıfat Yavuzla gelmemiş ondan önce de kullanılmıştır. Bu özelliği sadece egemenlik hakkı ile değil bilgisi ile de kazanılmıştır. Kalem oynatacak kadar, şiir yazacak kadar kendi anadilinde Farsça ve Arapça biliyor. Sefirlerle bire bir İtalyanca konuşuyor. Bir kütüphaneye hangi kitabın, hangi tarihte girdiği tespit edilemez; ancak kütüphanesinde kendi el yazısı ile notlar alınmış; İlyada ve Odessa’yı okuyacak kadar eski Yunanca biliyor. Coğrafya, tarih, astroloji, matematik, felsefe bilimlerini kendi dillerinde yazanlardan okuyacak, bir rönesans insanı. Tüm bunlar bir noktadan sonra kendi münevverliği olsa da onu yetiştiren sisteminde vizyonundan kaynaklanıyor. Bu birleşim Fatihin Troya ‘ya bakış açısınında zaten kökeninin ne olduğunu bize veriyor. Gelecek bıraktığın izdir. Fatih ‘Hem Doğunun hem de Batının efendisi’ efendiliğin sebebi kazandıklarıdır, Fatih toprakları *Masa başında kazanmamıştır. Bu sebeple bir Türk’ün kazandığının aidiyetine tüm gelmiş ve geçmişiyle sahip çıkışı , ona öğretenlerinde; vizyonunun bir bütünüdür. Fatih’in Anadolu’daki hakimiyetini ecdadının bu topraklara girdiği 1071 ‘le başlatmaz. Onun bilinci Anadoluluk, Hektorun bu topraklardaki kültürünün başlangıcıdır. Bugün bildiğimizle 13.000 yıl.Düşünme üzerine, düşünmeyi öğrenmek her insanın yaradılıştan gelen , hakkıdır. Çaba gerektirir. Okullarda çocuklarımıza öğretilmesi gerekir, soru sormadan düşünmeden, kökene inmeden bütüne bakmadan hakikat bulunmaz. Avrupa merkezli ortamın nesnesi olan *Diğerlerinin; toplumlarında eğitim sistemlerinde Düşünmeyi öğretilmemesinin altında bilinçli bir amaç yatmaktadır. Peki eğitimin yapamadığını biz neden öğretemiyoruz, hani toplumun kurallarını yıkıp özgürleşebiliyorduk ! Çünkü bizde bilmiyoruz. Sevgilerimle ….








Gerçeklik algısının , "soru sorma,düşünme"ile yenilenebileceği , düz mantığın esiri olmadan , sorguyla hakikat yollarının arşınlanıp , "nereden geldik , nasıl var olduk" un cevaplarını alabileceğim , ince düşünceler ve her paragrafta sorgulanan geçmiş gelecek eşiği ... kaleminize sağlık Berivan hanım sevgi ve saygılarımla...
YanıtlaSil