KİRLİ MİRAS


      

       Neyin pahasına neyi, elde ediyoruz; kazanmak için feda etmeye hazır olduklarımızın sınırını, hiç düşündünüz mü?    

      Peki kazandığımız pahasına kaybettiğimiz , insanlığımızın ya kendisiyse? Yerine konulamayacak olanlar, zamanda telafisi olmayanlar ve kuşaklar boyunca tüm insanlığın silinmez lekesiyse eğer ; tüm bunlara rağmen yine de kazanmak var mı? Ve bir zamanın insanının seçiminin utancının yükünü, çağlar ötesine sonraki nesillerin hayatına bırakma lüksü  var mı ? 

       Hollanda dünyanın en mutlu ülkeleri sıralamasında beşinci sırada refah seviyesi sıralamasında ise altıncı. Zaman zaman karşımıza çıkan analizler ülkenin, az nüfusu ve küçük toprağına rağmen ne kadar çalışkan zeki ve başarılı olduğunu anlatıyor. Peki hikaye gerçekten öylemi mi? 17. yy Hollanda’nın Altın Çağı. Tarihin pek de konuşulmayan ,arkaya itilen, yok muş gibi davranılan ,ortak suskunluklarından bahsedelim. Bugünün Hollanda’sını kuran tüm zamanların en güçlü şirketinden; Hollanda doğu Hindistan Şirketi VOC.

‘Savaşsız ticaret , ticaretsiz savaş olmaz ‘bu söz; kendi ordusu olan  Hollanda Doğu Hindistan şirketinin bir subayının, bir şirket ama kendi parası , bayrağı, subayları , orduları , kaleleri ,limanları , hatta şehirleri ve kolonileri de var. Hikâyeye baştan başlayalım. Bir şirket düşünün, bundan 400  sene bugünün parasıyla 7. 9 trilyon dolara denk düşen toplam varlığı var. Birleşik doğu Hindistan şirketi, Hollandalı , normalde rakip olan; keşif ve ticaret şirketlerin bu sorunu aşmak için 1602 yılında bir anlaşma yaparak tarihin ilk ve en büyük çok uluslu şirketini kurdular 1500’ ler  ticaretinin ve denizler üzerinde büyük bir hakimiyet savaşının hüküm sürdüğü yıllardı. Savaşı'nda başını, İngiltere ve İspanya çekiyordu. Ancak yarışta yer almaya çalışan genç bir devlet daha vardı Hollanda. O gün pek çok yeni keşif ve ticaret şirketi kuruluyordu ancak hepsinin sorunu aynı zorlu deniz aşırı seyahatler ve bu seyahatlerin  yüksek maliyetlerinin finansman sorunuydu. Şirket, hisselerinin bir bölümünü borsa da  halka açtı ve hisselerinden satın alan Hollandalılara karlarından pay verme vaadinde bulundu. Bu yolla elde ettiği finansman ile ; Macellan Boğazı ve Ümit Burnu arasındaki sularda ticaret yapma tekelinin yanında , silahlı kuvvet bulundurma ,kaleler inşa etme , mahkum tutma, infaz etme ve Asya'daki ülkelerle antlaşma yapma gibi normalde devletlerin elinde bulunan imtiyazları da elde etti. Büyüme , eşi benzeri görülmemiş şekilde gerçekleşti. 1630 yılına kadar tekstil ticaretinin tekeli haline gelmenin yanında Hindistan’ın pek çok şehrinde fabrikalar kurdu . 

1641 ‘de  Malay yarımadasında bulunan Malaga’yı Portekizlilerden aldı ve Malakka Boğazının denetimini ele geçirdi, daha sonra yeni tekeller, şehirler, malların depolandığı fabrikalar, İspanyollar ve Portekizlilerle mücadeleler ve alınan yeni yerler derken ,1669 yılına gelindiğinde şirket 40 savaş gemisi , 150 ticaret gemisi ,10.000 askere sahipti.
1700 ‘lü  yıllara gelindiğinde kurumsal bir varlık olarak başlayan şirket kendi başına bir devlet hatta kıtalar arası bir imparatorluğa dönüşmüştü. Elde edilenlerin bir ticari başarı olduğu akla gelmesin ;  aslında  yapılanlar sömürü ve köleleştirme savaşıydı. Şirket için; Madagaskar, Endonezya, Hindistan ve Sri Lanka ve diğerleri birer köle pazarından başka bir şey değildi. O yıllarda Amsterdam limanında kayıtlı köle gemilerinin sayısı on bini aşıyordu, bu durum 1700 lü  yılların sonuna kadar sürdü. 1780 de çıkan ve 4 yıl süren İngiltere Hollanda Savaşı’nın getirdiği mali daralma şirketin finansal yapısını etkiledi ve küçülmeye giden şirket, Fransa’nın Hollanda’yı işgali ardından 1799 yılında fes edildi ; tüm varlıkları ise Hollanda devleti tarafından devralındı. Şirketin kolonileri ise Hollanda’nın kolonileri haline geldi. Bir zamanlar Amsterdam’ı kapitalizmin finans merkezi haline getiren şirket ; böylece en baştaki asıl sahibinin Hollanda devletinin eline geçti ve günümüzün modern Hollanda’sını kurdu . Tarihi işgal kölelik ve kanla dolu bu şirketle  zenginleşen refah seviyesi artan Hollanda’nın ; 17. yy  da tablolarında göremediğimiz, ancak  adını  Hollanda’nın Altın Çağı diye  bildiğimiz zaman diliminin ardında yatan ; hakikat. Sanat neye rağmen sanat ve nereye hangi bedele kadar mübah? Para hangi ortak değerlerimize dönüşünce içinden zulmü aklıyor. O günün kuzeyli rönesansın ressamları sanat icra ederken bu gerçekleri bilmiyorlar mıydı? Kötülük fikri, zamanla insanın algısını da değiştirebilir mi?

Hollandalı sanatçılar o dönemde etraflarındaki dünyayı sık sık inceler ve resimler çizerdi ancak bu resimlerin her biri birbirinden farklıydı. Çünkü her sanatçı kendi stilini işin içine katmıştı. 17 yüzyılda Hollanda’da sanat piyasası çok büyüktü ve rekabet gerektiriyordu. Sanatçılar da farklı olmak ve öne çıkmak için çabalıyordu. insanlar  yaptıkları ticaret veya ondan aldıkları pay sonucu zenginleştikçe ; nasıl ki mobilya ve kıyafet satın alıyorsa , onların yanında dekorasyon unsuru olarak , tablolar, ayrıca pahalı ürünler de satın aldılar . 17. yüzyılda Hollanda’yı ziyaret eden yabancılar, hayatın tüm alanlarını kapsayan sayısız yeniliği ve ilerlemeyi gördüklerinde, hayrete düşmüşlerdi. Hollanda denizciliğinden, ticaretinin gelişmiş̧ yapısına, sanayinin ve finans sisteminin ileri derecedeki teknik gelişmişliğinden, şehirlerin güzelliğine, düzen ve temizliğinden, din ve düşünce alanındaki geniş hoşgörüye, felsefe, sanat ve bilim alanındaki ilerlemelerden gelenleri  şaşkına çeviriyordu. Hollandalıların evlerini ziyarete gelen yabancılar, bir fırıncının evin de yüz  kadar tabloyu duvarda görebiliyordu.  Bunları bugün,  o günleri yaşayan  gezginlerin seyahat yazılarından okuyoruz. Bu gün sanat tarihinde, tabloları sipariş edenlerin genelde seçkinler ve ya zenginler olduğunu düşünürüz. Güney Avrupa’da , Katolik dünyada , kiliseler soylu sınıf krallar sanatçılar sanatın hamisidir, ve Güneyin Rönesansı da bu yolla gerçekleşmiştir. Ancak  Hollanda’da durum farklıydı. Kuzey Hollanda’nın, Protestanlığı ve onun inancında; Tanrıya yakın ve seçilmiş olmanın çalışkanlık ve başarı göstergeleri vardı. Bunun itici gücü çalışkanlık ile birleşince, ticaret yoluyla elde edilen yüksek gelir; tabloları satın alan sınıfın başında tüccarların gelmesine neden oldu. Calvinci öğreti kiliselerde her türden imgeyi yasaklamıştı; kilise binalarını da, inancın zorunlu unsur olarak görmüyorlardı. Cemaat olmak için kilisenin kurumsal yapısına ihtiyaç yoktu. İkonografiyi de ayrıldıkları Katoliklik mezhebin sacramentleri  nedeniyle  ret ettiler. 

Böylece sanatsal üretimin tek alıcısı, şehirli burjuva sınıfıoluşturmaktadır. Hollandalı sanatçılar hamileri olmadığından, sipariş üzerine değil ekmek parası kazanmak için, yani piyasa için üretim yapıyordu. O dönemde, sanat eserlerinin çoğunun açık piyasadan alınıp satılması ilk defa gerçekleşti. Sanatçıların çektiği zorluklar vardı mesela, sanatçılar eserlerini kimin satın alacağını, hatta resimlerinin satılıp satılamayacağını bile bilmiyorlardı. Ancak tablolara olan talep, gün geçtikçe artıyor , tabloyu yapan sanatçıların da buna bağlı olarak sayısı da artıyordu. Bu da rekabeti kaçınılmaz kıldı. Zira bir sanatçının, eserlerini satabilmek için  diğerlerinde farklı olması gerekiyordu. Böylece Hollandalı zengin burjuvalar resim sanatına gittikçe daha fazla yatırım yapmaya başladılar. 1660 da Hollanda’daki evlerde toplam 3 milyon tablo bulunduğu bilinmektedir. Hollanda son yıllarda tarihine eleştirel bir gözle baktığından; köle ticaretine karış olması da bir tartışma konusu haline geldi. Altın çağ, ulusal gururla alakalı bir ifadeyken ; bu terimin refah, barış, zenginlik ve masumiyet gibi olumlu çağrışımları bu günün tarihsel gerçekliğine uyuşmuyor. Artık kendileri de  terimin, o dönemin savaş, zorla çalıştırma, yoksulluk ve insan kaçakçılığı gibi pek çok olumsuz tarafını görmezden geldiğinin farkındalar. Bu sebeple galeriler, müzeler resimlerin yanında bulunan açıklamalardan "altın çağ" ibarelerini kaldırıp; yerini "17. yüzyılın grup portreleri"  ifadesiyle değiştiriyor.

 
Hollanda, 17. yüzyılın ortasında Güney Amerika Avrupa arasındaki köle ticaretinin en önemli aktörlerinden biri olduktan sonra 1 Temmuz 1863' de köle ticaretini resmen yasakladı. 19 Aralık 2022 ‘de başkent Lahey'deki Hollanda Milli Arşivleri'nde yapılan törende konuşan zamanın Başbakanı Rutte, ülkesinin kölelik tarihi ve köle ticaretindeki rolünden ötürü hükümeti adına özür diledi. "Yüzyıllar boyunca Hollanda devleti adına birçok kişi metalaştırıldı, sömürüldü ve kötü muamele gördü. Yüzyıllar boyunca Hollanda devleti tarafından insan onuru ayaklar altına alındı." ifadelerini kullandı. Köleliğin insanlığa karşı suç teşkil ettiğini kaydeden Rutte, "Milyonlarca insan bu suçun acısını çekti ve çekiyor. Hollanda kendi payına düşeni kabullenmeli, önceki hükümetlerin ülkenin kölelik tarihini kabullenmede eksik kaldığını belirterek, "Hollanda hükümeti adına özür diliyorum." dedi.  

          Tarihin başka bir zamanında, başka bir ülkesinin , bu günkü gelişmişlik, yüksek yaşam endeksi , gelir ve refah seyisine baktığımızda, onların geçmişinde de; dünün başka suskunlukları, bahsedilmeyenleri var. Onların ise denize kıyıları yoktu ve  buna bağlı olarak da deniz ticareti  de yapmadılar. Dağlık ve engebeli arazileri buna bağlı zor yaşam koşulları, yaşamanın, yerleşmenin ,inşa etmenin maliyetini hep arttırdı. Bulundukları bölgeden büyük ticaret yolları geçmiyordu, buna bağlı olarak sanayi tipi üretim yapmak için, hammadde, yer altı kaynaklarını,  az paraya çalışacak yüksek sayıda  insanı bir araya getirmek, onlara yaşam alanı sağlama imkanlarından da yoksundular. Az sayıda insanın dağlık arazilerde birbirinden uzak yaşantılarında geçimlerini, tarım ve hayvancılıkla sağlıyorlardı. Halklarının ortak tek  bir dilleri, etnik kökenleri, inanç ve mezhepleri  de yoktu . Güçlü ülkelerle herhangi bir müttefikleri olmadığı gibi; güçlü karizmatik liderleri de olmadı . Coğrafi ve nüfus olarak küçükler ama tüm bunlara rağmen insani gelişmişlik endeksi sıralamasında  dünyanın ilk üç ,dünyanın en zengin, en itibarlı ,en mutlu toplumları arasında da en üst sıradalar. Ürettikleri her şeyi, bu gün artık bir dünya  markasına dönüştürdüler . Çelik, saat ,peynir ,çikolata ,silah ,spor ,bilim, teknoloji ,bankacılık ve  sigorta gibi birbirinden farklı alanların; her birini, ayrı ayrı ,milyarlarca dolarlık gelir yaratan küresel endüstriler haline gelirdiler. Ülkelerin adı , Bayrakları  tüm dünyada bugün  bizzat; kalite, güven ve sağlamlığın ifadesi ve markası haline geldi. Confoederatio Helvetica (CH) yani İsviçre. Nasıl oldu da oradan buraya geldi ve bu kadar kanlı bir coğrafyada tarafsız kalabildi? Yaptığı her işte ürettiği her üründe  güven  sağlamak nedir ve güven nasıl inşa edilir? 

      İsviçre ekonomisi, en ciddi ivmesini ikinci Dünya Savaşı sıralarında yakaladı ve bunda tutunduğu tarafsızlık pozisyonunun önemli bir rolü var. Ancak bu bir kandırmaca bir algı oyunuydu; onların burada asıl yapmayı başardıkları şey ise, tüm taraflarla eş zamanlı  birliktelik ve işbirliği sağlarken, bunu da tarafsızlık olarak pazarlamaları en büyük hünerleriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsviçre'nin iki önemli pozisyonu oldu. Bunlardan  biri; savaşa girip kimseyi öldürmemek, ancak  bunu yapmak isteyenler varsa , onlara da istedikleri silah ve cephaneyi  sağlamaktı. İkincisi ise; onlar  birbirleriyle savaşırken, onların yerine , hazinelerini güvenli bir yerde saklamak oldu. Yani İsviçrelilerin savaşa müdahil olmamaları ahlaki bir pozisyon tercihinden ziyade, son derece ekonomik ve stratejik bir karardı. Ticaretin gerçek anlamı, doğru yerde doğru zamanda bulunmak , ihtiyacı tespit etmek ve pazara ihtiyacı olan, doğru ürünleri sunmaktır. Bir savaş ve o savaşın doğru ürünleri ! Nazilerin, Yahudilerden ve diğerlerinden, gasp ettiği servetler, altınlar bu şekilde bu ülkede tutuldu. Bununla da kalınmadı, Almanlar İsviçre’de tuttukları altınları da; İsviçrelilere satarak, karşılığında ‘güvenli’ bu nedenle istikrarlı olan;  İsviçre Frangını alıp , onunla da savaş bütçelerini  finanse ettiler. İsviçre pek tabi Nazilerin bu altınları nasıl elde ettiğini biliyordu. Ama bu konuda hem ağızlarını açmadılar hem de konuya pragmatik yaklaşmayı seçtiler. Savaş bitti; yıllar geçti ve kasadaki kalan altınları , mücevherleri gelip alacak Naziler ve hatta eş zamanlı güvenlik ihtiyacı nedeniyle oraya yatıran Yahudiler de artık bulunmadığı için o servet de haliyle İsviçre’de kaldı. Zira, kasalarda ve hesaplardaki hazinelerin orijinal sahiplerinin çoğu  hayatlarını ya kaybetmişti ya da hangi kasadaki hangi altın hangi para kime ait bulunması bilinmesi neredeyse mümkün  değildi. Bu  nedenle  de, o kişilerin yakınları mirasçıları da bu muazzam servetinin tamamını geri alamadı. Ancak günümüzde de artık İsviçre Bankalarının; kaynağını bildikleri halde , bu kanlı altınları alarak Nazilerle işbirliği yaptığını  da resmi olarak  kimse iddia edemiyor. Çünkü iddianın orijinal sahipleri yani kalanların mirasçıları bizzat bu suçlamalardan 1996 yılında açılan toplu dava neticesinde tüm tarafların, toplamda 125 milyar dolar ödeme karşılığında uzlaşmaya vardı . İlginç olan; bu anlaşmaya varılan 1996 yılına  kadar bile çok sayıda Yahudi paralarını, varlıklarını burada tutmaya devam etti . Bu, kimin kimle dost, kimle düşman olduğunun önemi yok demektir.  Para kaynağı  her ne olursa olsun paradır ve daima ‘güven’ ve istikrar talep ediyor demektir. Bugün de aynı durum devam ediyor. İsviçre çok güçlü ve dokunulmaz bir ülke; çünkü herkesin serveti ve sırrı  aynı anda burada;  aynı kara kutuda. İsviçre bu yüzden hiçbir organizasyonun askeri müttefikliğin üyesi olmak zorunda değil. Dünyanın en güçlü ülkesi bile burayı, işgal edemez çünkü, diğerleri buna izin vermez. ABD 2009 yılında burada hesabı olan 50.000 Amerikalının bilgilerini alma konusunda İsviçre’ye baskılayıp istediğini alınca;  bunun bir bedeli oldu. İsviçre bankaları artık Amerikalılara burada hesap açmıyor ve  hatta Amerika’ya yerleşmiş olan İsviçreliler bile artık İsviçre’de banka hesabı açtıramıyor. Yani İsviçre bilgi paylaşmamaya devam edebilmek adına; ortada paylaşacak bilgi bırakmadı; ‘güvenli’ olmayı sürdürdü. Bu gün İsviçre bankalarında bulunan ekonomik büyüklük, sanayileşmiş İsviçre ekonomisinin toplam değerinin beş katına ulaşmış.

Kısaca, İsviçre'nin İsviçre gibi olmasını, bu gün de herkes istiyor ve bu durum , bu gün de herkesin işine geliyor ve hala dünyanın karanlık tarafı ortak ve  güvenli bir alan da , birlikte  saklanmaya, gizlenmeye,  susmaya ihtiyaç duyuyor. Kötülük, bu gün de tıpkı dün olduğu gibi. Biz herhangi bir yerde  yaptıklarımızla, tercih ettiklerimizle , feda ettiklerimizle ve karşılığında elde edip sakladıklarımızla; sanki hiç ölmeyecek gibi biriktirmeye devam ettiklerimizin,  yani suçun; suskun ortaklarıyız. Mevzu görüntüde kim ,ne olduğumuz nasıl göründüğümüz mevzusu da değil, gerçek aslında perdenin arkasında bir arada oluşumuz. Biz asıl ışıklar söndüğünde kendimiziz. Bir çukurun dibinde , karanlıkta , biriktirdiklerimizle her ne yapmayı planlayıp ne işe yarayacak olanlarımızın değeri kadar insanız. Hiçliğin yanıbaşındayız.

           Değerler ile birlikte her şeyin faydacı hesaplamaya indirgendiği faydacı sistem, kaçınılmaz olarak kendi amacına bir gün mutlaka ihanet edecektir/etmiştir. Söz konusu sistemde daha fazla fayda sağladığı için ahlaken onaylanmamış yöntem ve eylemler seçilecektir. Bu eylemlerin doğuracağı zararları gidermek için yine başka zararlı  eylemler ve başka ortaklıklar gerekecektir. En büyük korkusu ölüm olan ve bu korkusu yüzünden yayılmayı, bir başkasının elindekini almayı kendine hak gören ve kendini bu yolla teselli eden insanın tüm çabası, kendini sanki  hiç ölmeyecekmiş gibi, güvende hissetmektir. Ancak , öleceğini bile bile  şiddeti ve kötülüğü seçen bir bilinç ne kadar insandır. Acaba Tanrı, insanı, daha başlangıçta kötülük yapmaktan uzak kalacak bir şekilde yaratabilir miydi? Kötülüğün olmadığı seçim olur mu? Peki kötülük olmadan iyilik var mı?
         Ahlaki kötülük, insanın kendi eksikliğinden doğmaktadır. Bazı düşünürlere göre, evrende kötülük olduğu halde, eğer Tanrı isteseydi, insanı daima iyiyi seçebilecek şekilde yaratabilirdi. Ancak, ‘daima iyiyi seçmek’, insanda kötülüğe karşı herhangi bir yatkınlığın bulunmaması, dolayısıyla, ahlaki seçimin imkânsızlığı demek olurdu. Oysa kötülüğe olan yatkınlığına rağmen, iyiyi seçen insanın seçiminin ahlaki bir değeri vardır. Eğer, insanda, korkaklığa yatkınlık olmasaydı cesaretten; acı çekme olmasaydı, merhamet duygusundan söz etmek de anlamsız olurdu. Doğada hiç kötülükten bahsedildiğini duydunuz mu ? O sadece kendi özünde ne varsa onu zamanı geldiğinde tekrar eden ve varlığını kendi düzeni içinde sürdürendir. Doğada tercih ve kötülük yoktur. 
           İnsana, diğer tüm canlılardan farklı olarak verilen öğrenebilme yeteneği insana seçim yapma sansını da tanımıştır. Seçmek ve bir diğerinden vazgeçmek, yaptığı seçimin sonuçlarına katlanmak , kendine bir sınırı, kendinden koymaktır. Sınırın ölçüsü de yine insanın kendi seçimidir. Zira  Kötülüğün tarihi insanın yer yüzünde bulunmasıyla, Köleliğin tarihi ise avcı toplayıcılıktan yerleşime geçmesiyle başlar. Bu sebeple  insanın  yaşamında  kötülük problemi, tıpkı diğer felsefi problemler gibi, çağlar boyunca tartışılmış ve tartışılmaya devam edilecektir. Çünkü ölüm korkusu ve onun yakın arkadaşı kötülük; insan var oldukça özü aynı, ancak kurgusu gittikçe kompleks bir hal alan insanlık konusu, bir seçimin mevzusudur…
 Kant'ın ifadesiyle iyi yönde bir irade pratik sonuçları ne olursa olsun kendi başına iyidir, kötü irade kötü niyet sonucunda ortaya iyi bir şey çıksa bile kötüdür .Neyin iyi , neyin kötü olduğuna karar verirken de  bu kararı ancak zamandan ve mekandan bağımsız  olarak  ve tarafsız olarak verdiğimizde ahlaklı olabiliriz. İnsan sadece genel yasa olmasını isteyebileceği bir ilkeye göre hareket etmelidir ve bunu her seferinde karar alırken yapmalı. Bir örnekle konuya bakarsak , bir yeri savaşla kan dökerek almayı istemek iyi midir kötü müdür? Eğer iyiyse Türkler İstanbul'u almak isterken de iyidir ,Yunanlılar İzmir’i almak isterken de iyi. Eğer vereceğiniz  cevap ; bulunduğunuz tarafa göre değişiyorsa en hafif tabiriyle seçiminiz ahlaki değildir. 
Bu yaklaşım biçimi bugün hukuktan insan haklarına evrensel değer olarak tanımladığımız ne varsa tümünün var olabilmesi için gerekli olan zemin oluşturdu. Ona göre  ahlak yasalarındaki yükümlülük insanın doğal yapısında veya içinde bulunduğu koşullarda değil; saf aklın kavramlarında aranmalıdır. Ahlakı, doğal dünyadan ayrı olarak özgür iradeyle ilişkilendiren Kant insanın diğer canlılardan daha farklı bir akıl öznesi olduğunu, nesnelerin bir fiyatı varken insanın ahlak sahibi olması nedeniyle bir onuru olduğunu söyledi. İnsandaki bu onur onun akıl yoluyla ahlak kararları almasını amaç koymasını gerektirir .Bazen bu kararlar o insanın zarar görmesine yol açsa bile bu bedeli insan olabilmek için ödemelidir .Bu sebeple, insan olmanın bedeli ve ölçüsü evrensel bir ahlaka göre hareket edebilmektir. Sadece istekler ve eğilimlerle hareket edip yaşayanlarsa hayvanlardır. Kant’a göre ahlak yasaları insanın akıl yapısından geldiği için irade kavramı her şeyin merkezindedir , bunun sonucunda da her insan bir ahlak yasası koruyucusudur. İnsanlar biyolojik olarak da aynı akıl yapısına ve deneyimleme şekillerine sahip oldukları için bu durum subjektif yasalar değil tersine son derece objektif genel ve zorunlu yasalar ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla insan ahlaklı olmak için kendi dışında bir otoriteye müracaat etmek zorunda değildir . Eylemler yapmak için örneğin cenneti ummaya da gerek yoktur ilahi veya maddi ödüller olmasına da. Ahlaklı olmak için akıl ve irade sahibi olmak yeterlidir . Kişisel onur ve ahlak sahibi insanlar kendilerini bir şeylerin, birilerinin aracı ve kullanılıp atılacak bir maşası olarak değil , her şeyin nihai amacı olarak görmek ister.
 

       Köleliğin kalkma nedeni,  sömürü sisteminin sona ermesi değildi. Üretimdeki ,ona bakma , besleme , barındırma ve zaman zaman da isyanıyla başa çıkmanın köleliğin maliyetini oluşturduğu bir ortamda, sorun  yeni tip üretim olan sanayileşmenin, eğitim almış insan gücüne ihtiyaç duyması ve köleye eğitim vermenin tüm bunların üzerinde  daha yüksek bir maliyetinin olmasıydı. Köle niteliksiz olan iş gücüydü ve o güne kadar, onu eğitmeye gerek yoktu. Kölelik sistemi, eğitime uygun olmadığından kölelik kaldırıldı, ve tüm bu maliyetler ‘modern köleye’ yüklendi.Sömürgecilik “sona erdikten” sonra, 1960’lı yıllarda, sömürge bölgelerinin sınırlar eski sömürge güçleri tarafından yeniden düzenlendi. Afrika’daki sınırların doğal görünümlü olmayıp, cetvelle çizilmiş̧ gibi durmasının nedeni, siyasi hesaplamalarla gerçekleştirilen ayırmanın sonucudur. Bu hareket bile, onların sömürge sonrası için hala  aynı yerlerde çıkarlarının, planlarının devam ettiğinin göstergesidir. Yeni kurulan  modern kölecilik sistemin; en önemli özelliklerinden biri de, sömürülmekte olan halkların sömürge olduklarının farkında olmaması, bunu hissetmemesi ve kendilerini tam bağımsız millet olarak görmesidir . Klasik anlamdaki sömürgeciliğin resmen ortadan kalkmış̧ olması, sömürünün de ortadan kalktığı anlamına gelmez ve bağımsız olabilmek için öncelikli koşul bu gün bize öğretildiği gibi  ekonomik bağımsızlık  da değildir, zira ekonomiler bu günün küresel ekonomilerinde birbirleriyle görünen ve görünmeyen bağlarla iç içedir. Buradaki bağımsızlık seviyesini belirleyen ise, toplumdaki bireyin aklını kullanabilecek özgürlüğe ulaşabilmesi veya ulaşamayacak olmasından kaynaklanır. Toplumlar eğitim sistemlerine , düşünme üzerine düşünmeyi sağlayabilecek unsurları katabiliyorlar mı ,yoksa çocuklarını onların akıllarını felç edecek, onları her an kurgulayacak,  uzaktan kumanda edebilecek doğmalarla veya kafa karışıklıkları içinde bırakmayı mı eğitim zannediyorlar ? Değil cevapları bulmak , sizce eğitim soru sorabilme yetisinden bile yoksun bırakmak mı?  Çünkü ‘Bağımsızlık’ tamda budur. Siz evlatlarınızın aklını serbest  bıraktırabilme gücüne sahip misiniz?Yüz yıllık Cumhuriyet Tarihinin eğitim sisteminin yetiştirdiği bireylerin, üniversitelerin, eğitim kurumlarının üretimlerinin sonuçlarını bir bütün olarak değerlendirin. Yüz yılın sonunda elinizde hangi filozoflar , hangi bilim adamları, tarihin akışını değiştirmiş, insanlığın tümüne fayda sağlamış hangi üretimler var ? Eğitim sisteminiz, düşünmenin ne olduğunu bilen, birey bilincine erişmiş hangi toplumu yetiştirdi, yoksa sizin bu yetkinizi elinizden alıp, eğitim sisteminizi sizin adınıza başka kurgulayanlar mı var? Bırakın ekonomiyi, parayı , gücü bunun cevabını düşünün. Kurgu bir bilincin ürünüdür. Bir amacı vardır. Sizin gördükleriniz ise bilinciniz yoksa sadece sizin algılamanız istenilenlerdir. Siz A sanırsınız, sonuç B çıkmışsa tartışmanız gereken, artık B değildir. Neden onu A sandığınız ve B ye rağmen bu gün hala A‘nın yılmaz taraftarı olduğunuzdur. Bireyselliğini kazanmış olanlar sürüden bağımsız düşünebilme, soru sorabilme yetisini kazanalardır. Soru bilgi varsa, bilincin ayırımı ile sorulabilir. Sorgulama bunun için gereklidir. Taraftar olmayanlar soru sorar ve cama bak orda ne var dendiğinde bir de arkasına bakma gereğini hayatına katabilmiş olanlardır, onlar bireyselliklerinin anlamının farkındayken tercihini de her ne şartta olursa olsun; İnsanın Değerinden Yana Kullanabilme Yetisine Erişmiş, OlanlardırÇünkü bilirler ki, hayat sınırlıdır, teskin edilmesi gereken  şiddetli bir ölüm korkusu da artık hissetmezler, yüzleşme kabul etme de tam da budur. Onlar için hayatın anlamı; kendi değerleri sayesinde hayatlarına kattıkları ve vazgeçtikleri de kendi bilinçleriyle sınır koyup seçmedikleridir. Değerin ayrımına varabilen insan,  paranın bir gerçek olduğunu, ancak bir çukurun dibinde, karanlık bir toprağın içinde , üst üste yığılmış insan bedenleri arasındayken , gizlide saklanılanın ve seçimler uğruna heba edilmiş bir hayatın geri gelmeyeceği , yapılan seçimin dönüşü ve o çukurun dibinden de çıkışın da olmayacağını bilenlerdir. Ölçü bir seçimdir. Hayatta , o ölçüde hayatınıza kattıklarınızın bir bütünü.

            Tüm canlılar arasında kötülük çıkartan , kendi neslini açık veya gizli köleleştiren tek canlı türü insandır. Ve o insan kendi eliyle, kendi sonunu getiren olmayı daima başarıyor. Vicdan akıl işidir, aklı olmayanda vicdan aranmaz. Aklını kullanamayan, birey olma seviyesine erişememiş hiçbir toplum kendini bu nedenle bir kalabalığın içinde  güvende hissedemez. Çünkü yığınlaştırılmış, sıkıştırılmış farklı düşünmememe ve taassup unsurlarıyla bir arada tutulan topluluklar, her zaman, bir dönüşümün ya faili ya da maktulü olmak için  başkaları tarafından kurgulanırlar. Kölelik kaldırıldığında, buna en çok isyan eden ise kendi insanlarını köle diye pazarlayanlar olmuştur. 

        Gelinen dünya düzeninde, imparatorlukların yıkılıp ulus devletlere dönüştüğü gibi, ekonomiler, onun unsurları, sınır kavramları, eşitlik, adalet, özgürlükte kendi içinde evrildi. Bu sebeple artık dünya üzerinde güvenli cennetler, sakınılabilen hayatlar ve kendinize ait yaşam alanlarınız yok. Ekonomiler, bilgi ve yaşamlar ; hangi seviyeden olursa olsun bir geçiş yolunda artık  birbirine  temas ediyor. Sizin hiç istemediğiniz ; vasıfsız gördüğünüz, inancından ,yaşantısından kültüründen dolayı hakir gördüğünüz bir mülteci, bir plastik botla kendi yaşam alanından sizin cennetinize bir anda tüm önlemlerinize rağmen dahil olabiliyor. Ve sizin sözde güçleriniz de onun ne gelmesini ne de yaşantınızın dışına çıkartmanıza yetmiyor. Bu gün Hindistan bile Müslümanlardan kurtulmak istiyor.
            Ben bireysel olarak, yönetim şekillerinin her ne kadar değişmiş, dönüşmüş gibi görünse de bunun aslında zamanın değişimine bir ayak uydurma, izleyeni yanılsatmak için yapılan bir kurgu olduğunu düşünüyorum. Güç hala aynı oyun kurucuların elinde, sadece ya sahne önünde değiller yada  göründüklerinde de kendilerine daha uhrevi manalar yükleyerek bizi kandırıyorlar. Geçenlerde Papanın G 7 zirvesinde görünmesi, bence bu sebeple bir tesadüf değildi. İlgilenenler tarihte ve bugün papalık makamının sadece toprak gelirlerini inceleyerek ne demek istediğimi anlayabilirler. Ancak bu gün , değişen bir gerçek var, o da Globalleşen dünya düzeninde artık, mesafeler, sınırlar ve korunaklılık bir unsur değil. O zaman yapılması gereken yeni bir şey var, madem imparatorlukları yıktınız yeni düzeni  kendiniz ve sömürdükleriniz için yeniden kurguladınız, bu günde yine yapmanız gereken bir şey var. Artık, insanların bulundukları yerlerde kalmaları kendilerine yetmeleri için onların zihinlerini kurgulamaktan onları cahil bırakmaktan vazgeçmek zorundasınız. Çünkü hiç bir ateş yandığı yerde artık kalabilecek kadar cılız değil, seçimlerinizin sonucu çölleşen dünyada kuru otlar dünyayı artık öyle bir sardı ki, ateşi artık vahalarınızdaki ormanlarınızın kıyısına kadar taşıdı. Yangın kaçınılmaz olarak sizin orayı da saracak. Zira  ‘Bilincini’ kaldırdığınız, aklını kullanamayan  birey, insanlığından uzaklaşır ve doğayla bütünleşirse, doğa üzeri olarak sadece gereğini yapar hale gelir ve artık ortaya çıkan da kötülük olmaz. Çünkü kötülük doğanın konusu değildir.
            Klişe olmuş bir söz var. Tarihi kazananlar yazar , ancak her yaratılan algının bir bedeli ve günü geldiğinde sorulacak bir hesabı mutlaka olmuştur. Kendi alanında cennetlerini yarattıklarını sananlar, ellerindeki kanın izini suyla çıkaramayacakları gibi, suçun silinmez lekesini de ne inancın ne sanatın yüksek değerlerinin arkasına gizleyemezler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ