BAĞLANTISIZ-BAĞLANTI





           Kırılganlık canlıların büyüyebilme şeklidir ve Latince kökenden yaralanmak kelimesinden gelir. Yani kırılganlık bizim yaralanma, yara alabilme kapasitemizle ilgili olup sınırı canlının ölümüdür. Ancak çocukluk döneminde korunaksız yaralanma hali, kırılganlığı iz bırakan katlanılmaz acılara dönüştürebilir. Buradaki kontrolsüzlük, acıdan haberdar olmama, şok yaşama ve iyileşmek için gerekli fiziksel ve psikolojik yardımlardan da eksik kalma sonrası yaranın dönüştüğü fobi halini alabilir .Derin yaralar, derin izler de bırakabilir, zira ölüm olmamış ancak yara da maksadını aşmıştır. Bu noktada insan kırılganlığını tamamen kapatmayı ve hayat boyu büyümek yerine bir başka yol olan ‘Haklı olmayı ’bir yöntem olarak seçebilir. Coğrafyası , benliğininde kaderinin oluvermesidir. Ama bu korunmacılığın onun hayatında çok daha büyük bedeli, büyümesinin de eş zamanlı durmasıdır. Ancak insanda, diğer organizmalardan farklı olarak verilen bu bilinç ve seçme şansı büyümeyi durdurabilirken , diğer canlılarda ise büyüme bir zamanlama ve süreçte kendiliğinden meydana gelir. Kabuklu deniz hayvanı vakti geldiğinde kabuğunu kırar; çünkü sert bir kabuğun içinde büyüme gerçekleşmez. Kendine şekil vermek, kırılgan bir yapı içinde var olmak onun büyümesi için gereklidir. Bir ağacın büyümesi yeşil, yumuşak olmasına bağlıdır. İnsan; büyümesinin önündeki engel olan haklılık ve savunmayı kendi bilinciyle ortadan kaldırılmazsa kabuk yaşı ne olduğuna bakılmaksızın , büyümemiştir. Acı, öğrenme, değişme büyümenin kırılganlıkla ayrılmaz olan ilişkisinin sonucudur.

İnsanın oluşturduğu toplumun yapısı da, aynı haklılık, mağduriyet ve kendini savunma güdüleriyle durdurulduğu vakit kırılma ve büyüme onda da  gerçekleşmez. Acının bilincini kazanmayıp kendini dönüştürmeyen ve yeniden şekillendirmeyen topluluklar hep yerinde saymaya mahkumdur.


    Farklı zaman dilimlerinde, yaşayan aynı insan ve onun olaylar karşısındaki aynı seçimleri, tarihin belli bir zaman diliminde kendini belirli aralıklarla, düzenli tekrar etmesine yol açar. Ancak aynı zaman diliminde yaşayan farklı toplumların benzer olaylara verdikleri farklı tepkiler ise aynı zamanda bir coğrafyada rönesansın, bir diğerinde skolastik düşüncenin zirvesinin yaşanmasının nedenidir. Bugün de silikon vadesindeki akademisyenler ile bizdeki akademisyenlerin kendi uzmanlık alanlarındaki konuları incelemelerindeki farklılık da yine aynı haklılık ve savunma mekanizmalarının bir sonucudur. Zira teknolojik gelişmişlik, ekonomiler, sağlanan imkanlar, özgür tartışma ortamları çıktının bir sonucu iken, düşünmemenin belli bir alanda takılı kalmanın, yetersiz bakış açılarının ve konuları tek ve dar bir çerçeveden inceleyen zihnin ise ; bu sayılanlar nedeni değildir. Bizde örneğin ; bir sanat tarihçisi, gördüğü sanat eserini sadece kendi bulunduğu çerçeve içinde ki haliyle değerlendirir. Akademik yazıların unsurları, konu, kapsam bellidir onun düşünceleri ve tespitleri de bu görünmez sınırların mecburi bekçisidir. Ancak; o eserin yaratıcısının, yaratıma giden süreçte diğer tüm çağdaşı sanatçılarının eserlerinden ayırıp örneğin Orsay Müzesindeki duvarda yer almasını sağlayan dehasının altındaki diğer unsurlar ise ; söz konusu  incelemenin konusu değildir, veya sadece bir biyografi konusunun ana başlıkları kadar , incelemede dikkate alınır.  Ancak o eseri anlamak için sadece sanatı, tekniği veya hangi akımın sonucu hangi akımın nedeni olduğunu bilmek  de yeterli gelmez. Süreci, tarihi, o günün ekonomisini, sosyo-politik ilişkilerini, anlamlarını, sanatçının onu şekillendiren bu süreçte nelerden etkilenerek büyüdüğünü, inançlarını bir bütün olarak, toplumla ilişkilerini öğrenmeden ve bunlar üzerine kalem oynatacak bilgi birikimine ulaşmadan; yazılanlar bugün ve gelecekte sizin yapacağınız işin daha iyisini yapay zekanın yapacağı anlamına gelir ki, bugün insanın yerini yapay zekâ mı alıyor tartışmalarını yapmanız da tam da bu nedenle doğaldır. Siz çalışmanıza tüm bilgi birikiminizi eklememişsinizdir. Kaç sanat tarihçisi, teoloji, tarih, arkeoloji, ekonomi veya kamu ekonomisi hakkında da makale yazabilir. Bu konuların kaçına hakimdir ve bunları sanatçının eseri hakkında bir bütünlük içinde etkilerini ve sonuçlarını felsefeyi de kullanarak inceleme alanına dahil edebilir. Teoloji bilmeden sadece bir inancın adıyla bir müzedeki ressamın eserini, konusu kutsal olmasa bile anlayamazsınız. Toplumu oluşturan unsurları bilmeden insanı anlayamazsınız. Anlamak o güne dönmek, onun ne anladığını anlamaktır. Onun yaşadığı gün de yanına gidip onunla yaşayabilecek bilgi seviyesinde kendini yetiştirmektir. Bunlar göz ardı edilerek yapılan akademik çalışmalar bugüne dokunmadığı gibi geleceğe de sizden iz bırakmaz. Zira bilinenin bilgisini yapay zekâ; işlemcisinin hızı ve depolama kapasitesi aracılıyla, çok daha hızlı süzer ve diğer yapay zekalarla koordine olarak bilgiyi ve bilginin kontrolünü de sizin yerinize eline alırken, insanı da duyusal zaaflarını kullanarak manipüle eder, duygularını ve kararlarını yönlendirir. Ancak insan; sadece bir metini süzerek çalışma yapmaz, incelediği insanın yerine geçer onun duygularında empati kurar; kendi yaşanmışlığından hareketle de onun duygusunda ki hakikati hisseder. Tüm bunlar İnsanın yapabildiği Yapay zekanın yapamadığı , yazılımın konusu olmayan unsurlardır.

        Bunlar ; kod ve yazılıma konu olmayan, insanın düşünme sisteminin; bir işlemci kapasitesi, hız, depolama birimi, hesap makinasının çalışma biçimlerinden farklı olarak, genetik aktarım, karar alma ve farklı öğrenme biçimlerini de içermesindendir. Bunların başında deneyim, sağduyu, his, ilham ve yetenek gibi sebebinin ve kaynağının ne oldurduğu tam olarak bilinmeyen kısımlarının da bulunmasıdır. Ki eşsiz olan; bilginin, bu unsurların tümünün eşzamanlı olarak kendiliğinden kullanarak  ; düşüncenin ve eylemin konusu yapmasıdır. Ancak yapay zekâ da tehlikenin insanın bu unsurlarından da kaynaklandığını , optimuma ulaşmada önündeki en önemli zafiyetin insanın vicdanından gelen karar almadaki zafiyetinin olduğunu bilir. Çünkü vefa vicdanın hafızasıdır. Akıl da vicdan konusu olduğundan; insanda aklın işlem kapasitesinin artması; erdemin ve vicdanın karar vermede etkisini de arttırırken, optimum hedefe ulaşmamada eş zamanlı zaafın da oluşmasının nedenidir. 

Aksi halde yapay bir işlemci, insan düşüncesinin ikamesi olabilseydi; insanlık İskenderiye ve Pergamon kütüphanesinin yanmasından sonra ortadan kaybolan binlerce el yazması nedeniyle bugün yok olup gitmişti. Ancak onlar, zaten bilinenin bilgisiydi, insanda hali hazırda depolanmış ve nesilden nesille bilmeden; aktarılarak taşınmıştı. Aktarılamayan ise; her ölümde, o insanla birlikte yok olan;  deneyim ve erdemin ölenin yanında gitmesiydi.Arkadan her yeni gelen  ya bu seviyeye ulaşamadı, ya yolda takılıp kaldı yada zaten o kapasite ona hiç yoktu . Günün sonunda aynı sorun orda duruyorken;  aynı hata da , aynı yerde tekrar yapıldı. Bu sebeple bugün aynı insan makinası, aynı tuzaklara düşmeye , aynı sınavda kalmaya ve aynı çekişmelerle  tarihini tekerrür ettirmeye devam ediyor . Doğanın sonu insana rağmen gelmezken, aksine insan  kendi sonunu belirli bir zamanda belli aralıklarla , kendi eliyle getirmeye devam ediyor. Günün sonunda insanlık bu gün de büyümedi ve kendini dönüştüremedi.

Şimdi bahsedeceklerim ise, bu gün 21. yy ‘ da eş zamanlı olarak sadece dünyanın farklı yerlerinde değil, aynı ülkenin farklı yerleşim birimlerinde bile varlığını sürdürmeye devam eden düşünce sistemidir. (Dinlerin veya başında bulunanların isimleri, çağ adları, sizi yanıltmasın).

    Orta çağ düşüncesi; Tanrı merkezli anlama biçimi, sadece belli bir kültüre, coğrafyaya veya yalnızca klasik Müslüman gelenegine özgü bir durum değildir. Ortaçağdaki hemen tüm kültürlerin temel karakteristiği, Tanrı merkezli bir toplum yaşantısına ve düşüncesine bağlı olmalarıydı. Toplumlar değişimi teorik olarak reddeden , durağan bir evren anlayışına sahipti. Toplumsal ilerleme ve reform fikri söz konusu bile değildi, düşünülmesi imkansızlar listesinde bulunmaktaydı.  Zira hayata ve onun akışına müdahale ederek onu değiştirmek yerine, olduğu gibi ve her nasıl geldiyse öylece kabul etmek ZORUNLULUKTU. 

Dünya, evrenin merkezindeydi; Varlıklar, Tanrı’dan en basit olanına kadar, sabit bir kozmik hiyerarşi içinde kutsal bir bağla birbirine bağlıydı. Bu kozmik hiyerarşi anlayışı, toplumsal düzeninde nasıl oluşturulması gerektiğinin fikrini de insana veriyordu. Tüm gerçekliği tanrıdan verilen kadarla anlama, görünür olanı da sadece ilahi bir çerçeve içinde değerlendirme, dünyevi hayat karşısında, uhrevi hayatı, sınırlı olanın  karşısında sonsuz  olanı tercih etmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle dünyevi ilişkiler ve iktidar da Tanrısallıkla birleştiriliyordu. Siyasal iktidarın Tanrısallığı anlayışı, bu sebeple aşılamaz ve sorgulanamazdı.  Tanrı iktidarı temsilcisi olan Papalığa vermişti, oda Krallara taç giydiriyordu, bu bir bakıma Papalığın;  gözetiminde ve denetiminde sınırlı bir yetki devri meselesiydi ve bu durum yani kutsiyet; onun toplumsal ilişkilerini ve iktidar yapısını örten, onu olduğundan farklı bir şekilde gösteren  adeta bir perdeydi. Ancak; Perdenin arka tarafı ve Papalığın  gerçek güç ilişkileri tıpkı  bugünkü gibiydi, ancak dışardakiler bunu olduğu  gibi algılama bilgisinden; zira düşünme yetisinden ve onu sağlayan eğitimden yoksun bırakılmışlardı.

Onların yapması gereken; düşünmemek, dünyadan el etek çekmek, inzivaya kapanmaktı. Ancak bu uygulama, belirli bir kesimle sınırlıydı. Toplumsal ve siyasal kurumlara ve onların ahlaki durumlarını ıslah etmeye gelince, ise tüm bunların Tanrı tarafından öylece yaratıldığını  kabul etmek gerekiyordu. Çünkü Tanrı tüm bu kurumları, doğal ve iyi kurumlar olarak yaratmıştı. Ancak insanoğlu sonradan bunları bozmuştu; dolayısıyla yapılması gereken  şey, toplumdaki kurumları değiştirmek değildi; insan ruhunu kötülük ve günahlardan arındırmak olmalıydı. Skolastik düşünceden Aydınlanmaya geçiş sürecinde altı çizilmesi gereken stratejik nokta, insanla Tanrı’sı arasında kurulan ilişkinin niteliğidir. Skolastik düşüncenin insan algısı, Tanrı tarafından kaderi ayrıntılarıyla belirlenmiş, eyleminin gerçek sahibi olmayan, insanın siyasal açılardan da KUL olmasıydı.

 Bu noktadan düşünce nasıl değişti; kırılma nasıl gerçekleşti , insanlık nasıl büyüdü sorusunun cevaplarından biri de Rönesanstır. Zira onun altında yatan en büyük nedenler, dinsel değil, ekonomiktir.

      14.yy. da Katolik Kilise’nin Avrupa’nın büyük bir kısmında egemenliği altındaki bir çok tarım arasisinden büyük miktarda vergi geliri elde ediyordu. Avrupa’nın  büyük drebeyi haline gelmişti. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışının (476) ardından Batı Avrupa coğrafyasında oluşan otorite boşluğundan faydalanan Papalık, tarihsel süreç içerisinde dini alanın yanında siyasi alanda da iddialı bir kurum haline gelir. Kilise, dini alandaki üstünlük iddiasını “Petrus Doktrini”, siyasi alandakini ise “İki Kılıç̧ Kuramı” ile temellendi. Buna göre, iki kılıcın da esasen Kilise ’ye ait olduğu, dini kılıcın papaya dünyevi kılıcın ise papanın rızasıyla dünyevi liderlere verildiğini ifade edilmişti. Ancak, zaman içinde  Kilisenin otoritesi, içerden  din adamlarınca, dışardan  da Kralların;  ciddi meydan okumalarıyla karşı karşıya kalacaktı.

Papa VIII. Bonifatius ile Fransa Kralı IV. Philip arasında patlak veren kriz, Papalık otoritesine yöneltilen ciddi itirazların somut bir örneğini oluşturması açısından önemlidir. Büyük Batı Bölünmesi’nin vuku bulmasına yol açan başlıca faktör Avrupa coğrafyasının dini ve siyasi hayata hükmetme iddiasında olan Kilise ile kıtadaki krallar arasındaki ekonomik ve siyasi gerilimdir. XIII. yüzyılın sonlarında, İngiltere ile sürdürdüğü savaşı finanse etmek isteyen Philip, Fransa sınırları içindeki piskoposluklardan vergi toplamak isteyince, bu bölgelerden vergi tahsil etme ayrıcalığına sahip olan Papalık ile karşı karsıya gelir. Bu ekonomik çatışma aralarında öyle bir noktaya gelir ki Papa,  Kralı dinden aforoz etmekle kalmaz, bir fermanla da  ‘Dünyevi otoritenin dini otoritenin emri altında olduğunu ve bütün inananların kurtuluşunun Roma piskoposuna tabi olmaktan geçtiğini’  Krallar dahil tüm tebasına ilan eder.  Philip’in tepkisi de bu duruma sert olur; Kral, Papa Bonifatius’un tutuklanması için askerlerini Roma’ya gönderir.  Her ne kadar Papa bu saldırıdan sağ kurtulsa da kısa süre sonra hayatını kaybeder. Papalık Makamı da , bu dönemde Fransızların etkisi altına girer, bununla da  yetinmeyen Fransızlar ‘Papa bu ne yapacağı belli olmaz elimizin altına bulunsun’ düşüncesiyle 1309 yılında Papalık merkezini  Roma’dan, Avignon’a taşır. Böylece yaklaşık yetmiş̧ yıl süren Avignon Papalığı dönemi başlamış olur. Ünlü Rönesans şairi Petrarch (1304-1374), bu dönemi İsrailoğulları’nın Babil esareti altında yaşadığı döneme benzeterek “Papalığın Babil Esareti” olarak adlandırır. Bu dönemde Papalığın Roma’dan ve İtalya topraklarından uzaklaşması Floransa’da yöneticilik makamında olan Medici Ailesi'nin, Papalığın Vergi yükü olmadan verimli Toskana vadisinden, büyük tarımsal gelir elde ederek zenginleşmesine ; bunun yanında da üzerlerinden kalkan Papalık kılıcının rahatlığının da etkisiyle ; sanatta, düşüncede , yaşamda  daha seküler bir toplum hayatının Floransa’da oluşmasına imkan  sağlar.

                                       

       Tarımsal üretimle zenginleşmenin yanında; eş zamanlı bankacılıkta da zenginleşen Medici ailesi, tüm Avrupa’nın maliyesine ve finans sistemine; çift girişli hesap defteri tutma, akreditif mektubu, çek ve banka hesabı, para transferi gibi finans kavramlarını kazandırarak; Avrupa’da tefeciliğin Rönesans’ının da yaşanmasını sağlayan  mucitlerdir. On dördüncü yüzyıldan on beşinci yüzyılın sonuna kadar, Mediciler Avrupa’daki büyük şehirlerin birçoğunda kendi bankalarının şubelerini açarlar.  Bu onların; Avrupa kıtası boyunca büyük miktarlarda para transfer edebilmelerini de mümkün kılar. Medici Bankası sayesinde insanlar yüksek miktarda para taşıma riski olmadan senet ya da poliçelerini Avrupa’nın istedikleri yerinde nakde çevirebilme imkanını kazanırlar. Tüccarlar dışında, krallar hatta Papalar bile Medici'den ve diğer büyük bankalardan ödünç para alır hale gelirler. Bunun nedeni, kimsenin bir savaşı finanse etmek için gereken para miktarını bir araya getirememesidir. Bu durum , bankacılıkla uğraşan ailenin hem ekonomik hem de politik alanında güçlü ve önemli bir rol kazanmasını sağlarken; onlar da kazandıkları paralarla sanatçılara destek olarak , sanatın, düşüncenin ve bilimin gelişmesine önayak olurlar. 

           Bu sayede sadece Katolik kilisesinin dinsel amaçla talep ettiği sanat eserleri, artık zenginleşen ve borçlanabilen tüccarların da kendileri için  ulaşabileceği değerler haline gelir.  Sanat eserlerinin talebindeki artış ve artık ulaşılabilir olmaları, Medicilerin sanata verdikleri destekle daha fazla ürettirmelerine ve Avrupa çapında ;  Sanatın da paranın yanında  pazarlanabilir bir ekonomik unsur haline gelmesine neden olur. Bir tüccarın; Hollanda’dan bankanın şubesine  yatırdığı   para bu sayede Floransa’dan sipariş edilen bir tabloyla yer değiştirebilecek hale gelir. Böylece  Mediciler, kendi ürettirdiği malı, kendi sattığı parayla finanse ettirmiş olur. Ayrıca; farklı şehirlerde ve ülkelerde şubelere sahip olmak, Medici'nin değişen döviz kurlarından yararlanarak da para kazanmasını sağlar. Bu sayede, tefecilik yaparak başladıkları  faaliyetten bankacılığa terfi eden Mediciler, Katolik Kilisesi'nin  günah kabul ettiği tefecilikten de kurtulmuş olur. Büyük deha, büyük kazanç.

     Tüm bunların sonucunda, ekonomik kalkınma , siyasi istikrarsızlık ve düşüncenin üzerinden kalkan ağırlık ,insanın kırılmasının önündeki engeli kaldırır; büyüme artık ; gerçekleşecektir. Bu da insanın yeniden doğumunu; Rönesans’ı gerçekleştirir. Çünkü ortaya çıkan; Ortaçağ'a hakim olan sosyal, dini, siyasal ve hatta ekonomik kurumların sorgulanmasına neden olacak ; yeni bir bilinç halinin doğmasıyla ilgilidir. Yeniden uyanış̧ anlamına gelen Rönesans ile birlikte gözleri açılan insan, bireyselliğinin farkında olan aktif bir özne olarak düşünmeye başlar.

Rönesans yeni bir insan, toplum ve tarih anlayışı getirdi. Artık insan, Tanrı’nın mutlak iradesiyle çizdiği bir tarihte ve kutsal amaçlı bir toplum içinde yaşamıyordu. Çünkü Aydınlanma, tek ve en büyük öznesi kutsal olan bir anlayışının yerine, tarihini özgürce inşa ettiği düşünülen bir özne-insan algısını getirdi. Burada insan, toplum ve iktidar karşısında pasif ve etkisiz bir nesne olmaktan çıkarak, bunun aksine onlara karşı bireyselliğini koruyabilecek bir tanımla belirginleşti. 

Hümanizm, insan her şeyin ölçüsüdür; insan değerlerin yegane kaynağıdır, şeklinde tanımlanabilir. İnsanı merkeze alarak karar veren; doğaüstü olanı ve dini dogmaları tamamıyla reddedip aklı, bilimi ve adaleti benimseyen seküler bir ideolojiyi de ifade etmektedir. İnsan artık bir şüpheci olarak bilgilerini yenilemekte ve bütün dogmalardan da şüphe duymaktadır; her türlü iç-dış etkiden kurtulmuş, kişiliğini bulmuş ve kendine güvenen yepyeni bir varlıktır. Onu belirleyen, kalıplarda şekillendiren ve aklını kullanmasını engelleyen Irk, inanç, kavim, parti, lonca ve aile bağlarından kopmuş, olabildiğince özgürdür. Artık o İtalya'da doğduğu halde İtalyan değildir. Dante'nin dediği gibi, "onun vatanı bütün dünyadır". Onun artık herhangi bir yere bağlı olmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Başkalarına benzemeye değil, benzememeye çalışmaktadır. Tabiki bunların hepsi İDEAL olandır.

    Tanrı adına yeryüzünde dini otoriteyi sağlayan Kilise'nin skolastik düşünsel yapısına karşı sürekli aktif olduğu iddiasında olan insan aklı artık yeryüzünde otoritesini ilan edecekti Aydınlanma, her şeyin doğa bilimlerinin yöntemleri temel alınarak özgürce araştırılması gerektiğini savunacaktı."Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Büyüme ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini göstermesidir. Ergin olmayan kişi, üzerine herhangi bir düşünmenin veya seçimin sorumluluğunu almadığı için rahattır. Çünkü onun yerine düşünen bir kitabı, vicdanının yerini tutan ve ona ne yapacağını söyleyen bir din adamı vardır. O, rahatı için hepsine itaat etmektedir. Büyümek konfor alanını terk etmek; yaptıklarının sorumluluğuna da katlanmaktır.

"Aklını kullanma cesaretini göster!” Sanatçılar edindikleri entelektüellik sayesinde doğayı gözlemlemeye ve denemelerle de bilime de yönelecekti. XV. yüzyıldaki Floransa atölyeleri el emeğiyle teoriyi kaynaştırmıştı. Bazı atölyeler gerçek sanayi laboratuvarları haline gelerek ressamları, heykeltıraşları, mühendisleri, teknisyenleri ve makine tasarımcılarıyla imalatçılarını içlerine aldılar. Çıraklar bir yandan anatomi, optik, geometri ve perspektif eğitimi alırken, diğer yandan renkleri karıştırmayı, taşları kesmeyi, bronz dökümünü, resim ve heykel yapmayı öğreniyorlardı, bu pratik bir eğitimdi. Öncelikle, birinci mesele dönemin birçok sanatçısı pek çok konuda modern anlamda “uzman” değildir. Dönemin bütünlük gözetir anlayışı içerisinde, tüm sanatçılardan beklenen birçok alanda usta olmalarıdır. Zira sanatçı olmanın anlamı o dönemde budur. Diğer bir deyişle, Modern zamanın sanatçı anlayışının aksine, dönemin sanatçısı birçok zaman ressam, heykeltıraş, mucit, müzisyen, bilim insanı, mühendis ve mimardır, matematikçi ki onun da işi budur. Genellikle eliyle iş yaparak üretme Rönesans’ta zanaatkarlık anlamlamına gelir: Bir resmi çizebilmek için nasıl yeteneğe ve bilimsel bilgiye ihtiyaç varsa, heykel, sur ya da silah tasarımları için de aynı estetik ve bilimsel anlayışa ve zihin ile el becerisine ihtiyaç vardır. Bir iş neyi gerktiriyorsa onun gereğini yapmak sanatçının işidir. Tıpkı Leonardo, ve Rönesans’ın  babası sayılan Filippo Brunelleschi’nin de olduğu gibi. 


    Brunelleschi Rönesans döneminde İtalyan hümanist düşünürlerin özgün icatlara yönelik doğal yeteneği ifade etmek için türettiği ingegno yani “deha” sıfatına layık görülen tarihteki ilk mimar hattâ ilk sanatçıdır. Floransa’daki Santa Maria del Fiore Katedrali'nin kubbesi tarihteki ilk “başyapıt”lardan biridir. Yapımına 1296’da başlanan, ama aradan yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen devasa büyüklüğü nedeniyle kubbesi bir türlü tamamlanamayan katedral, dönemin yapı ustaları ve ileri gelenlerinin, çözümü için ilahi bir gücün dokunuşunu bekledikleri bir muammaya dönüşmüştür.

   Brunelleschi bu muammayı, üstelik dönemin inşaat tekniğinin olmazsa olmaz kabul ettiği ahşap kemer kalıbını kullanmadan, Atalarının Panteon ‘un yapımından beri kullandığı  öküz-kaldıracına ters (geri) vitesi de ekleyerek  türlü mekanik buluşlarla  kubbenin tamamlanamama sorununu çözmüştür.  Kubbenin tamamlanması kendisine saygınlık kazandırır. 
            Buraya kadar anlattıklarım ,'Rönesans insanı' kavramı yerine; bugün belki de nüfustaki artışın, iş bölümündeki etkileri nedeniyle, bize ‘uzmanlaşma’ diye öğretilen , ancak yapay zeka tartışmaları içinde uzmanlığımızı sorgular hale geldiğimiz durumun traji komik sonucudur. Komiktir çünkü biz bu kadar az öğrenir ve becerir hala nasıl geldik? Trajedidir kendimizi gelişmiş olduğumuz fikriyle nasıl kandırıyoruz? Bugünün dünyası ; nüfus artışı, kıt kaynaklar, zorunlu göç, yeşil politikalar  sebebiyle de  her geçen gün sistemden bağımsız, kendi kendine yetebilen ve sürdürebilir, yaşam alanları enerji kaynakları, üretim şekillerini ve hatta konutları ekonomilerin zorunlu unsuru haline getiriyor. Sistem yeni dünya düzeninde tek başına ayakta kalmayı dayatırken;  handikap, bireysellikte  açık ara uzmanlaşma/ma aracılığıyla, köreltilen ;  insanın öğrenme kapasitesi oluyor. Yıkıcı yaratıcılık ; ayakta kalma yetisi köreltilmiş insanlardan; tek başına kendine yeten sistemler kurması ve  onun içinde var olmasının beklenmesidir ! Belli ki önümüzdeki zaman diliminde yapay zeka  , karar alma ve yönetme mekanizmalarını  insandan alıp ;  başka bir yerden onu yönetmek üzere, sistem kuruyor. Kendine yetemeyen insanın kuramayacağı ve yönetemeyeceği sistemin yönetiminin zorunlu devri gerçekleşecek , yapay zekaya bağımlılık bir sonraki dönemin konusu olacaktır.

 Bu sebeple ben diğerlerinde farklı olarak toplum da söyle böyle diyerek , yüzyılda bir değişim gösterebilecek; bir boşluğa taş atmıyorum. Bu günün konusunun uzmanlarına soruyorum. Siz fiyakalı ünvanlarınız, mezun olduğunuz okullardan edindiğiniz uzmanlık alanlarınız dereceleriniz dışında , hangi konularda  sadece yazı yazabilecek kadar bilgi birikimine sahipsiniz?

  Buraya kadar konuyu getirmişken sanatında ki dehasını bıraktım , açık ara insanlık tarihinin dehalarından Leonardo Da Vinci’nin düşüncesinin dehasından bahsetmeden bitirmek istemiyorum. Zira onun ustalığının sınırları onu başka bir seviyede, bu yazıda paylaştığım zamanın dışında, değerlendirmemizin nedenidir. Leonardo'nun araştırmaları, şaşırtıcı sezgiler ve parlak görüşler açısından  zengin olmalarına rağmen, asla meraktan yapılan deneyler olmanın ötesine geçmemiştir. Bu nedenle de modern bilimin temel özelliği olan sistematik bir karakter kazanamamıştır. Ancak onu zaman ötesi kılan; dönemin bilim yapısının tıpkı Leonardo'da olduğu gibi sistematik olmayan  yapısıdır. Tam da bu nedenle, ‘Rönesans İnsanı’ diye dahil olduğu konudan , bu tanımı  aşarak kendisini zamansız bir boyutta farklı kılar.Bilim anlayışı doğaya yöneliktir. Leonardo'nun görünen her şeyi resmetmek gibi bir merakı vardı; kaya, bitki, hayvan, bulut, hava ve su hareketlerini konu alan çizimlerinin çoğu, yaşayan doğayla ilgili bilimsel bilgileri ortaya çıkarmak içindi. O yöntemsel çalışan sistematik bir gözlemciydi ve yaklaşımı gözün zihinden, gerçek dünyayı dikkatle gözlemlemenin bu konudaki kitap ve tezleri okumaktan daha üstün olduğuydu.

 Leonardo'ya göre görme, duyuların en asili ve en önemlisiydi "Göz, ruhun dünyanın güzelliklerini gördüğü ve tadını çıkardığı insan vücudunun penceresidir. Bu nedenle, ruh insan hapishanesinden memnundur ve onsuz bu insan hapishanesi onun işkencesidir” diye yazıyordu. Bu nedenle de  bilgiyi görselleştirmenin yolları ile uğraştı ve anatomik illüstrasyona öncülük etti.

        Leonardo için resim bir bilimdi ve resmin yaratıcı eylemi dünyayı anlamak için kullanılmalıydı. Görmek aynı zamanda  dikkat etme  demekti ve Leonardo bunu mükemmel bir sabırla yaptı. Bu onun orijinal fikirlere ulaşmadaki yöntemiydi. Leonardo için bu deneyime olan inanç büyük ölçüde görseldi. 21. yüzyılda, tüm bilgileri duyusal deneyimden elde edemeyeceğimizi biliyoruz. Leonardo'nun düşüncesi disiplinler arasıydı. Vücudun iç işleyişinin dökümlerini yapmak için beyne veya kalbe balmumu enjekte ettiğinde, heykeltıraşların aşina olduğu "kayıp balmumu" tekniğini ödünç alıyordu. Yaratıcılık, hayal gücüyle işaretlenmiş üretkenliktir. Yaratıcılık, sanat için bilim için olduğu kadar temeldir. Leonardo bilim, sanat ve mühendisliği benzersiz bir şekilde birleştirdi. Leonardo, bir bilim adamının misyonunu üstlenmek için bir sanatçı olarak iyi bir konumdaydı. Leonardo için sanatçının yaratıcı, asil amacı doğal dünyayı tasvir etmektir. Ona göre ;’ Sanatçı, tüm dünyayı bir bilim adamının yapacağı gibi anlamalıdır’ . Leonardo'nun tamamen ilgisiz iki özne arasındaki bağlantıları zorlayarak oluşturduğu metaforlar, ilhamla hayal gücünü hareket ettirdi. Duvarların lekelerine veya bir ateşin küllerine veya çamurdaki veya benzer yerlerdeki bulutların veya desenlerin şekline bakarsanız harika fikirler için ilham bulacağınızı önerdi. Ağaçları, savaşları, manzaraları, canlı hareketleri olan figürleri  görmeyi hayal eder ve ardından hayal ettiği özneler ve olaylar ile öznesi arasındaki bağlantıları zorlayarak zihnini heyecanlandırırdı. Anlamsız şekillerden anlam çıkarmaya çalışırken, bir grup şeklin at üzerindeki bir biniciye benzediğini hayal etti. Atın ayaklarının alt yarısını iki tekerleğe benzediğini algıladı. Tekerlekli bir atı, daha sonra tekerlekli bir ata benzeyen bir yapıyı düşünerek, insanların iki tekerlek üzerinde ve bir ata benzeyen bir çerçeve üzerinde taşınabileceğini fark etti, bisikleti icat etti.

Da Vinci'nin uzak bağlantılar kurma hüneri, kesinlikle onun ; farklı sistemler arasında benzetmeler oluşturma dehasının temeliydi. Suyun hareketini insan saçının hareketiyle ilişkilendirdi, böylece suyun hareket halindeki birçok görünmez inceliğini olağanüstü ayrıntılarla gösteren ilk kişi oldu. Gözlemleri, Süreklilik Yasası olarak adlandırılan bir doğa gerçeğinin keşfedilmesine yol açacaktı. Da Vinci, insan beyninin, ne kadar farklı olursa olsun, sonunda aralarında bir bağlantı kurmadan kasıtlı olarak iki ayrı nesneye veya fikre konsantre olamayacağını keşfetti. Birbirlerinden ne kadar uzak olursa olsun, zihninizde hiçbir iki girdi ayrı kalamazdı. Bu durum da,  odağınızı değiştirir ve ilgili olmayan bir şey hakkında düşünürseniz, farklı, sıra dışı kalıpların etkinleşmesi ortaya çıkar.Bu yeni kalıplardan biri ilk kalıplardan biriyle ilgiliyse, bir bağlantı kurulur. Bu bağlantı, özgün bir fikrin veya düşüncenin keşfedilmesine yol açar. İlahi, ilham veya "birdenbire" dediği şey budur. Bağlantısız-Bağlantı. 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ