HEYKEL


    Ayakların baş olduğu hemen her devrim, önceki dönemin barbarlık belgeleri olan Heykelleri ‘nin parçalanmasıyla başlar. Rusya’da 1917 ‘de  Çar heykelleri alaşağı edilirken; 1871’de, Komün Paris’indeyse Vendôme sütunu yıkılıyordu. Louis Bonaparte’ın kendisini III. Napolyon ilan ettiği ve mutlak iktidar hayalleri kurduğu sırada Marx’ın öngörüsü, en nihayetinde II. İmparatorluk hikâyesinin de “Vendôme Sütunun’’ tepesindeki tunçtan heykelin devrilmesiyle sona ereceği yönündeydi. Marx, kullandığı anlamlı heykel metaforuyla, Napolyon kültünün nasıl bizzat III. Napolyon’un kendi eliyle yıkıldığına işaret etmekteydi. Marx, birkaç yıl sonra, öngörüsünün “daha şimdiden gerçekleşmiş” olduğunu savundu. Louis Bonaparte, 19 Temmuz 1870’te Prusya’ya savaş açtığında, Marx’ın öngörüsünü doğrulamak için, son adımı da atmış olduğunun farkında değildi. Vendôme Sütunu ’nu Parisli işçilerce 16 Mayıs 1871’de, tepesindeki tunçtan Napolyon heykeliyle beraber yıkılmasıyla, metafor kelimesi kelimesine gerçekleştirmiş oldu. Tahmin edildiği üzere savaş II. İmparatorluk’un aleyhinde seyretti; Sedan Muharebesi’nde aldığı büyük yenilginin ardından Louis Bonaparte, 2 Eylül 1870’te Ordusuyla birlikte teslim oldu. Prusya böylece Fransa’ya yönelik en ağır şartları ve  geçmişinin acılarını  Fransa’ya dayatmaya koyuldu.

   1876 da Fransız devrimiyle başlayan süreç ancak şimdi III. Napolyon’un teslim olmasıyla tamamlanıyordu. Paris halkı 4 Eylül 1870’te III. Cumhuriyet’i ilan etti. Ancak çok geçmeden, burjuva cumhuriyetçiler ve Orleans yanlılarından oluşan bir ittifak, iktidarı ele geçirdiğinde; “Bismarck’ın dayattığı barışı onaylamanın yapılabileceklerin  en iyisi olduğunu söyledi. Ancak, onlar gibi düşünmeyen  Paris’in silahlı işçileri, 18 Mart 1871’de, “Vive la Commune!” sloganları eşliğinde burjuva devlet mekanizmasına karşı gelerek; “işçilerin iktidarı” Komün’ü ilan etti. Komün de tıpkı burjuva devlet aygıtı gibi bir sınıf diktatörlüğüydü; ancak onu diğerlerinden farklı kılan, tüm sınıfların ortadan kaldırılması toplumun bu kez çoğunluğuna; yani işçi sınıfına dayanmasıydı. Böylece, eskinin yönetimi, önce onu simgeleştirip ebedileştiren anıtlarda parçalanmakta, Vendôme sütunu Komünarlar’ca alaşağı edilmekteydi. 1789 ‘da Fransız Devrimi  ile başlayan özgürleşme hareketleri tüm Avrupa’ya yayılmakla kalmamış; burjuva ayaklanmaları da 1830,1841ile devam etmiş ve nihayetinde de 1871’e gelinmişti. Tüm şehirlerde, kent merkezlerinin zaptı dünün muktedirlerinin tarih ve geleneğini yücelten simgelerin yok edilmesi, böylece o mekânın kurtarılması anlamını taşıyacaktı. Ancak, savaşta, Almanlar karşısında ağır bir yenilgi alan Fransa, Üçüncü Cumhuriyet’in ilanı ve çok geçmeden patlak veren ünlü Paris Komünü isyanında,  bu kez de farklı bir sınıfın; işçilerin önderliğinde sokaklardaydı. Yaşam şartları geçen sürede pek fazla değişmemiş olsa da, bu kez Paris sokakları, geçen 82 yılın ardından, ortaçağda ki geçmişinden oldukça farklıydı. III. Napolyon’un tahtta kaldığı 1853-1870 yılları arasında Haussmann Paris şehrini yeniden inşa ve imar etmişti. Şehri, tabiri caizse bu sürede yeniden yıkıp yapmış, vebadan , pislikten, sokaklarda kümelenen kötülükten kurtarmıştı. Şehir, bu günkü geniş bulvarlarına, estetik mimariye, alt yapı sistemleriyle de kanalizasyon ve su şebekesine kavuşmuştu. Kentsel dönüşüm ve modern demir yollarının inşası, kapitalist kentlerin oluşması için olmazsa olmazdı. Yatırımın finansmanı için temin edilmesi gereken kredi ve peşi sıra yaratılan kentsel rant da, siyasetin istediği dönüşümü gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyduğu sermaye oluşumunu sağlayan temel yöntemdi. Bu öyle bir yıkımdı ki; 12.000’nin  üstünde ortaçağdan kalma bina, modern yapıların inşası için göz kırpmadan kamulaştırıldı ve yıkıldı. Izgara sistemli şehir plancılığında geniş bulvarlar, yollar ve tren istasyonları ve demir yolu hatları inşa edildi. Ayrıca aynı zamanda, şehir içinde yaşayan fakir mülk sahipleri şehrin çevresindeki yeni kurulacak mahallelere gönderildi. Bu sadece yeniden imar faaliyeti değildi; hastalıktan, vebadan, suçtan girilemeyen dar orta çağ sokaklarına güneşi getirmenin yanı sıra; insanlara da sınıflarına göre yerleşim alanları dizayn etmek onları birbirlerinden sınıflarına göre uzaklaştırmaktı. Hatta bu sırada, şehrin en önemli simgelerinden, orta çağ mahallelerinin göbeğinde bulunan  Notre Dame'ın yıkılması bile gündeme gelmiş; Viktor Hugo ‘Notre Dame de Paris’ isimli romanında; modernleşmenin pençesindeki Paris’in bu dönüşüm çabasını  bir kambura benzetmişti. Ancak  o günün ödenen bedelleri; bu günün Paris’ini yarattı. Izgara planlı simetrik yapısı, detaylı metro ağı, geniş caddelerle beraber her iki yanda uzanan simetrik mimarili binalarını günün şehir plancısı; Baron Georges-Eugène Haussmann'a borçludur. Zira III. Napolyon'un ikinci imparatorluğu ilan ettiği dönemde finansal desteği de arkasına alarak Haussmann'a geniş caddeler tasarlatmasının  tek sebebi geri kalmış bir şehir, bunun yanında estetik ve ileri görüşlülük değildir; ihtilaller yaşayan Fransız İdarecilerini en çok zorlayan, tek kişinin bile zor geçebileceği  dar sokaklar ve buralarda kurulan barikatlardır. Sefiller romanından konu edilen ihtilalde barikatlarının arkasında hikaye edilen mevzuların neler olduğunu okuyanlar bilir.Tam da bu yüzden, evlerini kaybeden ve Paris'in eteklerine transfer edilen yerinden edilmiş fakir Parisliler için  bu dönüşüm, zorunlu göç barbarcaydı; ancak geniş gecekondu bölgeleri, burjuvazi için büyük bulvarlara, sivil projelere, estetik apartmanlara dönüşmek için yıkıldı. Bu gün de  ne tesadüf ki zenginler şehir merkezinde, fakirler dışarıda yaşıyor ve Baron’un tasarımı evler çok nadir el değiştiriyor. Ancak bu 17 yılda gerçekleştirilen kentsel dönüşüm 1871'de Komün’ün sadece sokaklarda değil; kalplerdeki  yenilgisinin  de nedenlerinden biriydi.

    O günler, uzun yıllar sürgün yaşadıktan sonra ülkesine dönen Viktor Hugo’nun 1871 tarihli günlüğünde ki satırlarda, en sevdiği oğlunun cenazesini, Komün ‘ün kuruluş gününde kaldıran bir babanın gözünden, devrimler tarihinin en unutulmaz deneyimlerinden birine tanıklığında  not düşer. “Taşlı ve sopalı elli ya da altmışa yakın adam, gece iki saat boyunca, altmış dokuz yaşındaki bir adamı, dört kadını ve iki küçük çocuğu evlerinde kuşattılar. Savunmasızdım. Bir değneğim bile yoktu. Ölümlerin en iğrenci olan cinayeti yakından gördüm. Üç kez saldırdılar. Arada sessizlik oluyordu. O sırada meydanın arkasındaki bülbülün sesini duyuyordum’’. Şehir o günlerde, Kıtlık ve bombardımanın yanı sıra siyasal karmaşalara tanıklık etmektedir. Zira, Cumhuriyet’in ilanı hiçbir soruna çözüm getirmemiştir. Hugo, “herkesi sakin ve birlik olmaya” davet eder. Ancak, herhangi bir oluşumun da  önderi olmak gibi bir amacı yoktur. Hugo, 19 Mart tarihli günlüğünü çok kısa tutar. Yazdıkları üç cümleden ibarettir. İlk iki cümle geçmiş bir davet ile ilgiliyken, sonuncusu  “Paris’te olaylar var” olacaktır. Bu tür notları ilerleyen günlerde de düştüğünü görürüz. Paris Komünü ’nün ilanından üç gün önce ise yalnızca şunu yazar: “Paris’te durum giderek kötüleşiyor.” 4 Nisan günü günlüğe, “Can alıcı gelişmeler oluyor, biz Fransızlar kendi aramızda mücadele ediyoruz. Paris ile Versailles arasında savaş çıktı.” diye yazar. Paris savaş alanına dönmüş, karşılıklı tutuklamalar, idamlar, yağmalar başlamış; kaçabilenler  artık şehri terk etmektedir. Başbakan  Thiers’e duyulan öfke, Komünarlar arasında öylesine yoğundur ki evini yakarlar. 

  Tam da bu günlerde, gerçekçi edebiyatın Fransa’daki temsilcilerinin, Paris Komünü karşısında aldıkları tavır  oldukça ilginçtir. Çoğu, tarihin bu ilk işçi iktidarını kayıtsızlıkla karşılar. Romantik yazının son temsilcilerinden yaşlı Victor Hugo’nun ise Komünü selamlaması, Fransız gerçekçilerinin yüzyıllık seyir içerisinde kaybettiklerini göstermesi açısından önemlidir. Zira Fransız gerçekçilerinin başka coğrafyalarda ki çağdaşları, Tolstoy, Dostoyevski ve Turgenyev ise kendi topraklarında mevzuyu çok farklı sahiplenecektir. Zira bir yerde bir şeyler biterken başka bir yerde başka bir heyecana, tutunmaya hep ihtiyaç vardır. O gün onu bir çıkış olarak görenler, kendilerinden önce gelenlerin başarısızlıklarını konuşmaktan; aslında onu neden sahiplenmedikleri konusuyla yüzleşmek dahi istemezler. Bundan sonra Devrimin merkezi Rusya’ya kayacak ve Rus gerçekçiler, Fransız meslektaşları gibi yüzyıllık bir yorgunluğu değil, yeni serpilip gelişen bir sınıf mücadelesi fikrinin içine doğmanın heyecanını taşıyacaklardır. Ancak orada da  devrimi gerçekleştirecek fikirler dışında ne burjuva ,ne de proletarya vardır.  Olan sadece, ‘Köle ve Efendidir’. Yaşananlardan uzun  yıllar sonra; Ekim Devrimi denildiğinde ise ilk hatırlanacak olan, kırık Lenin heykelleridir. Sovyet yüzyılının bitimiyle sökülen, ambarlara tıkılan ya da unutulmuşluğa terkedilen sayısız heykelin fotoğraflarıyla birlikte…

 Farklı coğrafyaların farklı zamanlarında, ızdırabın benzerliklerine tanık olan unutulmaz eserlerin yaratıcıları; eserlerinde kendi toplumlarının yasadıklarını onların o günkü  yaşanmışlığından anlatırlar. Bunlardan biri, tüm Empresyonistler arasında geleneğin son temsilcisi’ olarak tanımlanan Renoir bir diğeri ise; psikolojik derinliği açısından benzersiz Dostoyevski dir. Bu gün kim onların geçmişlerinin böylesi ortak noktaları olduğunu tahmin edebilirdi ki? Biri bir duygunun sonunu, diğeri ise ilk heyecanında yaşananların tanıklığını dile getirdi. 

   Sanatın, bilim gibi gelişmediğini anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum; zira sanat hiçbir zaman birbiri üzerine inşa olan bir süreç değildir ve çoğu zaman radikal bir şekilde sadece değişimdir. Sanatçılar birbirlerinden borç alır ve öğrenir sadece. Ancak Sanat, devam eden kültürü, o gün orda ne yaşandığını, o insanın krizini, duygularını eski ve yeni arasında sıkışmışlığını, çatışmasını ve tüm bunlara söyleyecek sözünü  ifade eder. Dolayısıyla, tarihin herhangi bir noktasında kültürde meydana gelen olaylar veya kaygılar, psikolojik veya sosyolojik önyargılar ne olursa olsun, o zamanın sanatında mutlaka izlenecektir. Tarihi belgeden de farkı budur; yönetimin gözünden değil , yaşayanın gözünden okuma fırsatı verir. 

   İzlenimcilik, 19. yüzyılın sonlarında, yaşayanın gözünden modernizme bakışın doğrudan yanıtıydı. Resimlerin konuları, geleneksel olanın artık ifade edemediği , hiç bilmediği modern bir hayata dönüştü: tren istasyonları, düşük sınıf kafeler, iş başında işçiler, farklı sınıftan insanların eski geleneksel olanda yeri olmayan bir arada oluşlarının kurala uymayan ifadesiydi. Kimsenin aklına kendilerinden önceki Akademi salon ressamlarının yaptığı, şehit azizler, tanrılar ve tanrıçalar, antik Roma'daki bir savaşı kimin kazanmış olduğunu resmetmek gelmiyordu. Tam bir görüntü yakalayan fotoğrafın icadı ile empresyonistler, salon ressamlarının insan eli değmemişçesine mükemmelleştirilmiş önceden kuralları belirlenmiş konularının, üzeri cila ile kapatılıp sıkıca dondurulmuş ifadelerinin yerine; gevşek hale gelen sert fırça darbelerinde, eskiz gibi duran, tamamlanmamış, değişime yetişme çabasında ve hatta mükemmellik dahi aramayan o görüntünün kendisi yerine histe bıraktığı yansımasını resmetmenin peşindeydi. Klasik tabloların üzerine bir bardak asit’in boca edilmişçesine, kontürlerin silindiği, çizgilerin ve perspektifin yok olduğu, görüntünün yayılarak silikleştiği; adeta gözde bir bozulma hissiydi ki, kurallar yok olmuştu. Soluk soluğa bir heyecandı; ışığı, günü, anı kaçırmamak için. Belli ki son yüzyılda yılda yaşananlar, hayatlarından çok şey götürmüştü ve  geri kalanında yakalamak istedikleri zamanlardı. Zorunlu olan; yetişmek için denemek ve serbest bırakmaktı. İzlenimcilerin modernliğe yetişme çabaları Klasisizmin tüm kurallarını yıktı. İzlenimci sanat, zamanın nefret edileni oldu. Renkler gösterişli ve teknik dağınık ve anlamsız görüldü. Hazır boyaların icadı, yanlarına alabildikleri boyalarla, açık havada resim yapmayı seven bir sanatçı için moderni resmedebilmenin fırsatını yarattı. Ancak 19. yy.' tüm bu değişimin bedeli; sanayileşme de ‘dekadansı’ gösterdi. Yoksulluk ve gecekondu mahalleleri büyüdü. Onlarla birlikte işçi sınıfı ve "kentsel çorak arazi" de yabancılaşama insanlar için artan bir endişe haline geldi. 

  İşte  tamda bu yüzden yeni sanat kendi adını taşıyan dönüşümün  izlenimci çalışmasıydı. Kargaşa içinde olan bir toplum 1789 dan beri Paris’in dar sokaklarında yaşadığı çatışmaların, barikatların, giyotinin infazlarının ve bitmek bilmez kavganın görüntüsünde  bu gün  de Sanayi Devrimi'nin henüz çözülmemiş sorunlarına  artık kendisinin olan tepkileri gösteriyordu. Kafası karışmış ama yeni bilim tarafından da heyecanlanmış; gelecek yüzyılın ne getirebileceğini merak ediyor artık yaşamak, hissetmek ve coşmak istiyordu. Modernizm  ve onun görüntüleri baharın habercisi çiçekler gibi, heyecan vericiydi. Bu “Yeni Paris", Edouard Manet ile başlayan ve Empresyonistlerle devam eden yeni resim ’in temel konularından biri oldu. Fransa-Prusya savaşı, Fransa için büyük bir yenilgi, Paris için  yıkıcı hasar ve ulus için siyasi çalkantı ile sonuçlandı. Önemli bir Empresyonist olacak olan Claude Monet, orduya alınmamak için Fransa'yı terk ederek İngiltere'ye gitti, Frederic Bazille savaşta  öldü, Gustave Courbet, 1870 yazında Komün'ün liderlerinden biriydi ve Vendome Sütunu'nu yıkan saldırıya katıldı.  Akabinde idamdan kıl payı kurtuldu ve ömrünün geri kalanını İsviçre'de sürgünde geçirecekti. Savaş bitmiş, sıradan insanlar, artık eskiden soylulara ayrılan zevklerin tadını çıkartıyorlardı. O gün, olağanüstü olan ise, Modernlik denilen deneyimdi; onlarda bu anı resmediyorlardı.  Kişisel olarak her bir sanatçının, ne tarz büyük travmalar yaşadıklarını bilmiyoruz; ama belli ki istekleri, bir  şekilde normal hayatlarına dönmekti. 

    Moulin De La Galette’in bahçesinde eskinin her sınıftan o günün insanı, bir Pazar dansında buluşmuşlardı. Çiçekçiler, terziler, fabrikadan işçi kızlar, orta sınıftan sanatçılar, aktrisler ve heyecan arayan dünün soyluları Montmartre’de  boş zamanlarında bir aradaydı. Renoir, bu resim için büyük boyutlu tarihi konular için kullanılan bir tuval seçmişti ki zaten amaç bu yeni, sıradan konulara asil muamelesi yapmaktı. Karşı cisten insanları birbirlerine temasları, bakışları ve flörtleri ana unsurdu. Kadınlar güzel erkelerde bu güzellikten etkilenir haldeydi. Tablodaki pek çok bakışla göz göze gelirsiniz. Zira ,Renoir’ın önemsediği insan doğasında var olandı. Çünkü bu duygu insanoğlu var olduğu sürece yok olmayacaktı. Birbirine dokunan, dans eden çiftlerin, resmin tamamında birbirlerine olan teması ve buna bağlı olarak da güzel bir duygusallık hissedilir. Ancak Renoir’ın resimlerinde klasik dünyanın aksine mistik karakterler yoktu, bu nedenle de resme mutluluk bir hayal veya geleceğe ait bir umut  değil; o anda hissedilendir. Yine de resmettiği atmosfer masalsıdır. Zira sihir, ışıktan, fırça çalışmasından, renklerden ve şenlikten gelir. Bu bir uyumun , mutluluğun rüyasıdır, ancak unutmamak gerekir; Komün’ün üzerinden geçen sadece birkaç yıldır. Bu tablo siyasi, kanlı ve çalkantılı bir iç savaşın ardından bugün sokaklarda yaşananlardır ki; Renoir bize tam da bu uzlaşmayı göstermek ister. Bu tablo üçüncü empresyonist sergisinde izleyici karşısına çıkar. O günlerde, Empresyonizm hala birkaç Avangard’ın takip ettiği bir tutkudur ve  çoğu zengin koleksiyoner buna hala hazır değildir. Moulin De La Galette, Renoir’dan sonra da dönemin pek çok önemli ressamının resimlerinde konu olur. Ancak Renoir ‘dan farklı olarak resmedilen  yozlaşma, gece hayatının karanlık yüzü, insanların mutsuzlukları, karamsarlıkları ve bu alanda çalışmaya zorlanan kadın bedeninin sermayeleştirilen donuk betimlemeleridir. Eğlenceden, coşkudan, ışıktan, bir arada olmaktan ve keyiften eser yoktur. Bu tabloların izleyici üzerindeki etkisi anlatılan;  Moulin De La Galette’in  sadece kötü şöhretidir. 

   1825 Aralık ayının buz kesmiş Saint Petersburg sokaklarında;  Çarlığa karşı meydan okumaya cüret etmiş ilk devrimcilerin başarısız darbe girişimi gerçekleşti. Hemen hemen hepsi de Rus aristokrat ailelerinden gelen ve büyük bir çoğunluğu 1812'de Napolyon ordularına karşı savaşmış, kahramanlıklarıyla öne çıkmış askerlerdi. Dekabristler olarak anılacak olan ayaklanmacılar, Rusya’da toprak köleliği (serflik) düzeninin kaldırılması ve devlet iktidarının el değiştirmesi için mücadele eden devrimcilerdi ancak; Saint Petersburg Senato Meydanı’nda başlattıkları ayaklanmanın daha ilk saatlerde acımasızca ezildiler. Liderleri, Napolyon savaşlarının kahramanı olan subaylar; asılarak idam edildi veya kurşuna dizildi. Kalan isyancılar da Sibirya’ya sürgüne gönderildi. İsyancıların büyük kısmının 1812 Kurtuluş Savaşına katılmış olmaları tesadüf değildi; zira Rus Orduları Avrupa’da Napolyon karşıtı koalisyonlarda yer alırken onlar da bu ülkelerde bulunmuş ve hiçbirinde kendi ülkelerindeki gibi vahşi bir serflik düzeninin olmadığını görmüşlerdi. Bu durum onları, "Köleler Ve Efendiler Ülkesi" diye gördükleri kendi ülkelerini gözden geçirmeye zorlamıştı. Şimdi yaşanılan bu dönemde; Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin etkileri ile  kendini var etme çabasındaki yeni bir sınıfın  ‘Burjuva Devrimler’ çağını yaşanıyordu. Fransız Orduları bir yandan istilacı bir güç olarak Avrupa ülkelerini boyunduruk altına alırken, bir yandan da Fransız İhtilalinin bayraktarı olarak feodal düzenlerin kalıntılarını ortadan kaldırıyordu. Serflik, oralarda çoktan ortadan kalkmış ve Rusya’da da aslında çoktan ömrünü doldurmuştu. Ancak rejim hala devam ediyordu. Geleceğin Dekabristleri bu dönemde sıradan halkla omuz omuza çarpışır ve onların dünyalarını tanırken, halkın kölelikten daha iyi bir kaderi hak ettiği düşüncesine de varmışlardı. Çünkü, ordular bu insanlardan oluşuyordu ve zaferlerde, bu insanlar tarafından kazanılıyordu. Köylüler, zaferden sonra her şeyin iyiye gideceğini umut ediyor; kanlarını vatanları için döküyorlardı. ama Çar ve Aristokratlar, zaferden sonra da serflik rejimini sürdürdüler. Bunun yarattığı öfke, 1814 ile 1820 arasında, hepsi de ağır bir şiddet dalgasıyla bastırılacak iki yüzden fazla köylü ayaklanmasına neden olacak; peşi sıra sansürcü, baskıcı yasaklamacı bir yüzyıl başlayacaktı. Üniversitelerde felsefe bölümleri kapatılırken, din eğitiminin ağırlığı arttırıldı. Tüm bu baskılar sebebiyle; 

    Rusların Kant’ı, Descartes’i, Nietzsche’si olmayacak ancak; bu onlara Dostoyevski’yi, Turgunyev’i ve Tolstoy’u kazandıracaktı. Onların anlattıkları, imparatorluğun tümünün meselesi olacak; doğu ve batı arasında sıkışmışlığın kim olduklarına karar verememenin bu sebeple de seçim yapamamanın ızdırabı karşısında; sansürlenen, baskılanan, takip edilen insanların sorunlarını; sadece edebiyatın içinde dile gelmesine sebep oldu.  Zira edebiyat insan var olduğu günden bu yana yazılı veya sözlü olsun fark etmez toplulukta yaşanan bir soruna söz söyleme derdi dile getirmenin ihtiyacıydı. Bu nedenle Rus Edebiyatı; tek çıkış yolu, müthiş bir  hayal  gücü, felsefe, ve aynı zamanda sanatı içinde besleyen dev bir güce dönüştü. Avrupa edebiyatını defalarca aştı. Dönemin pek çok önemli yazarının arasından kendi bireysel yaşamında günün coğrafyasında yaşananlara benzerlikleriyle ayrılanı, 1930 ‘lara gelindiğinde Varoluşçulukla birlikte yeniden keşfedilen Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’ydi. Freud, Dostoyevski için, gittiğim her yerde benden önce oradan geçmiş bir Psikolog vardı dedi. O hayatının her döneminde yaşadığı her ne varsa bunun karşısında kendini yeniden şekillendirecek eserlerinin ifadesi onlara bundan pay verecekti.

  Dostoyevski ilk romanı İnsancıklar’ı yazdığında hiç beklemediği bir üne kavuştu. Sıradan kent insanının acılarını, mutsuzluklarını bu kadar gerçekçi bir dille anlatabilmesi dönemin en önemli eleştirmeni Belinski’nin dikkatini çekmiş ve onu edebiyat çevrelerinde birdenbire en çok konuşulan yazarlardan biri yapmıştı. Bu dönemde Dostoyevski sosyalistlere daha yakın duruyor ve çeşitli dergi ve gazetelerde Çar karşıtı yazılar yazıyordu. Devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve on ay hapis yattıktan sonra hiç beklenmediği halde arkadaşlarıyla birlikte ölüm cezasına çarptırıldı. Yıl 1849’du ve Dostoyevski henüz 28 yaşındaydı. Kurşuna dizilerek idam edileceklerdi, beyaz idam giysileri üzerlerine giydirildi ve o günlerde St. Petersburg’da ölüm cezalarının uygulandığı meydana getirildiler. Üçüncü sıradaydı, arkadaşlarından ilki idam mangasının karşısına geçtiğinde Çarın habercisi hızla meydana girdi, atından atladı ve ölüm cezalarının affedildiğini idam mangasının komutanına bildirildi. Dostoyevski dört yıl hapis ve ardından dört yıl sürecek sürgün cezasına çarptırılmıştı. Hapis cezasını sırasında bir başka mahkûma zincirlenmiş olarak yaşamak zorundaydı. Bir yazar olarak yalnızlığa çokça ihtiyaç duyan ve ayrıca içe dönük bir kişiliğe sahip olan Dostoyevski için katlanılması çok zor, hapis cezasından bile daha ağır bir cezaydı bu. Ama aynı zamanda suça bulaşmış insanların, psikopat ve sosyopatların, katillerin ve hırsızların içlerinde var olan kötülüğün yanında aynı zamanda ne kadar iyi yanlarının olduğunu gözleme şansını buldu bu yıllarda. İyi ve kötünün bir insanın ruhunda yan yana ve iç içe olabileceğini, insan aklının suç işlemek, birini öldürmek ya da başka suçlar işlemek için nasıl da kendisini ikna edebildiğine ve haklı gerekçeler uydurabildiğine tanık oldu. Tüm bunlar yaşanırken okumasına izin verilen tek kitap İncil’di. Oda Renoir gibi ölümle kalım arasındaki o ince ana tanıklık etmiş, ve hayata geri dönmüştü. Derin travmaların izleriyle geçen hayatının başında hastalıklı bir anne, alkolik doktor bir babanın krizleri ve sahip olduğu yüz kölenin birleşerek onu öldürmesine tanık olmuş; hayatının geri kalanında da kaleminin gücüne rağmen;  benliğini ele geçirmiş bir kumar tutkusu ve onun esaretinde sevdiklerine zarar veren bir adamın savrukluğu tüm bunların sonucunda  dikiş tutmayan hayatının  ızdırabını yaşamıştı

   Dostoyevski, psikolojik derinliği açısından benzersizdir ve eğer psikolojiyle ilgiliyseniz Dostoyevski tam size göredir. Mesela Tolstoy daha çok bir sosyolog dur Dostoyevski ise sorunların dibine kadar inen ve bu yolla, okuru dönüştüren bir yazardır.  Dostoyevski’nin suç ve ceza romanındaki meşhur baş karakteri Raskolnikov materyalist ve akılcıdır . Bu durum, 1880’ler için görece yeni bir insan tipidir. Tanrının öldüğü fikrine kendini kaptırmıştır ve insanların ahlaki ya da geleneksel bir şekilde hareket etmesinin tek sebebinin insanların korkak olması olduğuna inanır. Toplumsal mutabakatın geçirdiği kısıtlamalardan kurtulmayı ve normların dışına çıkmayı beceremeyen insanlardır Raskolnikov, yabancıdır. Bu fikirleri nedeniyle; onlara boyun eğdiği için ızdırap çeker. Beş parasız bir hukuk öğrencisidir. Tüm bunları, enine boyuna düşünecek olursak; bir sürü aile sorunu vardır. Annesi hastadır ve ona para gönderemiyordur. Kız kardeşi aşık olmadığı bir adamla nişanlıdır ve bu zalim adamla evlenirse yeterli parası olacağını ve bu sayede kardeşinin hukuk eğitimine devam edebileceğini düşünür. Satır aralarını okuyabilecek kadar zeki biri olan Raskolnikov, kız kardeşinin onu kurtarmak için büyük bir fedakarlık yapmaya niyetli olduğunu sezer. Bu onun için derin bir üzüntüdür. Tüm bunlar olurken Raskolnikov tefeci bir kadınla tanışır ve kalan son varlıklarını da tefeciye rehin verir. Tefeci korkunç biridir. Yaşadığı mahallede  sevilmeyen; açgözlü, zalim, düzenbaz ve öfkeli biri olarak bilinir. Tefecinin pek de akıllı ve bilgili olmayan bir de yeğeni vardır ve  tefeci kadın yeğenine bir köle gibi davranmakta ve onu sürekli dövmektedir. Raskolnikov bir şekilde bu ilişkiye dahil olur ve yapacaklarının nedenselliğini ve akla olan uygunluğunu da tüm bu zemindeki ilişkiler ağı, hayat bakışı ve ahlak  çerçevesinde şekillenir. Raskolnikov beş parasız, bu yeni ve garip nihilist fikirlere kapılmış ve biraz da hezeyanlı bir haldeyken içinde bulunduğu durumdan çıkmanın en iyi yolunun tefeciye öldürüp onun basit bir sandıkta sakladığı servetine el koymak olduğuna karar verir. Bu yolla sadece kendini sefaletten kurtarmayacak,  yeğeni özgür bırakacak, mahalleliyi bu şeytanın azabından, kız kardeşini düştüğü çıkmazdan, kurtarmak gibi uzayıp giden bir sebepler listesini oluşturmuş; en başında ki yapılması gerekenin yapıcısı rolünü de kendisine vermiştir. Bu oldukça iyi bir fikirdir. Bu korkunç, acımasız ve işe yaramaz insanın dünyadaki varlığına hukuka aykırı bir biçimde son verse de; arkasından hukuk okumaya devam edecek; hukuktan aldığını hukukla geri verip, bir şekilde ödeşmiş, ve hatta dünya için  daha iyi şeyler yapar hale gelecektir. Dostoyevski ye dair en özel olan bakış açılarından biri de kendi fikirlerinin tam zıttını düşünenleri, onların  bakış açılarını karikatürize ederek  en zayıf noktaya taşımak ve  alay ederek zafer kazanmak yerine , karşısındaki karakteri çelik gibi güçlü bir rakip olarak kurgulamaktır. Bu karşısında görüşlerini savunabilme yetisini ona elleriyle kazandırmaktır ki; Dostoyevski  de romanlarında tam olarak bunu yapar .Zira Dostoyevski’nin inandığı şeylerin anti tezini oluşturan insanlar genellikle romanlarındaki en güçlü en zeki en hayran olunası karakterlerdir. Dostoyevski bunu yaparken büyük bir ahlaki cesaret gösterir. Raskolnikov karakterini öyle bir kurgular ki  onun  bu cinayeti işlemek için  her türlü felsefik, ahlaksal, akılsal, mantıksal sebebe sahiptir. 

   Raskolnikov gider ve o yaşlı kadını bir baltayla öldürür. Ancak her nedense olaylar umduğu ve planladığı gibi gelişmez olaya tanık olan masum bir kadının da canını almak zorunda kalmasıyla olay sonuçlanır. Bir değil iki kurban vardır. Cinayetten önceki Raskolnikov ile cinayetten sonraki Raskolnikov artık aynı insan değildir. Raskolnikov cezası olmayan suçun hesaplanmamış  cezasına, suçu işlediği andan itibaren mahkum olur. Raskolnikov, yaşlı kadını öldürürken kendisini de öldürmüştür, bir daha eski haline dönmesine de imkan yoktur. Ancak bunu bilmesine rağmen İsa’nın öldükten sonra ikici şans verip dirilttiği  Lazarus gibi; kendisine de ikinci bir şans verilmesine dair umutlarını kesmez. Zaten bunun için Sonya'dan Lazar’ın dirilişini okumasını ister. Güç, yalnızca eğilip onu alma cesaretini gösterenlere verilir. İhtiyacımız olan tek bir şey var: Cesaret! Böylece daha önce kimsenin, evet kimsenin düşünmediği bir fikir belirlemeye başladı aklımda! Bu çılgın Dünyada yaşayan kimsenin bu saçmalıkları fırlatıp atacak cesareti yoktu. Ben.. Ben bu cesareti göstermek istedim. Ve onu öldürdüm. Sadece bu cesarete sahip olmak istedim, Sonya cinayeti bu yüzden işledim! Fırtınanın ıssız bir kıyıya fırlatıp attığı iki insan gibi, ezik, bitkin, üzgün, öylece yan yana oturuyorlardı. Raskolnikov, Sonya' ya bakıyor ve genç kızın kendisini ne kadar çok sevdiğini hissediyordu. Dostoyevski, hikâyenin bir ucuna Raskolnikov’u bir ucuna ise Sonya’yı konumlandırarak romanını örer. Bir tarafta akıl vardır, bir tarafta duygu, bir tarafta yasa, bir tarafta vicdan. Raskolnikov‘un tefeci kadını öldürme fikrinin yoksulluktan ve mağdurluktan yola çıktığı kabul gören görüşler arasındadır. Bana göre ise bunların hiçbiri cinayetin asıl sebebi değildir. Cevaplar Raskolnikov ‘un yıllar önce yazdığı makalede gizlidir. Çünkü amaç yıllar önce belirlenmiştir. Zira bir hukuk öğrencisi olan Raskolnikov bu yolu sürüden ayrılmak için bilinçli olarak zaten yıllar önce tercih etmiştir. Yozlaşmış olan düzeni herhangi biri olarak değiştiremeyeceğinin farkındadır. Zaten kendisini de diğerlerinden farklı ve üstte görmektedir. İnsanları var olmak için gücünü kullanmaya cesaret eden güçlü insanlar ve var olmak için gücünü kullanmaktan çekinen güçsüz insanlar olarak ikiye ayırır. O’na göre var olmak için gücünü kullanma cesaretine sahip insanların, diğer insanlar üzerinde her türlü yaptırıma ve hakimiyete sahiptir. Bunun ahlaki ve vicdani hiçbir muhasebesi yoktur. Hatta ahlaki ve vicdani muhasebeler ise güçsüz insanların bu hakimiyete karşı koymak için din vasıtasıyla ürettikleri bahaneler olarak kabul eder. Raskolnikov, makalesinde buna karşın doğal güçlü insanları özgür bırakmak için doğal güçsüz olan insanları yasalarla kısıtlamaktadır. Tefeci kadını öldürmek kendisi gibi doğal güçlü olan insanlar için bir suç değildir. Öyle ki Raskolnikov, Sofya’ya suçunu itiraf ederken “Bir Napolyon olmak istedim, onun için öldürdüm” der. Raskolnikov, aklın egemenliğinde yoz gördüğü hayatı değiştirmek için bir yasa icat eder. Şayet tefeci kadını öldürürse, bozuk düzeni değiştirmek ve kendinin var oluşunu tamamlamak için bir adım atmış olacaktır. Tanrı ölmüşse, zaten onun kuralları da ölmüştür. 

  Ortada bir kriz varsa bu durum eskinin ölçütleriyle ölçülemeyen eskinin çözüm önerileriyle çözülemeyenle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir. Bu halde, yeni durumla eskinin yöntemleri ile başa çıkmak olanaksızdır. Araf'ta kalmak, kişi çaresiz olmak ne yapacağını bilmemek sonsuz seçenekten ne yapacağına karar verememek, çare üretememektir. Ancak aslında sonsuz seçenek varken Dostoyevski'nin karakterleri bir kitabında kendi belirttiği gibi, İngiliz tımarhanesinden çıkmışa benzetir. Zira onlar en uçtaki çözümü seçenlerdir. Dostoyevski’nin deli gibi görünen karakterleri, kriz anında ne yapacağını bilmeyen insanlığı omuzlarına alıp taşımak isteyen bu yolla hem kendini hemde insanlığı kurtarmak isteyenlerdir. Nihilistiğin kıyılarında gezinirken; dünyaya da yepyeni bir anlam vermek isteyenlerle karşı karşıyadır. Ancak, hiçe  saydığı bedeni  kontrol edemediği varoluşsal yanı, tüm öğrendiğini sandıklarının yerini aldığını sandığı aklı yerine vicdanı bir anda çıkagelmiş ve onu yerle bir etmiştir. Dostoyevski, Raskolnikov ‘un hem akıldan ve hem de duygudan yapılma bir insan olduğunu okuyucuya yaşatır; ancak, Raskolnikov ‘un kendini yanıltan bu duygularından kurtulması gerekmektedir. Raskolnikov, suçunun cezasını arayan biri olur artık. Fakat suçunun dahi mahiyetinin ne olduğunu bilmezken, cezasının ne olduğunu nasıl bilecektir? Akıl mı haklıdır, yoksa vicdan mı?

   Dostoyevski’nin kahramanları, yasak çizginin ötesine geçildiği kriz anlarında verdikleri kararlarla ya yenilenir ya da ölür. Tıpkı kendisinin de akıbetini belirleyen idam mangasının önünde geçirdiği o an da olduğu gibi. Bağışlanmanın merhameti Dostoyevski’ yi de değiştirmiş bambaşka bir İnsan haline dönüştürmüştür. İnsancıkları yazan değildir o da artık. Tam da bu nedenle romanların da son konuşanlar okuyucunu fikrini belirleyenlerdir. Raskolnikov bir çok şeyin bir araya gelmesidir. Öyle bir insandır ki dünyanın kendi yapısıyla ilintili olmayan tarafları yok edilmiş gibidir. Bu anlamda bir nevi meta gerçektir, yani gerçekten daha gerçektir. Zira horlanmışlığın insanın iç dünyasında açtığı yaraya, yoksulluğun, aşağılanmışlığın, terk edilmişliğin iç burkucu yalnızlığına çok az yazar yoksul ama mağrur kahramanların yaratıcısı Dostoyevski kadar yakından bakabilir. Bu İnsanın üstü örtülü hakikat dünyasında kendisini arama değil, kendini nerede kaybettiğini bulmasının bir serüveni; onun romanıdır. Dostoyevski’nin kahramanlarında kesin olan bir şey varsa, o da hakikatin kayboldukları yerden yeniden başlamasıdır. 

   Deli Pedro, ülkesini modernleşme yolculuğunu bir bataklıktan inşa ettirdiği Petersburg şehrinde başlatmıştı. Fakat orada bir şehir inşa ettirirken aynı zamanda da yıkılan bir şey daha vardı ki; o da Rus halkının ruhuydu. İşte “Suç ve Ceza” kimlik bunalımının, yozlaşmışlığın, masumiyeti yitirilmiş gençliğin temsili Petersburg şehrinin kendi hikayesidir. Bütün kahramanlar Petersburg şehrinin şaşkın çocuklarıdır. Akıl ve duygunun, yasa ve vicdanın, açlık ve günahın, suç ve cezanın karşılaşmasıdır. Ancak  Deli Pedro’nun çocukları kendini bulmak bu yozlaşmadan kurtulmak isterken, ne gariptir ki Paris’in Deli Napolyon’una öykünür. Bahsedilmeyen trajedi de tam da budur. Raskolnikov’ un yaşadıkları gerçek miydi diye sorarsanız; evet bu kitaptaki olaylar gerçekten yaşanmadı. Ancak Raskolnikov ‘u Avrupa’da o dönemde yaşayan belirli bir insan tipinin ve belirli bir ideolojinin vücut bulmuş hali olarak düşünürseniz,  bu ideoloji tüm Avrupa’yı dolaşmış ve hatta Paris sokaklarında tükenmeye yüz tutup , Saint Petersburg sokaklarına varmıştı. Emin olun burada da durmayacak, başka coğrafyaların başka sokaklarına yol almaya devam edecekti.  Parislilerin belki de 30 yıl savaşlarıyla başlayan bir döneminin yüzlerce yıl süren bedeli ödene ödene şekillenen yaşantılarında onlarca satır başının muhtemelen son paragrafı, 1871 Komün ‘e  edebiyatın duyarsızlığı Empresyonizmin algısını yansıttığı insanların artık günün değişimine, yaşamın kendi mucizesine ışığa duydukları isteğin izlenimiydi. Bir yanda biterken yerini başka hislere bırakan düşünceler; bu kez başka coğrafyalarda bedeli ödenmemiş zamanların kurtuluş fırsatı, kaybedilen zamanların mucize çözümü olarak görülüyordu. Dondurucu Saint Petersburg  sokaklarını, sıcacık  el yapımı bir Fransız palto ile ısınabilmenin umudu ve heyecanı sarmıştı. Sıcağın kendisine duyulan özlemdi bu. Ancak Baron Haussmann’ın yeniden tasarladığı Paris caddelerinde; mevsim artık ilkbahardı. Yıllarca şehrin barikatlarında; dar sokaklarında direnişlerinde, giyilmiş,  yıpranmış, kan sıçramış paltoları,  bu gün  yerlerini güneş gören geniş bulvarlarda, baharın sıcağına bırakıyordu. Isınmak için artık bu yıpranmış paltolara ihtiyaç kalmamıştı. Şimdi Paris başka keyiflerin umudunda heyecanlanmak, ısınmak istiyordu.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ