KOKU



   

  Ahmet Hamdi Tanpınar, "firari hakikatlerden söz eder. Louis Althusser, Bolşevikler ‘in 1920'lerde ki politikasını tartışırken,"doğrusu olmayan yanlışlar" deyimini kullanır, kendi doğrularından uzak düşmüş yanlışlardır bunlar. Walter Benjamin de Alman yazar Gottfried Keller'in "doğru bizden kaçıp gidemez" sözünü kıyasıya eleştirir. Bir de düşkünler evi düşünülebilir: bir odasında iki sağır oturmaktadır; daha yaşlı olanı ötekinden, yan odadan lazımlığı almasını ister. Genç sağır, yine bir sağırın bulunduğu yan odaya geçer ve "ihtiyar, bahçeye çıkmak için paltoyu istiyor" der. Üçüncü sağır, yatağının altından lazımlığı alır, öbür odada bekleyen ihtiyara götürür. Pamuk ipliğiyle bağlı olmak. Adorno, Negatif Diyalektikte, felsefenin sadece başlangıç ve sonlardan dem vurmasından, hareketin kendisinden ve izlediği yoldan hiç söz etmemesinden yakınırken, doğrunun "kırılabilirliğine, incinebilirliğine" dikkat çeker: "Doğru, tözünün zamana bağlı olmasından ötürü, havada asılı kalmış, kırılabilecek bir şeye benzer. Felsefe, doğrunun yitirilemeyeceği avunuşunu bir yana bırakmalıdır. Metafizikçilerin geveleyip durdukları o uçuruma; kaypak sofizmin uçurumu değil, deliliğin uçurumudur. Bu *atlayamayan  doğru, kendi kesinlik ilkesi gereğince, eninde sonunda bir kalıba dönüşür... Açık düşüncenin, keyfiliğe düşme tehlikesine karşı hiçbir güvencesi yoktur... Felsefede, kesinlik kavramının işlevinin tersine döndüğünü görüyoruz; ki felsefe bunu soru sorarak yapar felsefeyi ideolojiden ayıran da budur. Her yöne taş atabilme yeteneği. Bir zamanlar dogmaları alt etmek için kullanılan bu ilke, bugün her türlü beklenmedik olaya karşı bizi koruyacak bir bilginin sosyal sigortası olmuştur. Öyle ya, itiraz edilemeyecek bir şeyin başına hiçbir şey gelmez." Eski doğrulara pamuk ipliğiyle bile bağlı olmadığımız bir dünyada, kesinlik tutkusu, nevrotik bir güvenlik ihtiyacının son sığınaklarından biri olmalı. Gördük; bir doğru, dolambaçlı serüvenini yanlışlara karışarak da tamamlayabiliyor yani doğru olmayabiliyor. Dinlerin, Aydınlanmanın, eski devrimlerin tarihinden gördük. Adorno, Minima Moralia' da, "yanlış bir hayat doğru yaşanamaz" der. Bu söz, bir aczin kabullenilmesi olarak yorumlanabilir. Ama "aciz" olan sadece özne değil, özneyi de içine alan nesnedir: yanlış hayat. O zaman, Adorno'nun, başına hiçbir şey gelmeyeceği için kısırlığa, evde kalmaya mahkûm doğruların güvenliği içinde soyutlaşmaktansa, yitip gitmek pahasına hareket eden, sağa sola savrulan, değişme ve değiştirme hakkını saklı tutan açık bir felsefeyi savunduğu da söylenebilir.       

 Tarihsel doğru, düşüncelerle gerçeğin çarpışmasından, sürtüşmesinden doğar; bir sürtüşmeden çıkan gıcırtı, oluşan doğrunun hep kaçan, hep bizi çağıran atonal sesidir, Horkheimer, eski bir yazısında doğruluk sorununu tartışırken şunu sorar: "Dinsel ve idealist felsefe okurlarının öne sürdüğü gibi nihai bir doğruyu kabullenmek, ya da her teorinin sadece 'öznel' olduğunu, yani bir kişi, bir grup, bir dönem veya bir tür olarak insanlık için geçerli olduğunu ama nesnel doğruluktan yoksun olduğunu kabul etmek önümüzdeki seçenekler sadece bunlar mı? Burjuva düşüncesi diyalektik yöntemi geliştirirken, bu çatışmayı aşma yönünde en iddialı adımını atmıştır. Diyalektikte, somut içeriklerin koşullu ve bağımlı olduğu kabul edilir ve her türlü 'nihai' doğru kesin olarak 'olumsuzlanır', ama bu, kısmi ve koşullu doğruların bir süzgeçte elenmesi ve saf bilgiye varılması anlamına gelmez... olumsuzlanmış her görüş bilginin ilerleme sürecinde bir doğruluk ânı olarak korunur." Geçmişin doğruları bugünün yanlışlarına dönüşürken geride belli belirsiz bir kımıltı kalır. Tarihin treninden düşmüş, sakatlanmış, etkisizleşmiş bir doğruluk hayaletidir bu. Bizi uğraştırmaya devam eder. Ve sezeriz: dayanıklılığını yenilgisinden almıştır.
 
  Bir zamanların işlevini yitirmiş, gününü doldurmuş olduğu düşünüleni; Felsefe bugün hâlâ yaşamaktadır. Ancak; onu gerçekleştirme fırsatı harcanmıştır. Felsefenin dünyayı yalnız yorumlamakla yetindiği ve gerçeklik karşısında boyun eğerek kendi kendini sakatladığı yargısı, bugün, dünyayı dönüştürme çabasının yenik düştüğü bir dönemde sadece; aklın yeni bir teslimiyetçiliği anlamına gelir ki bundan başka da bişey ifade etmez.  Yaşadığı her dönemde kendi günü kadar düşünebilen ,varlık mekanizması güncellenemeyen insan yaratımı; hem kadim sorulara hem de kendi zamanının mevzularına kendi merceğinden tekrar tekrar bakmış hakikati sorduğu soruların cevaplarında aramıştır. Felsefe başlangıcından itibaren kendisini bir hakikat arayışı olarak tanımlamış, bu arayışta hakikate ulaştıracak araç olarak akılla birlikte duyulara önemli işlevler yüklemiştir. Felsefi hakikat rejimi aklın düzeni ve duyuların hiyerarşisi üzerine inşa edilmiştir. Akıl insanın en yetkin bilme becerisi olarak görülmekle birlikte; duyuların her birine de bilişsel kapasitesine bağlı olarak farklı değerler atfedilmiş ve hiyerarşik sıralamaya tabi tutulmuştur. Duyular hiyerarşi içinde görme ve işitme duyusuna ayrıcalıklı bir konum tanınırken koku alma duyusu birçok filozof tarafından bilginin doğası ve estetik açıdan yetersiz ve güvenilmez bulunarak küçümsenmiş ve insanın en ilkel, hayvansı duyusu olarak görülmüştür. Koku alma duyusunu hafife alan ve küçümseyen bu felsefi gelenekte koklama duyusuna yöneltilen eleştirilerin en önemli ortak noktası bu yetinin bilgi kaynağı olarak öznel ve güvenilmez oluşudur. Modern felsefe ve bilim de aynı yolu devam ettirmiş, koklama duyusu bilinçten bağımsız olarak işleyen, içgüdüsel tepkileri tetikleyen bir duyu olarak görülmüştür. Bunun yanında; Batı epistemolojisi ve estetiğinde görsel ve bir ölçüde işitsel olanın apaçık bir hükümranlığı söz konusudur. Başlangıçtan itibaren akılla aralarında yakın bağıntı kurulması nedeniyle görme duyusu duyular hiyerarşisinde ayrıcalıklı bir konum edinirken; bunu felsefi düşünceyi ifade etmek için kullanılan kelime dağarcığından dahi anlamak mümkündür ki tefekkür, yansıtma, spekülasyon ve  gözlem gibi entelektüel faaliyeti ifade etmek için yaygın olarak kullanılan kelimelerin tümü, görme veya bakma eylemine atıfta bulunan Latince köklerden türemektedir. En kolay susturulan duyu koklamadır. 
  
  Nietzsche, Batı düşüncesinde genel olarak duyuların özelde ise koku duyusunun öznellikle suçlanarak değerden düşürülmesine karşıdır ve farklı bir konumu benimsemiştir. Koklama yetisine methiyeler dizen Nietzsche, ‘Hakikati Koklayarak Keşfettiğini’ iddia ederek binlerce yıllık felsefi hakikat düzenine karşı saldırıya geçer.  Nietzsche, gerçek bilgi edinme aracı olan burna dayanarak gerçek dünyanın filozofların akılla kavradıklarını iddia ettikleri “düşünülür dünya” değil, “duyulur dünya” olduğunu iddia edecektir. Ki bu da aslında onun bilinci önceleyen bir düşünce tarzı olarak felsefeye saldırısıdır. Zira ona göre içgüdüsel bilmeyle karşıtlık içindeki bilinç, yaşamı güçlendiren Dionysoscu hakikati ve güç istemini tahrip etmiştir. Akli bir muhakeme tarafından değil, içgüdü ve sezgi tarafından yönlendirilen bu hassas koku alma yetisi sayesinde insanların yanılgılarının ve yalanlarının kokusunu aldığını ifade eden Nietzsche, bu durumu *Ecce Homo’da gururu aşan kibre varan bir dille; “Yalanın Yalan Olduğunu Duyup Koklamakla, Doğruyu İlk Bulan Ben Oldum” ifadesiyle dile getirir. Sonra daha da ileri giderek, “burun deliklerimdedir benim dehâm” diyerek dehasını koklama duyusunun yetkinliğine ve keskinliğine bağlar ve asıl yalanın “varlık, birlik, şeysellik, töz, neden, süreklilik” gibi felsefenin uydurduğu kavramlar olduğunu söyler. Sürekli hakiki bir dünyaya gönderimde bulunan, bu kavramlar tam da “akıl-önyargısı”nın, bizi “kabul etmeye zorladığı yanılgılar”dır. Onlar gerçekte değil, sadece dilde vardırlar. Duyuların tanıklığını çarpıtarak yalan gösteren şey ise “yaşlı hilebaz kadın” olan akıldır. Ona göre hakikat olduğu iddia edilen yalanların burun tarafından kolaylıkla teşhis edilmesini mümkün kılan şey onların çürümesidir. Onun için keskin gözlemciler Avrupa’da bir sonun yaklaştığını etrafı saran kokudan, anlayacaklardır. Kokuşmuşluk burnu tüm yetiler arasında üstün bir konuma taşımaktadır. Çağın krizinin, nihilizmin ifadesi olan Tanrı’nın ölümü dahi çürüme sonucu gerçekleşmiştir. Dünyayı tümden saran mevcut çürümüşlük kokusu, koklama duyusundan yoksun olmayan herkesin ağılayabileceği yegâne koku “Tanrı’nın çürümesi’nin kokusudur diyor.
 
   Sonuç itibarıyla düşünce tarihi boyunca koklama duyusu hayvani, ilkel, içgüdüsel, şehvet unsuru, bencil, ilgisiz, asosyal ve diktatörce doğaya sahip olduğu; kokunun soyutlamadan veya herhangi bir sanatsal yönelime götürmekten aciz olduğu şeklinde birçok felsefi gerekçeyle kötülenmiştir.Batı’dabilim adamlarının da kokunun ve koku alma duyusunun değersizleştirilmesin de filozoflarla birlikte görmeyi en üstün akıl ve uygarlık duyusu olduğunu;  kokunun ise, delilik ve vahşet duygusu olduğu şeklinde değerlendirmişlerdir. Böylece modernitede koku susturulmuştur. Ancak ne yazık ki İnsanoğlunun dili, koklanır dünyayı betimlemeye yetmediği gibi, kendini ne kadar kandırırsa kandırsın yada bakışlarını kaçırsın burnu pisliğin kokusunu duymaktan kurtulamaz.
 
  Ve Jean Baptiste Grenouille kalmayı seçti. Hikaye, 18. Yüzyıl ortalarında Fransa’da,  Aydınlanmanın doğduğu topraklarda, bu gün de tam da bittiği yerde geçiyor. Hani hep denir ya; “Fransızlar kendi şehirlerinin pis kokularına dayanamadıklarından parfümü icat ettiler.” diye, işte o dönem. Gerçekten de Süskind ‘in tarif ettiği Paris varoşlarının sokakları kan, dışkı, leş ve ölüm kokuyor. Aristokrasinin kafasını çevirip bakmaktan imtina ettiği korkunç yığınlar sadece hayatta kalma savaşı verirken; ahlak da, insanlık da, değerler de geride kalıyor. Cinselliğin sadece ihtiyacı gidermek için hayvanca yaşandığı, çoğunluğu piç olarak doğan çocukların zaten zorlukla hayatta kalabildiği, bu sefaleti herkesin kanıksadığı bir ortam çiziyor bize Süskind. Kendisi direkt olarak hiç dile getirmese de kitabının gizli temelini oturttuğu “toplumsal eşitsizlik” eleştirisini, iddialı sözde ihtilalin 1789* bile çözemediği o dengesizliği çok başarılı resmediyor. Kahramanımız Jean Baptiste Grenouille böyle bir ortamda, yoksul bir pazarcı kadının gayrimeşru oğlu olarak, çöplerin içinde doğuyor. Umut edilenin aksine ölmeyip bir de ağlamaya başlayınca daha doğar doğmaz annesini ipe gönderiyor Grenouille. Sayısız benzeri gibi para karşılığı yoksul ve sert kadınların yanında büyüyor ve çoğu akranının aksine bu zorlu koşullarda hayatta kalmayı hep başarıyor. Zira kendi kokusu yok ama eşsiz bir koku alma yeteneği var onun ve sıradan insanların görerek, dokunarak, konuşarak tadarak algıladıklarından çok daha fazlasını sadece koku alma duyusu ile yapabiliyor. Süskind ilginç romanını, işte bu duyu farklılığı üzerinden kurguluyor. kitabın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille ise tüm insani duygulardan yoksun, salt kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı ve istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten kesinlikle çekinmeyen bir katildir. Herkesin ve her şeyin kokusunu almakta, tüm kokuları üretmekte gerçek bir dâhi olan Grenouille, kendi kokusunun bulunmadığını, onun bulunduğu yerlerde insanların insan kokusunu alamadıklarını anladığı gün, dünyasını da yitirir. Bu onun için büyük bir hayal kırıklığıdır ve kendisine koku arayışına girer.  Koku bir katilin , etkilemek isteyenin hikayesi.
 
    Hiçbir insanın ayak basmadığı bir yerde yedi yıl inzivaya çekilen Grenouille ’nin kendisi için tek çıkar yol, başkalarına onun için sanki insanmış izlenimini verebilecek kokular sürünmektir. Bu konuda o kadar ustalaşır ki artık kokusunu değiştirerek insanların ona karşı bakış açılarını da değiştirebilmektedir. Öyle ki insanların onu hiç fark etmesini istemediği zaman başka bir koku, göz önünde olmak istediği zaman başka koku sürer. Hatta yirmi dört cinayet sonucu çarmıha gerilmeden önce sürdüğü koku sayesinde insanların üzerine yaydığı o masumane etkisi Grenoille'yi çarmıha gerilmekten bile kurtarmıştır. 
 
   Yazar, Patrick Süskind in büyük başarısı burada saklı; aynı anda iki gidişatlı bir roman  yazıyor. İlk romanı, çok sade bir biçimde değişik bir tipin hayatı olarak okuyabilirsiniz. Romanın ana karakteri Jean-Baptiste Grenouille manyağın teki ancak onun farklı özelliği, tüm insancıl duyumlardan ve duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik derecede duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katildir olmasıdır.  Bu kitap sıradan banal bir hikaye olarak okunabilir. İkinci yol, aynı zamanda son derece entelektüel bir biçimde bütün Avrupa’ya ait üst anlamlarının aslında, nasıl parodisinin yapıldığını ve görünenin altında, aslında nasıl oyunların oynandığını görebileceğiniz bir kitap. Ben ikinci kitabı; yani postmodernizmin  alegorisini konuşmak istiyorum. Süskind, tam da Post modernizm  romanı yazıyor. Yüksek kültürle alt kültür arasında, sırada ve entelektüel birey arası uçurumu  kapatarak  iki tarafında beğenisine , tatminine beklentilerine uygun bir roman yazarak aynı anda post modernizmin bireysel anlamını gerçekleştiriyor. Zira, romanın adı aslında parfüm, koku değil, koku diyoruz biz Türkçede ama Türkçesi belki bu bağlamda daha da çarpıcı olduğundan. Çünkü Koku, Aydınlanmanın en önemli duyusu olan görmenin karşıtı. Koku ile görme arasındaki çatışmanın; görünenin altında yatan gerçeklerin hikayesi, kendiniz ve görmek istemedikleriniz ama kokusunu duyarak orda var olduklarını bildiğiniz halde, çıkarlarınız uğruna inkar ettiklerinizin hikayesini anlatıyor. Bu  yüzden Patrick Süskind seçimini kokudan yana kullanıyor; zira parfüm hayatın gerçeklerini örtüyor. Biz aslında leş gibi kokuyoruz ve özellikle romanın başlangıcında o Fransa Kralının kana, leşe bulanmış aslan gibi koktuğunu, kraliçenin ise  keçi gibi koktuğunu çok güzel anlatıyor. 
 
   Kokuyu kandıramıyoruz çünkü koku nefes alıp vermekken;  görmek, neyi görmek istiyorsanız  ona  gözlerinizi  açmak veya  kapatmaktır.  Bu noktada  Süskind bize Aydınlanmanın mottosu  ve sonuçta onu put haline getiren  alegori ile göz göze getiriyor, bizi. ‘Neyi görürsem ona inanırım’. Çünkü görmek, Aydınlanma da inanmaktır. İnsan çok saf bir biçimde gözlerini güvendi ve aldandı. Patrick Süskind onun ispat kültürünü, pozitivizmini, bilim anlayışını yerle bir edip, asıl önemli olan kokudur demeye getiriyor. Çünkü kokunun arkaik zamanlardan kalan insanın en ilkel ancak en geçerli yetisi olan; düşmanı, yaralıyı bulma ve hatta Aydınlanma isminin alegorisi olan  karanlıkta bile bulma becerisinin altını çiziyor. Jean Baptiste Grenouille, bütün bulmak istediklerini bir tazı gibi koklayarak buluyor ve  üstüne bütün kokuları da parçalarına ayırabiliyor. Örneğin sıradan insan kokusunu oluşturduğunda, biraz kiri, pisliği biraz durmuş kesilmiş tereyağını bir araya getiriyor. Patrick Süskind gen DNA’nın çözülmesine ramak kala aslında; değişmez olan tüm kabulleri, aldanmaları edebi bir biçimde aynen gen araştırmaları gibi parçalarına ayırıyor.  Burada yapmak istediği akıl ile; aklı eleştiren akıl, aklın zafiyetlerini eleştiren akıldır. İnsan aklının, aydınlanmaya aşırı derece güvenmesinin nelere sebebiyet verdiğini gösteriyor. Bir Alman yazarı, Hitler'den sonra ilk defa Koku adlı romanıyla dünya edebiyatına öylesini bir giriş yaptı ki, böyle bir edebiyatın ve kültürel bir tecrübenin bir torunu olarak olarak neyden bahsettiğini iyi biliyor. Dolayısıyla Patrick Süskind asıl yaptığı, tarihin büyük korkunçluklarının sebebiyet veren büyük insanların yöntemlerinin hiçbir surette görünür olan unsurlarla olmadığını; bu insanlar bunları tam tersine çok başka şekilde, çoğunluğun hiçbir surette haberdar olmadığı gizli yumuşak karınları manipüle ederek gerçekleştirdiğini anlatıyor. Jean Baptis Grenouille ’de  aynı anda Jean Baptis Vaftizci Yahya’yı tarihsel olarak önemli bir figürü; aynı anda soyadında Grenouille ’de  çok büyük iğrenç bir kurbağa anlamını görüyoruz; görünenin altındaki görünmeyen ama kokusu duyulanı. Konuyu buradan, tarihteki delillerin, despotların insanları kandıranların izini sürüp Yunan Tragedyalarına kadar gittiğimizde; görünürde nasıl yöntemler kullandıklarını ancak sonuçta ulaşılanın; hiçbir surette görünürdeki yöntemlerle bunu açıklamaya yetmediğini, görünmeden insanları en  arkaik özellikleriyle kullanarak onlara  fark ettirmeden bunlara nasıl kurban gittiğine dair enfes bir hikaye. 
 
   Roman ilk satırlarında, Alman edebiyatının geçmiş pasajlarından, romantizm döneminden aleni alınmış cümleler ile, nasıl ki Jean Baptiste Grenouille  farklı kokuları karıştırarak kendisine yeni bir benlik Parfümü yaratıyorsa; Patrik Süskind’ de o güne kadar Klasisizm ve Alman Edebiyatının, Romantizm akımının yarattığı edebiyatından birer motifi, cümleyi alarak romanı, aslında kendisini de  Parfüm olarak yaratıyordu. Süskind sadece bir yaratığın, caninin biyografisini; gelişim romanı anlatmıyor, Süskind  post modern roman nasıl yazılır bunu da örnekleyerek açılıyor. Bilinç ortadan kalktığında bilinç altının kalıntılarıyla bizi yüzleştiriyor. 1985’de  Patrik Süskind yazdığı romanla Post modernizmi gözler önüne sererek artık edebiyatta yaratılan klasiklerin yaratılamayacağını ancak bu günün edebiyatının kendinden önceki  dönemin parçalarından bir koku ustasının  parfüm yaratması kadar yeteneğin olduğunu, ancak bu yeteneğin bir daha; orijinal Shakespeare yaratamayacağını söylüyor. Çünkü post modernizm aynı zamanda yazarın ölümüdür. Yazar eseri yazar, ancak yazdıktan sonra eserin anlamı onu okuyan milyonların kendi bireyselliklerindeki anlamlardan herhangi biridir, anlamda hiçbir payı olmayanın anlamsızlığı, yazarın yok olması anlamına gelir. Hikaye artık, Hannibal Lecter’ın, Frankenstein’in, Kont Drakula’nın, Dorian Gray’in  hikayesi kadar etkileyici ve orijinaldir; zira onlardan sonra gelendir. Yani artık tüm sanat dalları için orijinallik beklemeyin diyor Süskind romanında; yazılan yazıldı, çizilen çizildi. Patrick Süskind bu sebeple değişik bir hikayeyi anlatmıyor; koku bir katilin, istismarcının, caninin, etkilemek isteyenin hikayesi. Post modern sanatçının yapacağı; artık en iyi ihtimalle kitleleri etkilemek ki; Süskind bunu çok iyi yapıyor. Çok geniş bir yaş ve eğitim seviyesinde insanı kapsayan onlara aynı anda zevk verebilen,  keyifle okunan  yazılmış eserlerden alınmış parçalarla yeni bir benlikte parfüm sunarak;  bu günün deyimiyle çevreye duyarlı yeniden dönüştürülmüş romanı; okuyucuların beğenisine sunuyor. Ancak tam bu noktada Meta Eleştiriye geliyoruz romanı büyük beğeniyle bitiren okur, bugün tuzağa düşendir. Çünkü kitlelerin, örnekli bir biçimde, nasıl bir Hitlere nasıl bir Stalin'e nasıl bir Wagner’e , Mussolini’ye, öykündüklerini  ayrıca; evreni sanatsal, bariz estetize ederek insanların tuzaklara  nasıl düşdüklerini, kendinden yola çıkarak gösteriyor. Süskind aslında kötü birini anlatırken o kötüye nasıl aşık olunuru anlatıyor ve ekliyor ‘Hiçbir Şeyin Sonucu, Bilinen Nedenleri Değildir’. Mitostan Logos’a geçişte, sadece geçmiş olmak, herseyi artık çözebileceğini cevaplara ulaşabileceğini zannetmek;   üzgünüm imkansızdır. Akıl ve bilim bunların cevabını veremiyor. Bunu ancak kim yapabilir sorusunun cevabı ise; Jean Baptiste Grenouille  gibi bir üstün! varlıklar yapabilir. İstediğiniz kadar bilimde ilerleyin, istediğiniz kadar DNA’larınızı, izafiyeti ve hatta Kaos’u çözün hiçbir zaman neyin neden olduğunu tamamen bilemeyeceksiniz. Milyonlarca kombinasyonlardan her birimiz sadece biriyiz, hadi ayıklayın pirincin taşını.
 
   Almanlar Hitlerin tuzağına, o gün buna uygun oldukları için düştüler, ancak Hitler de sanatsal estetik bir eser vaat etti onlara, ne gerek var bu Polonya’ya, ne gerek var bu bize benzemeyen ama bizle yaşayan hem çirkin hem  bizden varlıklı Yahudilere, hem Alman böylemi olur, mavi gözlü, bir seksen boyunda olmalı teklifini sundu.  Bu sanatsal bir ifade ve teklifti, hayatlarının güzelleşmeye ihtiyacı vardı, altta da bir sürü psikolojik yaşanmışlık ve *diğeri fikri de akla yatkındı, neden olmasındı ki? Sadece Almanlarda yapmadı bu akla yatkın olanı, 12. yy’ dan beri de kıtada gelenekseldi. Ancak Almanların yaptığının diğerlerinden farkı; o günün sanayileşmiş teknolojilerini kullanarak yeni makinalar, buluşlarla;  kısa sürede, bir arada daha çok  insanı yok edebilen sanayiler kurmalarıydı. Peşi sıra, Amerikalılar başta Fizikçilerle atom bombasını geliştirecek daha yeni teknoloji, daha çok insan, daha fazlası, doğayı da işin içine katacak ve hatta daha doğmamışlarında suyunu zehirleyecekti. Son iki yüz yılda Tıp Bilim haline geldiyse, Ortaçağdan farklı olarak; ruh ve cin çıkararak, kötü kan akıtarak tedavi yöntemleri uygulamıyorsa bugün, Nazizm’in İnsan bedeni üzerinde yaptığı insanlık dışı deneylerin sonucudur. 
      
    İstediğiniz kadar güzel kokun, parfüm kimsenin sahtekarlığını örtemez, içinizdekini değiştiremez. aydınlanma hep bu yüzeysel şeylere kanar. İnsanın doğasını inkar edip salt akılla işi götürebileceğine kendini inandırırken, yıllarca alıp eğittiği sözde akıllandırdığı aydınlattığı bireyler gün gelip seçimin konusu olan iyilik ve kötülükle sınandıklarında akıl menfaati yani doğruyu seçer çünkü iyi ve kötü inancın ve ahlakın konusuyken , dogru aklın konusudur. Hepimiz içimizde Grenouille koca bir çirkin kurbağayız, gerçek kokumuzla yüzleşmemek pahasına kokudan boğuluyoruz. Konuyu nefes alıp vermeye tekrar getirmişken; bunca emek   felsefeye, edebiyattaki yansımalarını anlatmışken resimdeki nefes almadan sanatın bence  gerçek başlangıcından  bahsetmeden yazıyı bitirmek istemiyorum. 
 
 Empresyonizm sanatçının ve eserinin, özgürlüğünü ilan ettiği nefes alınıp sanat olduğu o andır. Maniyerizim’de her ne kadar Michelangelo’nun  Sistine Şapelinin Altar duvarına resmettiği ‘Son Yargı’ freski , Rönesans Döneminin ve ondan öncesinin, kurallarını yıkan kendi hayalinde heykel formunda yığınlar halinde üst üste binmiş insan yığınlarını, Dante’nin Tragedyasındaki anlatıma dayanarak resmedişine tanık olsak da; bu özgürlük ve içten gelen duygular, yine de Papalık makamının belirlediği bir konunun bir zanaatkara verilen siparişiydi.Her ne kadar, ilk nefes son derece dikkat çekici olsa da, 19.’ yy da  Gustave Courbet’nin gerçekçilik akımında, devasa tuvalin ortasında mezar çukurunu mezarın kazıcısıyla birlikte resmetmesinde olduğu gibi küfür nevinden olsa da, bu da ancak alet desteğiyle alınan nefes kadardı. Ancak sanatın ciğerlerinin oksijenle tanışıp; yeni doğan bebeğin ciğerlerinin şiştiği an ve ilk ağlama sesi yirminci yüzyılın başlangıç noktasına yakın olan Empresyonizm ile duyuldu. Rönesans’tan beri süregelen natüralist sanat, XIX. yüzyılda Empresyonizm’in açık hava ressamlığıyla son aşamasına varır. Bu aşamada sanat, uçan izlenimlerin peşinde bir ışık ressamlığına dönüşür. Bu yeni akım 1870’lerde ortaya çıktığı zaman yargılanır. Fakat kısa bir süre içinde sanat yaşamına egemen olur ve Empresyonizm’in getirdiği yeni görüş bütün sanatlar dallarınca benimsenir. Sanatçının izleyen göz olmaktan uzaklaşıp ‘özne’ olmaya yönelmesiyle, nesnel bilginin peşinden değil, gerçeğin ‘öte’ yüzünü arayan özne olma sürecini barındıran bir sürece dönüşür. Boyanın lekesel dokunuşlar ile uygulanılıyor olmasından kaynaklı bitmemiş gibi görünmesi sebebi ile tepki toplanmış, aşağılanmıştır. Bu yaklaşım, başlarda her ne kadar yadırgansa da zaman içinde sanatçılar tarafından kabullenilmiştir . Eleştirmen Louis Leroy , Claude Monet’nin (1840-1926) yaptığı “İzlenim, Gün Doğumu”  isimli deniz manzarası için şu yorumda bulundu: “En ham haldeki bir duvar kâğıdı deseni bile bu deniz manzarasından daha tamamlanmış ve bitmiştir.” Empresyonistler kendi usullerine göre yaptıkları eserleri Nadar’ın fotoğraf atölyesi’nde açtılar. Fotoğrafçı Nadar, daima akademik kurallara aykırı hareketleri destekleyen bir adamdı. Salonlarını onlara bedava verdi. Ressamlar buna öyle sevindiler ki Claude Monet: "Nadar, büyük Nadar, ekmek kadar aziz Nadar bize salonunu verdi," diye sesi geldiği kadar bağırdı. Nadar dönemin önemli fotoğrafçısıydı. Nadar daha önce fotoğrafın zaferini kamera ve paletin arkadaşlığını karikatürlerinde gözler önüne seren biriydi. 
 
 Empresyonizm akımının gelişmesinde tanınmasında ise Manet etkili oldu O yıllarda Paris modern yaşamın hareketliliğinin en iyi biçimde gözlemlenebileceği bir bölgeydi. Her yıl milyonlarca yolcunun geçtiği Fransa’nın en yoğun tren istasyonu burada bulunmaktaydı. Kentte olup bitene sanatçı gözü ile bakmak da Manet’in başlattığı bir yaklaşımdı.Manet duyumsanan izlenimin sanatçının nesneleri nasıl algılayacağında belirleyici olabilecek ideoloji ve eğitiminden bağımsız bir biçimde tabloda yeniden üretilmesini istedi. 

  Empresyonistler düzenli olarak sekiz sergi açtılar. Ardışık sergiler Empresyonistlerin hem birbirlerini daha iyi tanımalarını hem kendilerini sanat dünyasına daha iyi tanıtmalarını  sağladı. Empresyonist sanatçıların çoğu birbirleriyle ilişkili oldular. Son sergiden sonra sanatçılar arasında dağılma emareleri baş gösterdi. Empresyonizm önce Avrupa’ya sonra da tüm dünyaya yayıldı. İlk başlarda sıra dışı çalışmalar ve sıra dışı resim anlayışı olarak görülse de zamanla tüm Avrupa ülkelerindeki sanatçılar bu akımı kendi çalışmalarına yansıttılar veya üsluplarını yeniden düzenlediler. Avrupa sonrasında ise tüm dünyada bu akımın etkileri görülür hale geldi Fakat unutmamak gerekir ki Empresyonistlerin amaçları Rönesans'ta doğanın keşfi ile birlikte gelişmiş sanat geleneğinden farklı değildir. Onlar da doğayı gördükleri gibi resmetmek istiyorlardı. Ancak bu kez görmek sadece gözle sınırlı değildi o eşik, Courbet ile aşılmıştı. Bu kez mevzu duyulardan koklamaktı. Onun kokusunu hissettiği eşliğinde kendi gördüğünü tuvaline istediği teknikle anlatma isteğiydi. 
  
  Grenouille, kokusu olmadığını anladığında çıldırmıştı.Olması gereken kokusuydu. Ancak bu sayede farkına varılır ve diğerlerine söyleyecek sözü olurdu. Onu diğerlerinden ayırt eden sözü. Empresyonistler sanatçıydı artık nefes alan yaşayan, hisseden, fırçasının vuruşu, konusu kendinden, ifadesi özgür, ayakları üstünde, emeğinin esiri zanaatkar değildi. Kokladığı her notanın sarhoşuydu artık. Bu belki de; Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanında, duvarında yıllarca kurduğu iskelede,   aslında heykel yapmak isterken, Papanın zoruyla kımıldamadan sırt üstü yatarak, her ne kadar tutkunu olduğu şekilde heykelimsi erkek bedenini idealize eden figürler resmetse de; zanaatçılığının belki de kurulması hayal edilemeyen düşüydü. 
 

Yorumlar

  1. Doğrucu Davut27 Temmuz 2024 05:49

    Ben, mest...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim.

      Sil
    2. Çok teşekkür ederim 🙏🏻

      Sil
  2. Hocam kaleminize sağlık. Oldukça uzun bir yazı olmuş ama yazı sürükledi beni, tam bırakırken okumaya devam ettirdi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne mutlu . Çok teşekkür ederim.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ