NARCİSSUS
Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiştir. Antik dönem Yunan estetiğinde, eski Yunanlılar, estetiğin bağımsız bir bilim olabileceğini düşünmemişlerdi. Onların eserlerinde, güzel hakkındaki fikirler, ahlak ve politika ile karışık bir şekilde ifade edilmişti. Oysa tarih içinde çeşitli sanat olguları, sanat akımları, estetik düşünce sistemleri incelendiğinde güzel ve güzellik kavramının tek değişmeyen niteliğinin, değişkenliği olduğu kolayca görülecektir. Antik çağdan günümüze önemli estetik kuramlar incelenirken güzellik kavramına değişik anlamlar yüklendiği görülür. Klasik dönemde, sanatın amacının güzel ve iyi olanı yansıtmak olduğu düşüncesinin hakim olduğu klasik estetik kuram, sadece sanatla ilgili değildi ve hatta bu gün de değil zira estetik sadece düşündüğünüz gibi sanatı ilgilendiren bir kavram da değil.
Estetiğin; aynı zamanda otorite tarafından öngörülen, özünde toplumsal hiyerarşik düzeni barındıran, seçkin ve soylu bir ifade olduğunu; amacının da otoriteye karşı gelmeyen bir toplum yaratmak adına, toplumu estetik açıdan eğitmek üzere oluşturulmuş bir güzellik bilimi olduğunu hiç düşündünüz mü? Ve hatta dünde bugünde siyasi otoritenin araçları dışında kültür krizlerinin altında yatan sebep olduğunu, bu gün yaratılan post modern toplum yaşantısında birbirimizle olan çatışmalarımız, anlamamalarımız ve anlaşılmamalarımızın bile altında modernite sonrası sanki atomlarımıza kadar ayrılmışlığımızın ve geri dönülemez bölünmüşlüğümüzün altında hep bu estetik sorunu var desem? Şaşırtıcı değil mi?
Estetik Aydınlanmaya kadar, güzellikle ilişkilendirilse de; kültüre ve sanat tarihine göre estetik bir insanın bir şeyi güzel veya çirkin olarak tasvir etmesiyle ilişkilidir; güzelden çirkine dönüşüm ne zaman gerçekleşir? Estetik sadece sanatı ilgilendirmiyor, kültürün her alanında karşımıza dikiliyor; örneğin yaşamın kaosdan, kosmos’a evrilmesinde karşılaşıyoruz estetikle ki; kosmos, kaos ’un düzensiz unsurlarının son derece düzenli harmonik haline dönüşmesidir. Tüm yaratılışlarda başlangıçta hiçbir şey şimdiki haline, düzenine, kararlılığına sahip değildi ve tanımlanamaz bir haldeydi. Bu durumun , bugün bizim anlayabildiğimiz kısmı; kim bilir belki de kosmos hala kendi içinde dönüşmeye devam ediyor; biz farkında değiliz. Bu noktada bizim bilişsel sistemimizin fark ettiği ancak; tasnif edemediği açıklamadığı, tarife herhangi bir kelime bulamadığı unsurları; aklımız nonestetik (estetik olmayan) çirkin ve bayağı olarak algılıyor. Klasik estetikten , modern zamana geçiş ve bu gün post modern ile hayatın her alanında yüz yüze kaldığımız; bozulma, çürüme, başkalaşmanın kendi bireyselliğimiz ve toplum yaşantısındaki etkileri, bunların bizi ifade eden sanatın, edebiyatın ve felsefenin konjonktüründen ifadesi üzerine birkaç örnek üzerinden etkileri, somutlaşması üzerine bu yazı. Aslında ufak ufak sorunlarımız, savaşlarımız davalarımız üzerine çabamızı harcarken; büyük planda neleri kaçırdığımız bilmediğimiz üzerine ufak bir farkındalık ki; benimde çalışırken öğrendiğim pek çok yeni unsur var. Mikrolarımızı çözmeye adanmışlığımız , makroyu bilmememiz bizi hep kesif bir dairenin çevresinde dolandırırken bizden sonrakilere de aslında dava diye bıraktığımız; sadece dönme faaliyetinin gelenekselliği oluyor. Makroyu fark edenler mi? Onların ki daha kötü, cevabı söylemeyeyim.
Antik Çağ Filozoflarından; Platon estetik konusuna çok önem verir. Ona göre; bu dünyadan uzak idealar dünyasında, her şeyin ideali vardır ; bunlar orada bulunan ideal bir ilk örnek, anlamına gelir ki aslında bir nevi standartları o oluşturur; oradan uzaklaştıkça, güzellik ve ideal olma da anlamını yavaş yavaş yitirir. Dolayısıyla ideal halin kaybolmaması, yitip gitmemesi çirkinleşmemesi için, o ilk örneğe tutunmamız gerekir. Bu noktada; tutuculuktan, faşist estetiğine kadar pek çok kavramı görebiliriz ki; bu zihinlerin ne kadar tutucu, yeniliğe ne denli kapalı olduğunu gösterir. Estetik kural halini alınca, ideal bir tanımlamaya kadar götürüyor bizi; ki belirlenen bu standart hal, o duruma göre tartışılır, kritiği yapılır bir hale dönüştürüyor kendisini. Hatta aynı mekanizma; Hitler Almanya'sında ideal Almanı tanımlanırken aynı estetik bu kez ari olanı; 1.80 cm boyunda, sarışın, mavi gözlüdür diye keskince kural koyan oluyor. Diğerine yaşam sansı tanımıyor Faşist Estetik. Ona uymayan ,uyumlanmayan en iyimser anlamıyla anti estetiktir; ki anlamı idealize etmektir. Aslında Adolf’un da kendisinde olmayandır. Bundan sonra Estetik, artık askeri bir mantıkla; sıralı olarak sayan, kural koyan ve sınıflandıran ve gün sonunda cezalandıran olur. Genel anlamda amacı, kötü sürprizle karşılaşmamak ve tarih boyunca güvende hissetmektir. Matematiksel olarak buna, ortalama denir.
Bütün güzellik kaidelerine uyan herhangi bir nesne veya insanın, hiçbir surette göze çarpan bir özelliği, nüansı, farklılığı yoktur. güzel olan ortalamadır, bu nedenle de sıkıcıdır. Bir koyun sürüsünün tıpatıp benzerliğinden ayrılan çirkinliğin estetiği ise bireyselliğe işaret eder. Zira bireyselleşmeyen kişi ancak kendini, çok iyi bildiği bir ortamda, tam da koyun sürüsünün içinde huzurlu hisseder. herhangi bir yabancılaşmadan veya bir sürprizle karşılaşmaktan tedirgin olur, korkuya kapılır. Durağanlık, değişmeme, hali, aslında sonsuzluğa götüren güven veren hep aynı kalacak olandır. Bütün, en doğrular,sapkınlıklar karşısında iktidarı da arkasına alıp en doğru yol haline gelen *ortodoksluklar, sağcılıklar, tutuculuklar, milliyetçilikler, yeniliğe, değişime, öğrenmeye karşı düşmanlıklar, düşünceyi sorgulamayı durduran her türlü dogma ve ideolojilerin arkasında, bu alışkanlıkların bireyi ait ve emniyetli hissettirmesi yer alır. Ölçülerinin düzgün ve orantılı olması, aynı zamanda sükunet verir. Gökyüzünün aynı devinimlerinden dolayı kendini tekrar edecek olması; astrolojiye duyulan güvendir. Ama bu gün, siz hem güzelleşmek hem bireyselleşmek istiyorsanız, bu aslında aşılamayacak bir uçurumu beraberinde getirir. Çünkü, herkesin sizi beğenmesi, ortalamaya tekabül eder.
Bugünün, postmodernizmin de ise referanssızlık bir kaynağa ait olmama var. Doğrusal olarak iyi giden hiç bir şey olamaz, klasik anlayışın estetiği ve onun kuralları bulunmaz; zira bireysellik ve çevreci unsurların bugün önemli hale gelmesiyle, doğaya dönüş vardır ki postmodernizm de artık klasisizmde ki gibi harmoniye giden bir statiklikten de bahsedemeyiz. Çünkü artık önemli olan; öncü olabilecek herhangi bir şeyi ortaya koymamak ve sürekli devinim halinde olmaktır; sürekli şekil değiştiren ve her seferinde kendisini çürütmek zorunda kalan bir söyleme ulaştırır. Aslında tüm bunlar; romantizmden itibaren, Çirkinin Estetiğinin kavramlaşması anlamına gelir. Kendisini klasik estetiğin, dingin, sıradan, göze batmayan, uyumdan ayırmak, bozmak ve her seferinde de uyumsuzlaşarak yeniden var etmek zorunda kalır; ki bu yapı söküm yıkım hareketi, romantizm akımından beri *Bireyselleşmenin tanımıdır.
Güzellik ve çirkinlik izafi bugün, güzel ne çirkin ne; ortada buluşabileceğimiz ortak bir değer yok. Bugün anlam, o kadar atomize olmuş ki; dünyada ne kadar Çinli varsa, o kadar çok bireysel anlam imkanı var. Birbirimizi anlamıyoruz; peki nasıl anlaşacağız? Bugün, atomize olmuş, anlamda binlerce parçaya ayrılmış birey kendine sadece kendisinin anladığı bir dünya kurmuş ve burada; başkasından anlaşılmayı beklerken, korkunç yalnız. Hiçbir zaman dünya bu kadar sosyalleşirken kimse bu kadar yalnız olmamıştı. Bundan nasıl kurtuluruz? klasikleri okuyarak mı? Ezberlesek bile; kurtulamayız. Çünkü o kafa yapısı artık *’Tanrı Öldü’ denildiği günden beri yok. Büyüklerin söylediği, bugün ise aforizma haline gelmiş;*’Allah Korkusu Dediği Şey’ artık kalmadı. Bu bir kültür krizi. Kültürel evrimden dönüş; bu bana çok fazla geldi treni durdurun ben iniyorum ise, artık mümkün değil!.’ Peki burada kötü olan ne’ Z kuşağının tüm bunlardan sonra aklında beliren sorusu ? Kötü olan anlamın tekrar bir araya gelebilme özelliğini yitirmiş olması. Neredeyse atomlarına kadar parçalanmış hali bir riski beraberinde getiriyor; ki sadece ekolojik bir problem için bile olsa birilerinin kırmızı butona basma riski. Dinamizm bile ilk seferinde bir araya getirmek hızlıca sonuca ulaşmak için Faşizan yöntem kullanır. İnsanın şizofrenik ve o kadar bölünmüş bir zihin hali var ki; aynı anda hem her şeyi bir arada istiyor . Ne yetiniyor ne de tatmin oluyor. Üstüne her dönemde her neye inanırsa inansın her kültür krizinde antik çağın pagan inançlarından beri tek sığındığı söylemi *Tanrı Öldü. Tıpkı bugün olduğu gibi.
“Yerde Ölü Bı̇r Adam Yatmaktaydı”. Oscar Wilde, estetisizmin önemli öncülerinden biridir. 1891 yılında yayımlanan Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde’ın sanat, resim, sanatsal yücelik ve ölüm kavramlarını ele alan ilk ve tek romanıdır. Estetik güzellik ve estetik yaşantı çerçevesinde, Wilde’ın bu eseri resim ve sanatsal güzelliğin neden olduğu bir ölüm konusunda kritik sorular sunar; bir ahlaki çöküşün portresini çizer. Eserde Basil Hallward’ın resmine model olan Dorian Gray, eserin sonunda kendini güzellik, gençlik ve sanat mefhumlarına olan saplantısından dolayı öldürür.
Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu yada sakladıklarınızı görebilseydi; o zaman ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak bile istemezdik! Dorian Gray, oldukça genç ve güzel, yüzünün güzelliği dolayısıyla her daim dikkat çeken, bir soylu. Belki de en büyük serveti, güzelliği. Bu sebeple Dorian bu güzelliği hiç kaybetmek istemedi. Bir gün ressam arkadaşı Basil Hallward tarafından bir resmi çizildi ve Dorian öfkelendi. Çünkü resimdeki Dorian o kadar güzeldi ki; yıllar geçse de resim, çizildiği günkü gençliği ve güzelliğinde kalacakken; yıllarsa, Dorian'ın güzelliğini gün be gün söndürecekti. Dorian bir dilek diledi ve şöyle söyledi: "Keşke benim yerime bu tablo yaşlansa ve ben hep genç kalsam. Dilek kabul olur; Dorian, zamanın yıkıcılığından etkilenmezken; Portre, yaşlanır ve çürür. Bu durum insanın fiziksel ve ruhsal değişimlerine ve zamanın insan üzerindeki etkisine dair felsefi bir sorgulamaya işaret eder. Wilde, romandaki 3 ana karakteri şöyle açıklar; Basil benim olduğum, Dorian olmak istediğim, Henry ise çevremdekilerdir.
Tekrar baş karakterimize onun iç dünyasına döndüğümüzde; genç ve güzel olmasının hayatına etkileri büyüktür. Güzellik yalnız başına bir çok fırsat sunar insana. İnsan, doğası gereği güzel olan şeylere karşı sempati besler; güzel bir insanın itibar kazanması daha az güzel bir insana göre nispeten daha kolaydır. Lord Henry şöyle der: "Güzel olmak iyi olmaktan daha kıymetlidir. Diğer yandan iyi olmanın çirkin olmaktan yeğ olduğunu da herkesten önce ben kabul ederim." Güzelliğin yanına bir de unvan gelirse o insana açılmayacak kapı kalmaz. Aşk, iş, itibar... Fakat hiç düşündünüz mü, o övülesi güzelliğin bir gün sizin kopamadığınız lanetiniz olmasını ? Ve hiç düşündünüz mü ; değerlerin ve onun biçimlendirdiği ruhun güzelliğinin, fiziksel geçici bir yanılsamadan daha kıymetli olabileceğini? Kendi portresine olan saplantısı ve güzelliğinin kaybolma korkusu, onun narsisistik bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Aslında bu estetik takıntının; insanın hem benliğine hemde yaşamında nasıl bir bozulma yaratacağının felsefi bir hesaplaşmasıdır. Suç ve kültür arasında uyumsuzluk yoktur aslında. Statü ve gücün çok önemli olduğu bir toplumda sadece iki seçenek yardır. Bireyler ya medenileşecek ; yada yozlaşacaktır. Kitapta dikkat çeken başka bir hususta dış görünüşün, fiziksel güzelliğin, estetiğin toplumun bireyleri üzerinde bıraktığı etkidir; güvende hissetme. Zira Dorian o kadar yakışıklıdır ki, topluma göre, böyle birinin kötü olması mümkün değildir. çünkü toplum, sadece çirkin insanların kötü olabileceğine inanır.
Dorian Gray'in yaptığı her kötülük, umursamazlık kendi fiziğindeki görüntüsüne değil ancak Basil'in yaptığı portredeki silüetine yansır ve başlangıçta muhteşem olan portre, giderek bayağılaşır. Çünkü insanın ruhu ve kalbi; suretinde anlam bulur. Dorian Gray'in portresi yaşlanır ancak neden çirkinleşir? Çünkü dilek dilerken bilmeden tabloda ruhunu, vicdanı hapsetmiştir, hiç yaşlanmamak pahasına. Bu sebeple insanları öldürdükçe, kötülük ardına yılmadan kötülük yapmaya devam ettikçe, kötü olan yanı güçlenir ve içindeki iyiyi yok eder.
Klasik olan yıkılmıştır hiç bitmeyen güzellik, hiç yaşlanmayan yaşsız hali, onun saygın sıfatları ve mükemmellik yoktur artık. Böylece, estetik mesafeyi ihlal etmesi veya bozulmasının bir sonucu olarak kendini öldürür, bu da Dorian'ın estetik deneyiminin de onun tarafından zımni olarak ihlal edildiği fikrini açıklar. Dorian Gray'in portede ki haline artık tahammül edemeyişi ve gerçek halinden kaçamayarak yüzleşmek zorunda kalması, portreye bir bıçak saplamasına; o anda ölümüne neden olur. Eserde ölümün anlamı; estetik mesafeyi ihlal ettiği için estetik bir telafi anlamına gelir, çünkü portrenin estetik anlamını ifade eden ölümüdür. Bu anlamda estetik özne yok olurken, estetik nesne bir kez daha estetik değerine dönmüştür. Portre estetik yüceliği ve güzelliği yeniden kazanılırken, Dorian'ın sahte kimliği ve gençlik umutları ölümüyle birlikte yok olurken ; geriye kalan estetiktir. Böylece roman, sanatın ölümsüz olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Ölümüne neden olan; estetik mesafenin ihlali veya bozulmasıdır bunu yapan ölümle karşı karşıya gelir. Estetik ise; bedel ödeterek kendini var etmeye devam edendir; sonsuza kadar kendini her ne pahasına olursa olsun muhafaza edecek olan, o hep en güzeldir.
Madem insanın bireyselliği ve estetiğin tutuculuğu arasında , estetik beklenti, insanın içindeki iyi ve kötü seçiminin hesaplaşması sonucu ortaya çıkan; yıkımın belki nedeni olmasa da başlangıcıdır. O halde, hayata tutunmak için, her ne olursa olsun estetikten vazgeçemeyen insanın, yapması gereken belki de; ‘Yaşamını Bir Sanat Yapıtı Olarak’ İnşa etmesidir. Foucault’ya göre insanın kendi yaşamını bir sanat eseri yapabileceği düşüncesi, Rönesans’ta yeninden ortaya çıkan, ancak Ortaçağ’a yabancı olan bir düşüncedir. “Bana çarpıcı gelen nokta toplumumuzda sanatın, bireylerle, yaşamla değil, sadece nesnelerle ilintili bir şey haline gelmiş̧ olmasıdır. Ayrıca sanatın özelleşmiş̧ olması ya da sanatçılar tarafından yapılması. Peki ama herkesin yaşamı bir sanat eserine dönüştürmez mi? Niçin bir tablo ya da ev sanat eserdir de, kendi yaşamımız değil?”
Foucault, nevrotik sancılarından, önce bireysel özgürlüğüne sonrasında da ona ilham verecek olan Nietzsche’den etkilenerek toplumların özgürlüğüne kendini adamış bir devrimcidir. Açık ara farklıdır. Nietzsche, akademisyenlerin tarihin nasıl okunması ve öğretilmesi gerektiğine dair ‘Algımızı zehirlediklerini’ savundu. Akademisyenlerin, geçmişte yaşananların nasıl olduğunu öğrenmemiz noktasında tarihi ilgisiz ve mutlak doğru kabul ederek okunması gerekiyormuş gibi gösterdiklerini söyledi. Nietzsche, bu despot anlayışı alaycı bir öfkeyle reddetti; ‘Tarihi okumak ve incelemenin tek nedeni, kendi çağımızda daha iyi bir yaşam sürmemize yardımcı olabilecek geçmiş fikirlerden, kavramlardan ve örneklerden uzaklaşmaktır’ fikrini savundu. Bu fikirler Foucault 'un kafasında kocaman bir ampul yaktı ve onu o zamana dek hiçbir şeyin sahip olmadığı kadar özgür kıldı. bu noktada Foucault 'un bu açıdan Nietzsche’nin fikirlerinden çok etkilenmesinin sebebi tatbiki kendi yaşantılarıydı. toplum normlarına aykırı hareket ettiği yönünde sürekli üstüne gelinmesi ve adeta deli muamelesi yapılması bu durumu kökten değiştirecek atılımlar yapmasının önünü açtı. İktidar, bilgi, özne, söylev onun düşüncesinde felsefesinin yeni anlamlarının temelini oluşturur.
İktidar kavramına herkesten farklı bir bakış açısı getirdi. Foucault’a göre,’’ ortaçağ krallıklarının simgelediği eski öldürme gücü, yerini artık yeni egemenlikte, titizlikle bedenlerin yönetimine ve yaşamın hesapçı bir biçimde işletilmesine bırakır. Klasik çağ boyunca hızla farklı disiplinler dil, okullar, kolejler, kışlalar, atölyeler gelişir ve aynı zamanda siyasal pratikler ve iktisadi gözlemler alanında doğurganlık, uzun yaşama, kamu sağlığı, konut, göç sorunları belirir, yani bedenlerin boyun eğmesini ve nüfusların denetimini sağlamak üzere çeşitli ve çok sayıda tekniğin işlemesine tanık olunur.’’ Böylece bir “biyo-iktidar” çağı başlar Disiplin konusunda, ordu ya da okul gibi kurumlar; taktik üzerine, öğrenme, eğitim, toplumların düzeni üzerine düşünceler belirir. Bu biyo-iktidarın kapitalizmin gelişmesinin vazgeçilmez bir öğesi olduğu kuşku götürmez; çünkü kapitalizm, bedenlerin denetimli bir biçimde üretim aygıtına sokulması ve nüfus olaylarının ekonomik süreçlere göre ayarlanmasıyla güvence altına alınmıştır. Ama kapitalizm daha da fazlasını istedi; her ikisinin büyümesine, kullanılabilirlikleri ve itaatkârlıkları ile aynı zamanda güçlenmelerine de gereksindi; güçleri, yetenekleri, genel olarak da yaşamı artıracak ama aynı zamanda da onları bağımlı kılmayı da zorlaştırmayacak iktidar yöntemlerine gereksindi. İktidar kurumları olarak büyük devlet aygıtlarının gelişmesi üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağladıysa, toplumsal bünyenin her düzeyinde mevcut olan ve çok farklı kurumlar tarafından (aile, ordu, okul, polis, bireysel tıp ya da yerel yönetimler) kullanılan iktidar teknikleri bilgi ve söylevi kullanarak bireyi yukardan aşağı değil yatayda kontrol eder hale geldi. Artık iktidar her yerdedir; okul, kışla, kilise, fabrika, buralar iktidarın üretildiği yerlerdir ve buralarda iktidara boyun eğme, itaat etme öğretilir. örneğin; ilk olarak okulda öğrendiğimiz, kapıyı çalıp içeri girmek, zil çalınca sınıftan dışarı çıkmak. Yada akıl hastaneleri ve hapishanelerin toplum üzerinde dolaylı baskı kurma yoluyla iktidarı sağladığını söyler. ona göre, ne hapishanelerin amacı mahkumu ıslah etmek ne de akıl hastanelerininki akıl hastalarını tedavi etmektir. Bunlar, dışarıdakiler üzerinde dolaylı bir kapatılma tehdidi oluşturarak, onları itaat etmeye, koşullandırır. Bu anlamda modern toplum da bir nevi hapishanedir. kim olduğunu bilmeyiz ama 1984 Orwell’in eserindeki gibi‘ Big Brother is Watching You’ izlendiğimizi bilerek davranırız.
Foucault’un ‘Yaşamı Sanat Eserine Dönüştürme’ projesi bize kaynağını Nietzsche’ce bir etik ve sanat anlayışıyla ile ilişkili. Nietzsche kişinin yaşamına güzel, sanatsal bir biçim vermesinden bahseder; eserlerinde sanat kavramını dünyevi, somut insan varlığını anlamak için kullanır ve “kendi yaşamımızın şairleri olmak istiyoruz” der. Ancak ‘Tanrı’nın Ölümün’ sebep olduğu ahlak, hakikat, bilgi ve öznenin ölümü ile sonuçlanan bir kültür krizi vardır ortada. Kriz nedeniyle ahlak dahil tüm evrensel düşünceler artık sihrini kaybetmiştir. Bu noktada Foucault, Nietzsche’ye benzer bir şekilde geleneksel ahlakın yerini alacak yeni bir etik formüle etmeye çalışır. Bu kendilik etiğinin, modern insanlara ‘yaşama sanatı etiği’ ve pratiği üzerinden bir çıkış̧ sunmayı hedeflediği açıktır. Astetik pratik adını verdiği; insanın belirli bir oluş tarzına ulaşma amacıyla kendi kendisi üzerinde çalışması dır. Yunanlılar Etiğ’e bakışlarını, şekillendirme, yontma, yaratma kavramlarıyla ifade etmekteydiler. Foucault ahlakı üç unsura ayırarak ele alır: Ahlak kanunu, gerçek davranış̧ ve etik. Ahlak kanunu eğitim kurumları, din-kilise gibi buyurucu kurumlar aracılığı ile önerilen değerler ve davranışlar bütünü; Gerçek davranış̧ ise “insanların kendilerine dayatılmış olan reçeteler karşısındaki gerçek tutumlarıyken; Etik ise bireylerin kendilerini ahlaki fiillerin öznesi olarak düzenlemeye çabaladıkları davranış biçimidir; ki, Foucault’nun esas olarak odaklandığı nokta tam da burasıdır. Büyük bir uğraş gerektiren ama Foucault’ya göre bir yandan “yaşama sanatı”nı meydana getiren bu süreç, “insanın hakikatin etik öznesi haline gelmesini” amaçlar. Foucault’ya göre “Antik çağdaki ahlak deneyiminin ahlak isteminin temelinde, insan bazı toplum kurallarına boyun eğme durumunda kalsa da kendi yaşamını kişisel bir sanat eseri gibi yoğurması yatıyordu.” Bununla birlikte Antik Yunan’da “ahlaki bir özne olma istenci ile bir varoluş etiği arayışı asıl olarak insanın kendi özgürlüğünü kazanması ve kendi yaşamın da, kendisinden sonraki nesillerin de örnek olarak görebileceği, *izdi. Bu durum antik insan için estetik bir meseledir; ki insanda, güzelliğe, ihtişama ve mükemmeliyete ulaşma kaygısı uyandırmıştır. Tıpkı tanrılara, tapınaklara, mimariye ya da kelimelere kazandırmaya çalıkları estetik form gibi, onları varoluşlarına da bir form kazandırma yönünde durmaksızın bir çalışmaya sevk etmiştir. Ancak burada şunu da eklemeden geçmek istemiyorum. Bahsettiğimiz insan tanımı, bu gün ki insan değildir. İnsan : köle olmayan , kadın olmayan, çocuk olmayan, deli olmayan anlamındadır.
Batı felsefesinin başlangıcında Sokrates’le birlikte etik bir usulde ortaya çıkan doğruyu söyleme ediminin, yaşamı kusursuzca şekillendirilmesi gereken bir yapıt gibi görme ilkesiyle nasıl bir etkileşim içinde olduğunu ortaya çıkarmak istiyorum der Foucault. Kinizmin doğruyu söyleme ile yaşam tarzı arasındaki bu bağını özellikle kayda değer kılan bir yönü daha vardır; Belli bir biçimde yaşamak ile, kendini doğruyu söylemeye adamak arasındaki bu temel ve elzem bağ, kendiliğinden kuruluyor bir zorlama olmadan; ki hakikat bağlamında bir tür sınama rolü oynamasıdır .Zira Kinik, elinde değneği, dilenci kesesi, sırtında harmaniyesi, ayağında sandaletleri ya da yalınayak dolaşan, saçı sakalı birbirine karışmış, pis bir adamdır. Kinik aynı zamanda başı boştur, toplumla kaynaşmamıştır, ne evi ne ailesi, ne ocağı ne de yurdu vardır , bir dilencidir. Bu unsurlarla tanımlanmış ve biçim verilmiş yaşam tarzı, kiniklerin felsefe pratiğinin ayrılmaz parçasıdır yaşam tarzı, insan yaşamı açısından vazgeçilmez olan ya da insan yaşamının en temel, en esaslı özünü oluşturan yegâne unsurları mutlak çıplaklıkları içinde gün yüzüne çıkartır. Bu anlamda kinik yaşam tarzı, bağımsızlığı içinde yaşamın ne olduğunu, yaşamın en temel özgürlüğünü dosdoğru gözler önüne seriyor, böylelikle yaşamın nasıl olması gerektiğini de gösteriyor.
‘Etik’, kendilik kaygısı temelinde, kişiyi kendi üzerinde düşünme, kendine özen gösterme ve çalışma yoluyla nitelikçe üstün yeni bir konuma taşımayı hedefler. Michel Foucault, insanın nasıl biri olduğundan nasıl biri olmak istediğine kadar, pek çok konuda kendisiyle kurmuş olduğu bu ilişkinin başında kişinin kendini tanımasının sonunda ise ahlaki bir özne olarak biçimlendirmesinin yer aldığını belirtir. Ona göre, kişinin kendisiyle kurmuş olduğu bu ilişki, öncelikle çağının temel ahlaki sorunu ile ilgili davranış ve edimlerini içerir, yani belli bir tutum almasını gerektirir.
Antik Yunan’da hazları yönetmenin temel gayesi “özgür olmak”tı. Özgür olmak ise iradenin bağımsızlığı değil, “hazlar karşısında özgür olmak” anlamındadır. Zira Yunanlılar ve Romalılar doğru biçimde davranmak, özgürlüğü doğru biçimde hayata geçirmek, kendini bilmek, kendini geliştirmek ve kendini aşmak için kişinin arzularına hakim olmasını zorunlu görüyorlardı. Bireysel özgürlüğün büyük çok önem taşıdığı Antikçağ’da, “bilinçli bir özgürlük pratiği olarak etik”, şu temel ilke etrafında şekillenmekteydi: “Kendin için kaygı duy!”
Foucault bir çeşit varoluş sanatı olan kendilik etiğinin/kültürünün temel ilkesinin “kendine özen göstermek” olduğunu ifade eder; kendine gösterilen özen konusunda işlenen tema, bedensel özenin yanı sıra özellikle ruha gösterilen özendir. Çünkü benliği oluşturan ruhtur. Bu kültürün gerekliliğinin temelinde yer alan, gelişmesini yönlendiren ve pratiğini düzenleyen şey kişinin kendisiyle kurduğu ilişki bağlamında ortaya çıkan ‘kendini bilmek’ ilkesidir. En genel ifade ile Eski Yunan ahlakında esas olan hazların kullanımı dahil her şeyde ‘ölçülülük’tür. “arzularını kölesi olmama efendisi olma” sorunu idi. Başka bir ifade ile sorun, bir sapkınlık ve normallik sorunu değil, ölçüyü koruma ve aşırıya kaçmama sorunu idi. Foucault’ya göre ahlakın temel ilkesi ölçülülüktür.Antikçağ’dan Hıristiyanlığa geçişle birlikte “özünde kişisel bir etik arayışı olan bir ahlaktan bir kurallar sistemine itaat etmekte somutlaşan bir ahlaka” geçilmiştir. Antikçağda ölümle birlikte arkada bırakacağımız eser, bir nesne, servet, icat, değil, sadece kendi yaşamımızdır. Günümüzde sadece sanatçının ölümünden sonra geride kalanlar eser ve sanat yapıtı olarak kabul edilirken Antikçağ’da sanat eseri yaşama sanatını uygulayanın yaşamı ile ilgili idi. Çünkü onlar “ölümlü olan yaşamın bir sanat eseri” olması gerektiğini düşünmekteydiler. Nietzsche’ye göre Yunanlılar varlığı sadece güzel olarak algılamamış aynı zamanda ondan, öldükten sonra konuşulacak bir sanat eseri yaratmasını bilmişlerdir. Bunun en somut örneği yaşamını bir sanat eserine dönüştürmüş olan Sokrates’tir. Savunma yapmamış, ölümden kurtuluşa yanaşmamış hayatının sonunun da yarattığı, yaşam eseriyle uyumlu olması gerektiğine karar vermiştir. Bu yolla ölüm onun yaşamının bir sonu değil , sonraki kuşaklarda yeniden başlamasının sebebidir. Sanat eserinin, modern dönemde olduğu gibi insanın ölümünde sonra geriye kalan şey/nesne olarak algılanması Yunanlılara yabancı bir düşünce idi. Yunanlılar kendilerine dayattıkları bu yaşam tarzını ölüm sonrası ebedi bir yaşama ulaşmak için değil, çünkü bu onları kaygılandırmıyordu, yaşamlarına belli değerler kazandırmak için seçiyorlardı. Onlar için söz konu olan yaşamı bir “bilgi ve sanat nesnesi” haline getirmekti. Çünkü özne olma ve varoluş estetiği ile ilgili olan ahlak, “kişinin kendini tanıma ve yaşamına biçim kazandırma çabası”ydı. Fakat Hıristiyanlık ile beraber “sanat eseri olarak kurulması ya da yaratılması gereken kendilik fikrinin yerine Hıristiyanlık tarafından vazgeçilmesi gereken bir kendilik fikri” konuldu. “Çünkü Hıristiyanlığa göre kendisi ile uğraşmak Tanrı’nın iradesine karşı gelmekti”. Hıristiyanlıkta etiğin telosu selamettir; selamet ise ‘kendinden vazgeçmekle’ elde edilmektedir. Hıristiyanlık ile Yunan etiği arasındaki karşıtlık, “hoşgörü ve katılık arasında değil, katılığın varoluş estetiği ile bağlı olan bir biçimi ile kendi hakikatini deşifre ederek kendinden vazgeçmenin zorunluluğuna bağlı olan diğer biçimleri arasında yatmaktadır”.
Milchman ve Rosenberg hem Nietzsche hem de Foucault’nun yaşam sanatı ve kendilik etiğine dair projelerinin “Tanrı’nın ölümü”nün sebep olduğu derin krizi aşma ve yüzleşme çabasına bağlarlar. Nietzsche bu krizi “Tanrı’nın ölümü” olarak ifade etmişti. Nietzsche’den 80 yıl sonra Foucault’da krizin derin etkileri ile yüzleşmek zorunda kaldı. Gerçekte Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’deki “insanın ölümü”nü ilanı aynı krizin ifadesi idi: “İnsan düşüncemizin arkeolojisinin yakın tarihli olduğunu kolaylıkla gösterdiği bir icattır. Ve belki de yakınlardaki son”. Tanrı’nın ölümünün neden olduğu kültürel kriz Batı da iki bin yıllık sosyo-politik yapının ve insan varoşlunun temeli olan verili ahlak, hakikat, bilgi vb. değerlerin artık inanılmaz/yok oluşuydu. İşte hem Nietzsche’nin hem de Foucault’nun yaşamı bir sanat olarak düşünen kendilik etiği, geçmişe yönelik tarihi bir ilgiden çok, Tanrı’nın ölümü ile ilan edilen bu kültürel krize bir cevap verme düşüncesi ile bağlantılıdır. Onlar, yeni bir özneliğin yaratımı ile bu krizin üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu anlamda krize olumsallık atfettikleri söylenebilir. Onlar, krizi yeni bir deneyim ve varoluş̧ tarzına kapı aralayan yeni bir imkan ve fırsat olarak değerlendirmişlerdir.

Her zamanki ince guzel bilge üslüple yazilmis
YanıtlaSilPaylaşımınız çok kıymetli. Nezaketiniz ve zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim 🙏🏻
Sil