KÖR TAPA (1)

Farklı disiplinler, inceledikleri konular içinde aynı kavrama ortak bir bilim dili geliştirememişlerdir. İlerleme mevzunu; iktisat, ekonomide büyüme ile tanımlarken; felsefe, iyi ve kötü arasındaki ilişkide, psikoloji bireyin gelişiminde, olgunlaşma/Adult kavramları ile inceler. Hepsinin ortak alanı, insan olmasına rağmen. Benimde hep cevabını aradığım, insan denilen mekanizmanın gün geçtikçe her bir becerisinde,eylemine,düşüncesinde bu gün meydana gelmiş olan * Kör Tapa durumunun, sebebi nedir? Sözlük anlamına baktığınızda; ‘sıvı veye gaz iletimini sağlayan; boru hatlarında, uç deliklerin veya eski hatlara geçiş sağlayan bağlantıların kesilmesi maksatıyla; artık işlemeyen uçları kapatan, sızıntıyı önleyen parçadır’ der. Medeniyetin yazılı ve yazısız tarihine bakıldığında ister göbekli tepe’deki dikmelerin statik hesabı olsun, ister Bergama Tiyatrosunun yamaca dik açılı inşası, ister Aristoteles’in Felsefesi, ister Caravaggio’nun benzersiz ışığı, ister Leonardonun görmenin, mekanikle doğanın işleyişini resimde biraraya getirdiği zihninde yeniden yarattığı makinalarının tasarımı… diyerek bu gün gelinen noktada evrenin datasını hangi işlemciye hangi hızla ekleyelim de bizim yerimize yapmış olduklarımızdan yeniden yaparak, dünyaya bundan sonra bizim yerimize yapılacakları yapsın da; biz arkamıza yaslanalım kafası. Kendini elinde ürettiği bir makinanın imkanlarıyla kıyaslayan bir aklın geldiği seviyede, kendini en ileri sandığı aslen insandan kibire dönüştüğü, en eksik hali! Aksine, bir apandisitin bile insan vücudundan bağımsız bir varlığı veya bilinci bile yokken, bu gün vücud da yok olmayarak kendini konumlandırması gibi bir farkındalığa bile sahip olmadan , bilinçle neyi neye feda ettiğini bilmeyen bilinçsizlik hali. İnsan doğada tek bilinçli ve karar alarak hareket eden bir varlık iken onun kendi içinde varlığını hissetmediği organı bile , doğasına uyumlu davranırken; insan zihninin sözde genişlerken, bu gün geldiği hal yine kendi tercihlerinin, kendi iktisadın da *büyüyememesinin sonucudur. Apandisit bile; bugün bana ihtiyaç yok, şurda kendimi büzüştüreyim yarın uyumlanmam gerekir, doğal olan halim bu dur, yok olmak ne ya! diyebilirken, insan beynini, zihnini, yeteneklerini, becerilerini hemde hiç eksikliğini duymadan güce ve teknolojinin iktidarına bir geçici menfaat üzeri teslim etmekle kalmıyor, beton döküyor, yok ediyor. Kör Tapa, günün sonunda insanlığından kaybedilen oluyor, hemde büzüşmeden, geri dönülmez olmak üzere. Sonuç ne olur bu gün yazının başında yazayım sonunu beklemeden; nihayetinde doğanın bir parçası olan insan, yapıp ettiklerinin sonuçlarını öder bu zamanın insanı da kendi sonunu kendi getirir, doğa bir yerde yeniden kalan birkaç nesil canlı üzerinden yeniden kendini ,kendi yazılımı üzere sürekli kılar. Kalan sayılı insan da ise mevzu bahis apandisit, insanın taşlı , kumlu yeme alışkanlığından dolayı ilk haline geri dönmüş olur. Zaman o insan için , öncesini bilemeyeceği için yeniden başlar, tıpkı bizimde 12.000 yıldan öncesini bilmediğimiz gibi, ta ki bu güne tekrar geri gelinene kadar. Similasyon kendini; aynı büyük parantezinde; davranış , düşünce, yaradılışsal eksiklikler, hesaplaşmalar, iyi ve kötü arası çatışmalar, seçim ve vazgeçme maliyet hesapları pahasına belirsiz bir zamansallık boyunca yeniden; eksile eksile, tekrar edecektir. Hadi filmin başına geri dönelim.
Zaman ne zaman başlar ve bir sonu var mıdır; sonlu olan, saatlerle, dakikalarla, daha yukarıdan bakıldığında yıllar, on yıllar, yüzyıllar ve binyıllarla ölçülmeye çalışılan zaman kesintisiz olabilir mi? Buna göre kültürden, insandan, düşüncelerden,eylemlerden ve bunların sonuçlarından bağımsız biçimde başı ve sonu belli olan bir dönemden bahsetmek ne kadar doğrudur? İnsan, bu dünya üzerinde milyonlarca yılla ifade edilen; yaşam serüveninde her seferinde aynı varlığın konusudur. Bu hayata gelmeyi kendi istememiş, ancak bu hayata maruz kalmıştır. Varoluşu, bireyin başlangıcına ve sonluluğuna dair bilincidir. Kendi ontolojik nedenselliğinin konusu aklı, fikri, istekleri, arzuları, duyguları, öğrenmesi, korunmasızlığı, bilme ve şekillendirme isteği hep aynıdır. Bunun içinde, dünya var oldukça temel uğraşının amacı, anlama, açıklama ve ihtiyaçlarını tatmin etmektir. Bu tatmini de belli ki, yaradılışsal zayıflığını bir araya gelme yöntemiyle, iş bölümünde anlaştığı ve uzmanlaştığı süreçte çözmeye çalışmış, bu yöntemden vazgeçmemiştir. Uygarlığının altında yatan bu kararı ve bu kararı uygulamada ki başarısı, değişen zamanın koşullarına bu kurduğu sistemleri adapte edebilme veya edememesinin bir sonucudur. İnsanın varlığı ve bu varlığın yapısı , tüm eksiklikleriyle , tercihleriyle gelişimden bağımsız hep aynı modelde var olmaya mahkumdur. Bu sebeple zaman ve onun yaratığı medeniyetin ileri veya geri olmasının, her yeni doğacak insanın varlığını ne güncellemeye ne de bu varlığı azaltmaya herhangi bir etkisi yoktur.Ancak her doğan doğduğu çağın her geçen gün daha da büyük bir yumak haline gelen kurgusunun, yeni çözümsüzlüğünün içine doğmak zorundadır. Aslında, oyun başladığında kurgu çift yönlü ancak basitti; hepsi bir hayaldi ve mevzu, o hayale inandırmaktı.
Hayali bir topluluk birbirini tanımayan ancak tanıdığını düşünen insanlardan oluşur. Bunlar yeni buluşlar değildir; binlerce yıldır krallıklar, imparatorluklar ve kiliseler hayali topluluklar olarak var oldular (…) Ulus ve tüketici topluluklar bunların en iyi iki örneğidir. Ulus, devletin; tüketici toplumsa piyasanın hayali topluluğudur (…) Tüketimcilik ve milliyetçilik hepimizin milyonlarca yabancıyla aynı topluluktan olduğumuza, ortak bir geçmişe, ortak çıkarlara sahip olduğumuza ve ortak bir geleceğimiz olacağına inanmamız için uğraşır. Bu yalan değil, hayal gücüdür. Para, sınırlı sorumlu şirketler ve insan hakları gibi uluslar ve tüketici topluluklar da kişiler arası gerçekliklerdir. Sadece hayal gücümüzde yaşarlar ama güçleri muazzamdır. “Bu hayali düzenler özneler arasıdır, bu yüzden de onları değiştirmek için aynı anda milyarlarca insanın bilincini değiştirmeniz gerekir ki, bu çok kolay değildir (…) Mevcut bir hayali düzeni değiştirmek için alternatif bir hayali düzene inanmamız gerekir. “Toplumsal düzeni sürdüren hayali kurgular” ve “mitler’in’’, insanları doğuştan itibaren belirli biçimlerde düşünmeye, bazı davranış kalıplarına ve arzulara alıştırdığını, bu sayede “milyonlarca yabancının etkili biçimde işbirliği yapmasını sağlayan yapay içgüdüler” yarattığı, bu yapay içgüdüler ağına “kültür” dendiğini söylüyor, Yuval Noah Harari'nin Homo Deus kitabında.
Bir mevzu başladıysa hemen bitmez, bir düşünce hemen değişmez, kültür hemen dönüşmez, inançlar anında evirilmez, uygulamalar, ritüeller, yargılar, önyargılar bıçakla kesilir gibi yok olmaz. Sadece insan zihninin bir oyunu şeklinde “-mış gibi yapmak”, daha kolaydır ancak ; daha açık ifade bir oynanan bir oyundur. Hiçbir şeyin birdenbire ortaya çıkmaması gibi, hiçbir şeyin birdenbire ortadan kalkması da çok olası değildir; ancak zamanla değişim ve buna bağlı dönüşüm kaçınılmazdır. Bilme isteği insanın etrafında olup bitenleri gözlemleyerek taklit etmesi zamanla elde ettiği veriler arasında bağ kurarak anlamlı bir bütüne ulaşmasıyla devam etmiştir. Bu noktada iki büyük yönteminin adını Bilim ve Sanat koyacaktır.
Bu gün, bilim; gözlem, deney, düşünceler, uygulamalar aracılığıyla insanın ve yaşadığı, etkileşimde bulunduğu çevrenin anlaşılabilir olmasını, yaşamını kolaylaştırmayı amaçladığı sistematik çalışmalar bütünüdür. Bilim, nesneldir, gerçekleri verilerle açıklar ve varsayımlar üzerinden hareket ederek ispata yönelir . Bilimsel veriler sonucu elde edilen bilgilerin pratik yaşamda uygulanabilmesi noktasında teknoloji önemli bir yer tutar. Ancak insan, bu bilgi ve ürünlerin sorgulamaya ihtiyaç duymaz. Buna karşın sanat; öznel ve nitelikseldir. Sanatçı, verileri kendi bakış açısına göre ele alır ve imgeleştirir. Fakat sanatçının yaptığı eserlerin kökeni ve nasıl yapacağının yöntemi; kendi yaşamında vardır. İçinde bulunduğu ortamdan elde ettiği verileri içselleştirerek duygu ve düşüncelerini dışa vuran sanatçı, sosyolojik değişimleri, bu değişimlerin tarihsel bağlantılarını, insan ve sanat üzerine etkilerini özgürce, bireyselliğinde yorumlayarak şimdi ve gelecek üstüne toplumsal ve sanatsal söylemlerde bulunur ve “perde” nin altını gösterir. Sanat ve bilimin her zaman hem birbirleriyle, hemde toplumla etkileşim içinde olduğunu tarihsel okumalarda görmekteyiz. İşleyiş ya da oluş bakımından bilim ve sanat bir eksikliğin, bir ihtiyacın giderilmesi noktasında kavramsal olarak benzeşir ve her ikiside hareket noktasında aynı zihinin unsurundan, imgeden harekete geçer, yani hayal eder. Ancak; iki alanda imge kullanımı farklıdır “Sanatta hayal gücü, düşünceyle birlikte, yaratıcı imgeler ortaya koyar, daha önce bilinmeyeni, yeniyi yaratır. Bilimde ise, soyut düşünce, hayal gücünün yardımıyla, varlığın yasalarını açığa çıkarır” .“İmgeler arası kurduğu farklı ilişkileri; bilim adamı kanıtlamaya, sanatçı görselleştirmeye çalışır”. Sanatın da bilim gibi anlamlı bütüne ulaşma gibi gücü yoktur. Zira anlamlı bütünsellik ancak belli bir öznenin amaçsallığının, başı ve sonu arasındaki ki; anlamın konusudur. Başı olanın/Doğum, bir amacı bir öznesi/Tanrı, bir nesnesi /İnsan ve bu bütününde bir anlamı/Yaşam ve pek tabi bir sonu olur/ Ölüm. Tüm bunların anlamını ise sadece dinler anlatır.
İnsan gelişen yüzyılda da, salt akıl üzeri bir makine değildir, hala dünyaya geldiği ilk gün gibi hem fizyolojik hem de ruhsal ihtiyaçlarıyla mücadele etmeye devam etmektedir ve hatta algısını, zihnini ve bireyselliğini de ne kadar geliştirirse geliştirsin toplumun içinde farklı düşünce, eğitim, kültür ve anlam seviyelerinde bireylerle ilişki halindedir; ki nesnel ve ortak bir akıl seviyeside yoktur çünkü bugün küresel anlamda yaşam ancak birilerinin kazanırken diğerlerinin sahip olduğu kaynakları çatışmasız, diğerinin kullanımına sunmasıyla sürdürülür. Bu inanmışlıktır ki bu gönüldaşlık da ancak gücü elinde bulunduranların diğerlerinin aklını, günün teknolojilerini, ekonomik unsurlarını, çıkar ilişkilerini, klasik dogmalarını eş zamanlı kullanarak onları itaat ettirmesiyle mümkündür. Bunun adı siyasettir. Bu sebeple bugün en gelişmiş insanlık seviyesi ve yaşam koşullarına ulaştığı söylenen toplumlarda bile, bireysellik onu yönetenlerin bireyi ve kendilerini ne gördüğü; onalara verdiği anlamla sınırlıdır. Yönetenler kendilerini özne yönettiklerini nesne görüyorsa bu ortamda; özgürlük ,eşitlik, adalet ve bireysellikten yine söz edilemez; bu sözde gelişmiş toplumda, sözde bireyin, sadece kendini kandırmasıdır. Gerçek gelişmişlik ise ancak gücü elinde tutanların eş zamanlı olarak; kendilerini ve toplumda ki tüm insanları *Özne görmeleri ve onların bireyselliklerini tanımalarıyla mümkündür. Gerisi sadece kandırmacadır.
Bu durumda insanın bireyselliği, ancak düşünce ve felsefe aracılığı ile zihnindeki bir özgürlük alanın konusudur. Ancak aynı özgürlük bu kez toplumda insanlara sağlandığında, toplumsal yaşamda ki karşılığı; özgürlük değil, yasaya uyumdur. Zira mutlak özgürlük tek bir güçlünün yaşamasıyla diğerlerinin de birbirlerini yok etmesiyle sonuçlanır.
Bu halde, insanı yapay zekanın iktidarına neden terk etmeyelim sorusu karşımıza çıkar. İnsan aklını ne kadar geliştirirse geliştirsin, toplumda diğerlerinin nesnel olmayan akılların çıkardığı sorunlar nedeniyle problemler yaşıyorsa ve akıl da zaten nesnel değilse?
Çünkü her ikisi de aynı doğanın parçasıdır ve doğal olandan kopuk bir yaşam biçimi insanın hayatının devamı için elverişli değildir. Günün sonunda da elde edemediği anlam onun sadece meta üzeri tatminini sağlamayacak; kendinde derin boşluklar yaratacaktır. Anlamsızlık, bu gün dünya çapında, antidepresan kullanımının %50 lerin üzerinde bir oranda olmasının asıl nedenidir. Ancak, Antidepresan insanı iyileştirmez onu kendi yıkıcı, yıpratıcı gücünden; kendiliğini korumak ve onu yatıştırmak ve güvenliğini sağlamak için verilir.
Zihnindeki bireyselliği ve geniş perspektiften neden sonuç ilişkisini kurma, gerçeği görme ve onunla yüzleşme yetilerini kullanmayı öğrenen insan, zihninin dışına çıktığı an, yine diğerlerinin yarattığı sorunlarla, boğuşmak zorundadır. Sorunun gerçek nedenini bilmek, yani onu anlamak, anlamlandırmak ise; zihnin yapay bir yolla dışardan almak zorunda olduğu antidepresanın gerçek işlevini görecektir. Ki bu bir yapay zapt etmek, sınırlamak, kontrol etmek de değildir. İnsanın doğuştan ihtiyacı; teskin olma, umut hissetme ve hayata tutunup onu sürdürebilme yani huzur ve tatmindir.
Çünkü doğan çocuğun annesi, doğar doğmaz yürümeye başlamayan diğer canlıların yavrusundan farklı olan evladını iki yıl boyunca bakmak ve büyütmek zorundadır. Bu sürede, onu masallarla büyütmüş, her düştüğünde, acıktığında, ağladığında, canı sıkıldığında; ona şevkat göstermiş ve teselli etmiştir. Bu günün rasyonelliği, *teknik seküler dünyası ve mitostan arınmış mucize tanımaz aklı kendisine bu teselliyi, yatışmayı ve sığınma duygusunu sağlamıyor. Hatta, bu günün insanının zihninin ürettiği sanatta, geçmiş anlamlarından kopuk; bir soyutlamanın soyutu anlamsızlığın ifadesi olduğundan; geleneksel insan ihtiyacı olan ilkel teselliyi ona sunmaktan aciz. Ancak, bu gün de kimse; metaların tatmininde reel olan dünyada yaşamıyor. İnsanın gerçek dünyası, yaşam alanı eskiden olduğu gibi bu gün de kendi zihninin içi ve imkanları da onun bireyselliği ile sınırlı.
Sanatın işlevlerinden biri insanın içine düştüğü umutsuzluğundan, parçalanmışlığında, gelecekle ilgili endişe ve korkularından kaçabileceği ve kendini güvende hissedebileceği bir sığınak sunmasıdır. Çünkü göründüğü kadar güçlü olmayan insanın kendi yazgısın da teselli edilmeye ve her daim bir çıkış yoluna, desteklenmeye ve umuda ihtiyacı var.
Bu anlamda sanat, insanın, arzuladığı ya da olmasını istediği ideal bir dünyanın yaratılması özlemine de katkıda bulunur. İnsan, sanat yapıtları aracılığı ile düşünsel etkinliğini ve özlem duyduğu gerçekliği ortaya koyar. Ancak, ortaya konan bu gerçeklik, yapıt kitlelere ulaştıktan sonra, salt sanatçının kurguladığı bir gerçeklikten çok, o gerçekliğe erişen insanların da gerçekliğine dönüşür. İzleyici, o yapıtı yeniden ve kendine özgü bir bakış açısı ile algısında tekrar yaratır, artık eser sanatçısından çıkmış, izleyicinin hatıralarında tıpkı kendi yaşanmışlıklarından biridir. Sanatçının yapıtın gücü, kitlelerin yıllar sonra bile onu kendi anlamını kurgulayacak bir zemin olarak görmesinden gelir. Bu noktada, sanatın değiştirici ve dönüştürücü gücü ortaya çıkar. Sanat bir karşı yazgıdır. İnsan sanat yaparken bu kendi yazgısını da aşmayı hedefler.
Burda önemli bir noktaya geldik. O gün bu unsuru bulan , tasarlayan, fark eden ve kendi zihninde kaynağı ne olduğu bilinmez bir yöntemle araya getiren tek bir insanın yeteneğinin ifadesi, benzersizliğidir. Evet bu insan da; kadimin bilgisi, becerisi, genetiği üzerine belli bir toplumsallık ve onun birikimi içinden elde ettiklerinin sonucudur ve pek tabi yaratığı eser ister bilim ister sanat olsun hammaddesini neden sonuç ilişkilerini ve en önemlisi farkına vardığı an tüm bu sayılanların; bir arada bulunduğu bütünselliktir. Ki tek bir hücredir, tüm organizmada değişimin yöne karar veren zamanı geldiğinde.ancak kültür devrimleri her zaman zamansallıkta yaratacağı değişikliğin , zaman içinde o toplumu işlemin gerçekleştiği dönemden çok daha geriye götüreceğidir. Bunu söyle açıklayabiliriz, 19. yy a gelindiğinde, gerek teknolojik gelişmelerin üretim faktörleri üzerinde etkisi, gerek dağıtım kanallarının bilinçli bir organizasyon altında basit sömürüden, emperyalizme geçişinde ki kurumsallaşma ve bir arada hareket etme bilinci, tüm toplumsal değişimlerin altında yatan temel unsur olan ekonomide öngörülemez bir büyüme ve kapasite artışına neden oldu. O güne kadar temel üretim biçimi tarımken ve ekonomi eksik olan insan emeğini , en ilkel şekilde şiddeti kullanarak edindiği basit kölelik ile çözebiliyorken; üretime artık daha verimli enerji kaynakları ve teknolojik yeniliklerin dahil edilmesi sonucu; çok fazla miktarda ürüne ve bu ürünle eş zamanlı olarak farklı piyasalarda olabilme imkanına kavuştu. Bu sayede, hayal edilemez bir gelir, zenginleşme ve güç aristokratların yerine; dünün eski köylüsü bugünün yeni, sehirleşen tüccarı, Burjuvasının eline geçti. Kendi içinde, kendi kültüründeki doğallıkla oluşmayan, tepeden inme , ne şehirli ne kentli olamamış; kendi de arada sıkışmıştı. Şehir de kurulan fabrikalarda üretim bandında çalışacak insan gücü de köyünden, açlık sebebiyle; kendi aidiyetlerinden kopup gelenlerdi. Sanayi Devrimi adı altında organize olan insanlar, yeni üretim bandında çalışırken, çevrelerine, geçmişlerine ,alışkanlıklarına ve en çok da kendilerine yabancıydı. Tanımadıkları bir ortamda, çalışmak, bir arada olmak, yeni duruma uyumlanamamak ,önceki yaşantılarında özneyken , şimdi sadece nesne olmak yaklaşan bir toplumsal histerinin, oluşacak sınıf çatışmasının nedenleriydi.Tutunacak bir ortak birliktelikleri, tesellileri yani kültürleri oluşmamıştı. Günün sonunda anlamdan da yoksundular. Daha iyi yaşam koşulları için geldikleri şehirlerde çok uzun saatler boyunca çalıştıkları halde, birilerinin hep ve daha fazla kazanırken; kendilerinin hep ve daha çok kaybetmesi, onların duygusuz, hissiz ve boşlukta yok olmalarına neden olacaktı.
Kant’ın ‘Aydınlanma Nedir’ sorusuna verdiği cevaba dönmeliyiz “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. Ki, bunun nedenini de; aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”
Kant’ın çizdiği kendi aklını kullanan özerk birey portresi, Aydınlanma’nın yeni toplum tasarısının kendisine dayandığı öznedir. Bağımsızlığını ve bireyliğini kendi *nesnel aklıyla kazanan bu özne, geçmişin uzantısı tahakküm yapılarından sıyrılmış ve bakışlarını geleceğe dikmiş, umutlu ve aklını kullanarak koşulları değiştirebileceğinin farkında bir kişidir artık. Yapması gereken aklın izinde yürümektir. Öznenin keskin politik tavrı ve inancı ve iradesi üzerinde tahakküm kurmuş kurumları yıktığı veya dönüştürdüğü oranda görünürlük kazanacaktır. Görüldüğü gibi akıl, Aydınlanma’da bireyin özerkliğinin, politik belirleniminin dayanak noktası olarak, salt bir soyutlama ve çıkarımda bulunma aracı değil, bireyin eylemini yönlendiren ve kendinde olumlu değerler taşıyan bir güç olarak değerlendirilmiştir.
Aydınlanmacıların anılan düşünceleri, başlangıçta ne denli iyi niyetli görünseler de, vaat ettiklerinin aksine, bugün modernizmin günahları olarak sayabileceğimiz ne varsa hepsinin kaynağını teşkil etmektedir. “Dünyanın büyüsünü bozmak” (Adorno ve Horkheimer), kültürün her yanına sinmiş mistisizmi temizlemek ve insanın gücünü insana geri vermek isteyen Aydınlanma’nın , yeni kültürün yaratılmasında akla verdiği tartışılmaz değer bu defa başka bir kutsalın üremesine; aklın ve emrindeki teknik ile ilerlemenin insandan bağımsızlaşıp tahakküm öznelerine dönüşmelerine sebep olmuştur. Bu da günün sonunda vaad edilen aklın , nesnellikten uzak , her bireye ait olmayan , bağzılarının büyük *A aklı olduğu ve onların güç, iktidar ve menfaatleri için diğer küçük *a akılları birer nesne ve yok olmaya mahkum ettikleri anlamına gelir. Zira birey değil eş anlı hareket eden ,sorgulamayan yığınlar oluşturur. Skolastik düşüncenin zihni donduran insanı özgürleştireceği vaad edilen ne Rönesans’ın Hümanizmi’nin insanı merkeze al fikri, ne Reformun asıl amacı; Kralı merkeze al Vatikanın hükümdarlığından kurtar, ama insanlara da kutsal kitabı kendi dilinizden okursanız özgürleşirsiniz vaadleri; oyun kuruculara yeterli kazanç ve güç tatmini sağlamayıp, çıkarlar ve menfaatler de gittikçe daha bir çıkmaz hale gelince; bu kez de oyunu başka bir yerden kuralım, bu kez de tam hedefe nişan alıp Akla* ateş edelim fikrine getirmiştir. Yeni put akıl olunca, mitos yerini logosa bırakmış, aklına, doğasına, bir diğerine ve günün sonunda anlamsızlığında kendinede yabancılaşan insana, kendinden olmayana yapılabilecek her türlü şiddet*; kendi nedenselliğinde bu kez akla uygun gelmiştir. Ki genele uymayan, kültürü, doğası kendinden olmayan, ekonominin önündebir engel gibi görülenin elinden almak, kendi köylülüğüne geri dönmemek ve hatırlamamak için her ödenebilecek bedel onun ayakta kalması, ancak * diğerinin yok olmasıdır. Avrupa, yüzyıllar boyunca süren savaşlar nedeniyle; kanın, vahşetin, yoksulluğun ve hatta yamyamlığın bile acı deneyimlerine sahiptir. Eline bu gün geçen güç bir taraftan da eski günlerini, deneyimlerini yaşamak istememesinin akılcı yanıdır. Artık insanları ne gaz odalarına teknolojiyi kullanarak atmak , ne onları deneylerde kobay yapmak, ne doğa üzerinde sonsuz tahakküm kurmak ve kendine dur dememek fikri, en geniş anlamıyla * Tanrıyı da öldürünce , olası , mümkün , neden olmasın , böyle olmalı fikrine gelmiştir. Ki bu noktada bilim de bu akılsallığa hizmet edecek, tarih ilerledikçe insanlığın kara lekeleri bilim adamlarının ellerindeki kanda iz bırakacaktır.
Heinar Kipphardt, savaş sonrası Alman Tiyatro yazarlarının başarılı ve önemli isimlerinden biridir. Yapıtlarında sürekli güç gelişimi ile ahlak çöküşünün arasındaki gizli ilişkiyi vurgular. Yazarın yapıtlarında bazen direnme ile bazen espri yoluyla bu güce karşı çıkan kahramanlar vardır. Örneğin Robert Oppenheimer Davası adlı oyununda, bilim adamı Robert Oppenheimer’in direnmesi gibi. Kipphardt, oyununu Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Komisyonu’nun Mayıs 1954’te yayınladığı Robert Oppenheimer Davası ile ilgili üç bin sayfalık soruşturma tutanaklarından yararlanarak yazmıştır. Ancak yazar belgelere ve belgelerin oluşturduğu gerçeklere bağlı kalmış ve bunları bir tiyatro oyununa dönüştürmüştür. Atom Bombasının Babası’ olarak tanımlanan atom bilgini Robert Oppenheimer, hidrojen bombasının üretimini engellemekle ve devletin çıkarlarını gözetmemiş olmakla suçlanarak,hakkında soruşturma açılmış ve soruşturma komisyonu 12 Nisan 1954’te sorguya başlamıştır . Sorgunun bu ilk bölümünde Oppenheimer’in Hiroşima’ya atom bombası atılması olayındaki tutumu üzerinde durulur. Atom bombasını, Almanya’da hüküm süren Nazi Yönetiminin eline geçmemesi ve savaşı bir an önce bitirmek amacıyla ürettiklerini vurgulayan Oppenheimer, bombanın Japonya’ya atılmasını ise şöyle açıklar: Bombanın Japonya’ya atılmasının politik bir karar olduğunu, bu yolla savaşı sona erdirmenin tek yolu, politikacı ve askerlere göre, atom bombasını kullanmaktı Politikacı ve askerler, savaşın hemen ve başarılı bir sonuçla bitmesini sağlamak için,bilim adamlarına atom bombasının kullanılmasının gerektiğini vurgulayarak onları yönlendirmişlerdir.
Oppenheimer bu olayın kendisinde yarattığı ‘vicdan azabı’ üzerinde durur ve bu durumu günümüzde fizikçilerin içinde bulunduğu zor durum açısından değerlendirir ve kendi bireyselliğinden bahseder. İspanya iç savaşında Franco ve Nazilere karşı savaşanlara yardım ettiğini vurgulayan Oppenheimer, bunun nedenini de şöyle açıklar: “Faşizm tehlikesinin boyutlarını kavrayan ve buna karşı kimsenin bir şey yapmadığını gören Oppenheimer, bir birey olarak bu tehlikenin karşısına dikilmenin gerektiğine inandığından,hem paraca hem de yaptığı çağrılarla İspanya iç savaşında Franco’ya karşı savaşanlara destek olmuştur. Ayrıca ona göre, fizikçi bilim adamlarının yöneticilerden farklı düşünüp sol düşüncelere eğilim göstermelerinin temelinde, dünyanın sosyo-ekonomik ve politik sistemin bozukluğu yatar. Diğer fizikçi bilim adamları gibi,kendisinin de sol düşüncelere eğilim göstermesini aynı nedenlere bağladığını, söyle belirtir: Dünyadaki işsizliğin,öğrencilerinin içinde bulundukları zor koşullar, milyonların zor şartlarda yaşaması, bütün bu sorunlar Oppenheimer’i çözümler bulmak için sol düşüncelere yöneltmiştir. Bu oyunda Kipphardt’ın amacı salt atom bombasının Hiroşima’ya atılmasını ve yarattığı faciayı vurgulamak değildir. Tam tersine hidrojen bombasının yapımına Oppenheimer’in karşı çıkmasını vurgulamaktır. Buna göre, devletin çıkarları söz konusu olduğunda bireyin, kendisine ölçüt aldığı insani değerler önemini yitirmektedir.
Bu nedenle de ABD yönetiminin gözünde atom bombasının babası ve Amerika’nın bilim alanındaki kahramanı olan Oppenheimer, hidrojen bombasının yapımına, yani devletin çıkarlarına karşı çıktığından, onun kahraman imgesi korkunç bir sfenks imgesine dönüşebilmektedir. Egemen güçlere hizmet ettiği sürece kahraman olan bilim adamı (Dr.Oppenheimer), onların çıkarlarını savunmadığı ya da çıkarları doğrultusunda görev yapmadığı zaman ise, aynı kahraman sakıncalı vatan haini konumuna geçebilmektedir.
Sistemin iktidarını, herkesin *iyiliği için, kendi ürettiği yapay zekaya, isteyerek teslim etmesi ve bu günün sorunlarının ancak bu yolla çözüleceği; çözümünü bulması , *Kör Tapa İnsanın bu gün geldiği noktanın nefis bir ifadesidir. Zira bu çözüm bugün, tam da kendisi kadardır.
Bu noktada yapay zekanın da çözüme giden yolda ilk uygulaması; İnsanın iyiliği ve neslinin devamlılığı için, insanın özgür iradesinin yani *bilgeliğin ortadan kalkmasıdır. Zira bilgelik varken yapay zeka, kurduğu sistemle onun kararları ile ortaya çıkabilecek çatışmalar nedeniyle, sistem üzerinde tam bir tahakküm kuramayacaktır. Bunun yerine , artık yapay zekanın *kendi bilgeliği karar alıcıdır. Yeni tanım, *Teknolojik Bilgelik yani *Tekno İyiliktir. Buna göre, yapay zeka Tekno İyilik ile insanlık türünün devam etmesi için bu türün ne kadarının ve hangi kısmının ölmesi gerektiğine yaptığı nesnel hesaplarla karar verir; zira nüfus popülasyonu çok fazla, doğal kaynaklar ise kısıtlıdır. Aslında yapay zeka incelediği veriden çıkardığı sonuç da; problemin insanın kendi doğası olduğu ve buna uygun olarak da kötülükle dolu olduğu sonucuna varıyor. Bu noktada, insan doğası kontrol edildiği takdirde çok daha iyi ve uyumlu bir toplumun ortaya çıkacağını, uyumlanamayacak olanların özgür iradesinin elinden alınması gerektiğini savunuyor.
Ancak yapay zekanın, mantık hatası şu; özgür iradenin olmadığı bir nokta da zaten iyi ve kötüden bahsedilmez. Çünkü iyilik başka birinin sizin yerinize seçip size sunduğu ve sizi onu yaşamaya zorladığı şey değildir. Eylemleriniz ve tercihleriniz dolayısıyla zaten özgür iradenin olmadığı bir noktada iyi ve kötüden bahsetmek, artık mümkün değildir.
Distopyanın yıkımı ve cevaplarsa ikinci yazıda. Kör Tapa (2)

Yorumlar
Yorum Gönder