KURGUNUN MÜHENDİSLİĞİ

İnsan kendi gerçekliğiyle kasten  temas etmek istemez; zira temas etmek  , görmek , yüzleşmek bunun sonucunda da gereğini yapmayı gerektirir. Bu darmadağın olmaktır. İnsanı ilişkilerini çözer .   Katlanamaz ,  onların altında yatan görmezden geldikleriyle karşılaşmaya . Görmezden gelmek en yakınlarıyla ilişki sürdürmenin yöntemidir. Çünkü insan unutma yeteneğini kullanarak kendini var eder. Unutmak insanın   ayakta kalma yeteneklerindendir. Bu yüzden her hatırlama  ;  yani seçme içinde unutmayı barındırır. Toplumlarda bireylerinin zihinlerini organize eder, bu nedenledir ki Devletler; önce kurgular, sonra unutur nihayetinde kendi insanlarına unutturur, bambaşka bir hikayeye inandırır. Yaşanmışı değiştirme gücü olmasa da , tarihi değiştirme gücü vardır, geleceği şekillendirmek, topluluğun sürekliliğini sağlamak , bir arada tutmak sürekliliğini devam ettirmek genişlemek , korunmak ve diğer toplumlarla ilişkilerini düzenlemek için . Bu aynı zamanda bir diğerinin sınırını belirlemektir.

1454’te Papa’nın kararı ile Afrika kıyılarının Portekiz’e ait olduğu belirlenmiş , Kilise, Hristiyanlığı yeni kıtada yaymak için misyonerler göndermiş ve sömürgeciliği tüm gücüyle desteklemiştir. Süreçte Portekiz’in en büyük rakibi İspanya olmuştur. Bu iki devlet arasındaki sömürgecilik yarışı, 1494 yılında ise Papa VI. Aleksander ’ın devreye girmesiyle Avrupa dışında batı yarım kürede ele geçirilecek toprakların İspanya’ya, doğu yarım kürede ele geçirilecek toprakların ise Portekiz’e verilmesiyle modern sömürgecilik yolunda “Tordesillas Antlaşması’’ uluslararası ilk antlaşma imzalanmıştır. Başlangıçta ruhsatlı korsanları ile İspanyol kâşiflerin hazine gemilerini yağmalamakla yetinen İngiltere, Coğrafi Keşifler’e diğer Avrupalı güçlerden daha geç başlamasına rağmen, Sanayi İnkılabı’nı başlatan ilk ülke olarak avantaj kazanmış, kısa zamanda rakipleri ile arasındaki farkı kapatmış ve dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunu kurmuştur.     Amerika’daki sömürgelerini kaybetmesinin hemen sonrasında ilgisini Hindistan’a çeviren İngiltere, bir yandan da Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu başta olmak üzere Osmanlı coğrafyası ile siyasi, ekonomik ve kültürel temelli ilişkilerini hızla artırmıştır. XIX. yüzyıl İngiltere’nin sömürgecilik konusunda zirvede olduğu bir zaman dilimidir. İspanya, Fransa ve Hollanda gibi rakipleriyle kıyaslandığında İngiliz sömürgeciliğinin daha etkin ve uzun süreli olmasının nedeni; askeri, diplomatik, ideolojik, iktisadi ve dini fonksiyonları içeren bir dizi kodlardan oluşmasıdır. Stratejik güvenliği ve Londra’dan Bombay’a kadar uzanan lojistik hattı korumak için muazzam bir donanma gücü bu kodların askeri ayağını oluştururken, konsoloslukların çalışmaları diplomatik alanın, Doğu Hindistan Şirketi gibi kurumsal yapıların faaliyetleri ise iktisadi alanın kodlarını oluşturmaktadır.  Ve ne tesadüf ki rakipler hep farklı mezheplerdendir. Ama tek gerçek vardır sömürgeleşen , katledilen insanın sayısının hesaplanamamasıdır.



            Ve yine ne tesadüf ki mezhep  savaşlarında  savaşanlar   ya Protestan’dır , ya Katolik , ya da duruma göre Katolikler Protestanlar eliyle Katolikler le savaşır ya Katolikler Katoliklerle yada paralı askerlerden oluşan ordular kimin parayı verdiğine göre istenilenlerle .Ama yine de adı mezhep savaşı olur bununla da kalmaz o günün Katolik Fransa’nın  parasını verip tuttuğu  Protestan İsveç  Katoliklerle savaşır.     Sonuçta ne mi olur İsveç bu gün Fransızlardan kazandıklarıyla dünyanın en gelişmiş, yaşam seviyesi en yüksek ülkelerinden olurken ; Avrupa’nın savaşın başladığında 24 milyon olan nüfusu ,  savaşın sonucunda 8 milyon olur. Yani hiçbir şey göründüğü anlatıldığı gibi değildir. Hiçbir zamanda olmayacaktır. Fransızların başarısının mimarı din adamısiyasetçi Kardinal Richelieu’nin dediği gibi ‘din halk içindir, bizler için tek doğru vardır. O da GÜÇTÜR.

        13 .yy ve takip eden süreçte Avrupa da hem  Rönesans , reform , coğrafi keşiflerle birlikte insanların farklı kaynaklardan bilgi birikimi  artmıştır. Bunun sonucunda 18. yy ve devam eden süreçte Aydınlanma ile birlikte insan bilgiyi canlı bir organizmayı inceler gibi neden sonuç ilişkisi içinde değerlendirme öngörüde bulunma bilgisini de edinmiştir. Bu hareketin ana unsuru aklın şaşmaz niteliğine keskin   bir inançla bağlılığıdır. Aydınlanma hareketinin amacı uzun bir süre dinsel dogmatizmin sınırları içinde kalmış her türlü düşünsel meseleleri tekrardan tartışmaya açmak ve aklın rehberliğin de yeniden yaşamı kurmaktır. Ortaçağ Avrupa’sında, evren anlayışı yaratıcı tanrı onun mutlak bilgisi ve öte dünyaya ulaşmak için hayatın tüm unsurlarından elini çekerek öte dünyada mutluluğa erişecek insan kurgusunu içerir. 

      Tanrının;  evrenin bilgisini insanlara din ve kutsal kitaplar aracılığı ile verdiği kabul edilirdi .  Aydınlanma ile  bilginin kaynağının olgusal gerçeklikler olduğu ve bu olgusal gerçekliklerinde insanın sahip olduğu akıl ve düşünme gibi eylemler ile anlaşılabileceği yönünde bir inanç ortaya çıkmıştır.     Bunun yanında  insan davranışlarının kaynağının da gelenek ya da din değil, kendisi dışında başka hiçbir kaynaktan yardım görmeyen akıl olduğu insan odaklı bir anlayışa evirildi. İnsanın her şeyin ölçüsüdür. Bu noktada değerlerin , anlamlarında ölçüsü insandır .Bu bakış açısı hümanizmi ,eşitlik ve  geleceğe dair iyimserlik kavramlarını getirir. Bu mutlak gelişme ve ilerlemeye duyulan iyimser inanç, aklın üzerinden kalkan vesayetlerin yok olmasından doğar. Çünkü insan aklını kullanmaya cesaret etmesi onun için bir dönüm noktasıdır. Zira bu unsurlar insanı o günün  özgürlük, eşitlik , bağımsızlık ve ulus devletleri kavramına götürecektir. İnsan bunların hepsini gerçekleştirebilecek güçtedir.

        Ancak her şey   yazıldığı kadar kolay mıdır, dönüşümler ve değişimler hemen olur mu ? İnsandaki farkındalık bir an meselesi iken, Toplumlardaki değişimler 100 yıl gibi bir sürede yavaşça ilerler. Zira bu dönüşüm nasıl gerçekleşecektir?  kavramların altına hangi unsurlar konulmalı hangi unsurlarla dizayn edilmeli? Cevapların bugün bile bunca ödenmiş bedel sonucu bulunmuş olduğu kanısında değilim. Öyleyse uygulama en eski yöntemden devam etmelidir. İnsan bedeli öder , süreç kendini gereken yerde yıkıcı yaratıcılıkla yeniden kurgular. Bugünkü adıyla TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ…

         Zira gücün ve insanın bir arada yaşadığı ortamlardır topluluklar ve kimse elindekinden bir diğeri lehine vazgeçmek istemediği gibi hep daha fazlasını elde etmek için uğraşır. Bu yolda da akıl ,tüm yaptıklarını insana aklayıcı bir mekanizma olarak  nedensellikle açıklar. Hakkındı yaptın. Bu yüzden de vicdan akıl işidir. Aklı olmayanda da vicdan da aranmaz!

         Konuya dönersek , Avrupa’da  İnsan odaklı  başladığı ileri sürülen sistem , yine sistem kurucularının elinde güç odaklı şekillenirken ,  kavramları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirir. Milliyetçilik denilen kavramda bu sebeple her bir ulusun kendi tarihsel gerçekliklerinin ödenen bedelleri ve  ulaşılmak istenilen amaçlar çerçevesinde farklı farklı unsurlarla şekillendirilir. Zira kendini tanımlamak kurgulamak yetmez , ayrıca diğeriyle farklıklarının da neler olduğunun altının önemle çizilmesi gerekir.

        Fransa için milliyetçilik soylulara karşı verilen bir mücadele olması nedeniyle ,  toplumsal eşitlik unsuru üzerinden kendini Fransız sayan herkesin vatandaş olabileceği, asimilasyonun ise bundan önceki süreçte bireyin farklılıklarından kaynaklanan tüm unsurlarının  asimilasyonuna dayanır. Zira özgürlük hareketi diye anlatılan 1786 gerçekte açlığın kıtlığın başkaldırısıdır. Toplumun %98 i köylüler %2 si Ruhbanlar ve Asillerdir. Fransa vergileri %98 lik kısımdan alırken % 2 hem vergi vermez hem çalışmaz ama lüks içinde yaşarken vergilerle elde edilen bütçenin büyük bir kısmı İngiltere’nin sömürgesi olan Amerika’nın bağımsızlık hareketinin finansmanı için kullanılmış , halk ise açlıktan kırılmaktadır. Hiçbir düşünce de AÇLIKTAN güçlü değildir. Özgürlük ise ancak 3. Cumhuriyetle kazanılacaktır.

​       Almanların ise sorunları daha karmaşıktır sistemden atılması gereken çok fazla unsurun yanında  çıkarılanların yerine eklenmesi gerekenler vardır. Bu süreçte hem birliğini geç tamamlamasının hem de sömürgecilikte geri kalmanın yarattığı ekonomik sorunlar yerine konulanların istenilen sonuçları elde etmede yavaş, yeterli ekonomik kazanımı elde edememesi daha ayrıştırıcı unsurlara yönelmesine ve üst üste iki dünya savaşının tahribatına maruz kamasına , dünyayı mağdur kendisinin de maktul olmasına neden olacaktır. 1806 yılında Alman Ulusunun Kutsal Roma İmparatorluğu’nun dönemin en önemli aktörü Napolyon tarafından yıkılmasının ardından Ren Konfederasyonu altında Fransızların hakimiyetine girmeleri de  toplumda ağır yıkım yaratır. 962 yılında Sakson kökenli 1. Otto’nun hükümdarlığında  Papa XII . John  tarafından taç giydirilmesiyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun kurulmuş olmasıyla başlayan süreçte elinde kalan ne romadır, ne kutsaldır ne de mitosa dayanan Cermenliktir . Kurtulunması gereken bir Fransız kültürünün hegemonyası altındadır. Milliyetçilikte tek dayanağı kırsalda yaşayan halkların konuştuğu Almancadır, ki soylular Fransızca konuşur, Cermenlik ve roma yerine inşa edilmesi gereken bir unsur   gereklidir. Yeni Yunan olmak.  [Cermen imgesi gibi] bu Yunan imgesi de sonradan icat edilmiş ve üretilmiş bir imgedir. Alman romantikleri, aslında Mısır ve Samilerin kültür alanına dahil olan Yunanlıları bu etkilerden arındırarak Avrupalı ve Ari olarak tanımlamıştır.  

     Milletler kendilerini tanımladıklarında ve milli bir devlet inşa etme çabasına giriştiklerinde uğramaları gereken ilk durak resmi tarih yazımı olacaktır. Bu noktada Helenistik kavramı ilk olarak Alman tarihçi Johann Gustav Droysen tarafından, Greklerin baştan beri kendilerine verdikleri adlandırma olan ''Helen'' sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl ortalarında kullanılmıştır. Droysen bu kavramla Büyük İskender’in M.Ö. 4. Yüzyılda istila ettiği topraklarda Grek kolonileşmesi hareketinin ve Grek kültürünün yayılmasının anlatılmak istendiği bir kavram olarak kullanmıştır. Esasen Droysen’in bu tanımlaması pek çok tartışmaya yol açmıştır. Helenik tanımlamasına -en azından Droysen’in yüklediği anlamda- pek çok tarihçi karşı çıkmıştır. Bununla birlikte Helenistik tanımlaması hâlen kullanılagelmektedir !!!!!!!!

        Peki bu yazıda anlatılanların bugün bizim için sonuçları nelerdir , sonuçta yaşandı bitti geçti gitti bunlarla mı uğraşacağız bu gün başka işimiz mi yok….

Ve daha sayamadığım  nicelerinin cevabı bu yazıda yazılanladır. Unutanlar Paradigmanın, siyasetin esiri olur. Sürünün parçası olmak toplumsal uyum için gereklidir, hayat Toplumsallıkta yaşanır. Ancak sürü bireyin problemlerinin çözümünü ona sağlamaz. Herkes gece yalnız uykuya dalar sorunlarıyla yalnız baş eder ,  yalnız ayakta kalır ve mezara da yalnız girer. Hatırlamak bilinçli bir seçimdir. Yüzleşmekte. Bunlar insanın sorunlarını çözmekteki yöntemidir . hayata tutunmanın yoludur … Sevgilerimle…

 

• Purutenist Amerikanın Kalvinst kökenden dünyadaki müdahalelerinin, İsrail ile bitip tükenmeyen ilişkilerinin zaman zaman karşılaştığımız ama hep içinde olan Angilikan İngiltere

• Bugün bitip tükenmeyen din savaşları, mezhep savaşları;

• Devam eden insan hakları ihlalleri, mültecilik , kavimlerin bugün devam eden göçü;

• Ekonomik sorunlar, zenginin hep zengin , fakirin hep fakir olması

• Birilerinin çocukları okuduğunu anlarken ,diğerlerinin çocuklarının  okuduklarının hiçbir anlamı olmaması, düşünmeyi bilmemesi, hayali düşünceden ayırt edememesi;

• Avrupa da sınırların açık olmasına rağmen mobiletinin kimliklerinde kültürlerinde asimilasyon yaratmaması;

• Türkiye’nin son yüz yılı, tarihinin 1071 den başlaması, üst kimlik sorunsalı, yanına eklemlenen hiçbir kimliğin ( İslam, çağdaş, laik, Kürt,Laz…) yetmemesi , ve buna rağmen insanların adı mülteci olacak olmasına rağmen gitmek istemesinin,…..

 

Yorumlar

  1. Uzun zamandır okuduğum en güzel yazı , bir mühendis olarak gerçekler yüzüme çarptı gibi sanki , son zamanlarda ekonomi ve yaşadığımız psikolojik rehavetle insan kendi gerçeğinden giderek uzaklaşıyor ve sorgulama iç güdüsünü yitiriyor ...Bu yazılanlar her cümleniz üstün bir görmenin sonucudur. "Herkes bakar ama herke göremez..." Siz bu yazıda hem tarih hem felsefe hem din ve de siyasi etmenleri o kadar güzel anlatıp sanat ve felsefeyi aktarmışsınız ki böyle bi yazı bana Stoacıları anımsattı , tüm yazılarınızı okumak için düşünebileceğim sorgulayabileceğim en sakin anları bekliyorum , emeklerinize sağlık ...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

HERSEYİN ÖLÇÜSÜ İNSAN

HEYKEL

SIRADANLIĞIN KÖTÜLÜĞÜ