KALABALIĞIN İÇİNDE BAŞKA BİR YABANCI
Önce kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık. Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelime ile birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. Oysa bir silgi gibi tükendim ben . Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım. Mürekkeple yazılmışlardı oysa…Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.(Tutunamayanlar / Oğuz Atay 1970)
Sanat ve düşünce toplumsal düzene karşı bir başkaldırıdır. Düzen ; kendine başkaldırıldığını; yok edilmeye çalışıldığını hissettiğinde, arasındaki yabancıyı tespit eder. Ve yabancının saçmalığıyla karşı karşıya kaldığında, toplum yabancıya anlam yükleyerek tepki verir. Kişinin kimliğini toplum verir, toplum geri alır. Kimliğini yitiren de, kalabalık da ; kendi yalnızlığını yaşamaya başlar.
Umut, nefes nefese koşarken bir sokağın köşesinde, arkadan yetişen bir kurşunla vurulmaktı elbette. Bazı insanların sırf normal olabilmek için olağanüstü çaba sarf ettiklerini kimse bilmez. (Yabancı/ Albert Camus 1942)
Oğuz Atay’ın
Tutunamayanlar
ve Albert Camus’nü
Yabancı romanlarında,
Selim ve Meursault, kendilerini anlam veremedikleri bir kuşatılmışlık içinde hissederler.
Anlamsızlık sadece çevrelerinden algıladıkları ile sınırlı değildir, asıl kendi içlerindedir. Yalnızlık ve çevreyle uyumsuzluk onların hayatlarında önemli yer tutar. Toplumdaki insanların onlara olan nefreti , onları bunaltır. Orada bulunmanın; anlamsızlığı içinde, onların suskunlukları ve yalnızlığı seçmeleri, onların topluma aldıkları tavırdır/ ayakta kalma biçimleridir. Tutunamayanlar da , Turgut’un Selim’in intihar haberini almasıyla, Yabancı, Meursault’nun annesinin o gün öldüğünü söylemesiyle başlar. Yaşadıkları çevre artık onlara uygun değildir, ancak Hayatın anlamsızlığı karşısında; Selim intihar eder, Meursault kendini ölüme sürükleyen dava sürecinde, anlaşılamadığı bir ortamda anlaşılma gayretine girmez. Atay’ın kahramanı , Selim’in bilinçaltında ki kargaşa ve çatışma, intiharla sonuçlanırken; Camus‘ün kahramanı Meursault, kumsalda Arabı niye öldürdüğünün zaten farkında bile değildir. Mahkeme sürecinde kendini savunmaz, ölüme mahkûm edilişini olağan bir süreç gibi karşılar. Meursault, kendisini mahkûm edenler tarafından, Arabı öldürdüğü için değil de, sanki annesinin ölümüne olan ilgisizliğinden dolayı suçlu olarak yargılanmıştır. Atay ve Camus, modern şehir yaşantısı içinde, romanın kahramanlarının yaşadıkları yalnızlığı, kalıplara tutunamamalarını, mevzuya yabancılaşmalarını ve ortama uyumlanamama sorunlarını; onların duygu ve düşüncelerinden, gözler önüne serer.
Meursault, kahramanlık özelliklerinden ısrarla sapan bu tuhaf karakterle okuyucu, empatik bir bağ kurma sorunuyla boğuşur. Okuyucu bir iç yolculuğun, anlamlandıramamanın, ama günün sonunda da ‘bana ne ya’ gibi bir bezgin boş vermişliğin teslimiyetinin; an be an tanığı olur adeta. Ortak olansa; farklı zamanlarda, farklı kültürlerde ve farklı dönemsel etkilerde yazılan romanların ana karakterlerinin, yaşadığının; anlamdan kopuş, yabancılaşma, dayatma, itiliş, sürüklenme ve bir kayboluşun hikayesi olmasıdır.Camus ‘ye göre hayatın rasyonel bir anlamı ya da düzeni yoktur ; ve insan hayatına anlam bulmak için sürekli mücadele edendir. Anlamın olmadığı yerde, anlam bulma mücadelesi, Camus ‘nün absürt dediği şeydir. Anlam arzumuz o kadar güçlüdür ki, bulunacak hiçbir şey olmadığı fikrini hemen reddederiz. Camus, Yabancı'yı okuyucularına kendi ölümlülükleri ve varoluşlarının anlamı hakkında düşünmeye teşvik etmek için yazmıştır; sonsuz anlam arayışımız hepimizin hayatında; bir amacı aramamızdır aslında. Camus hemen hemen tüm romanlarında yaşamın; ölümle bitmesi temasını ele alır. Bir başlangıç ve bir son. Onun bu noktada vurguladığı karamsarlık değil; hayatın anlamsızlığıdır. Her iki kitabın yazıldığı dönemde yabancılaşma bir metafor iken; biz bugün bu düşüncenin üstüne düşündüğümüzde; ‘yabancılaşmanın yabancısı’ pek çok bireyin anlamsızlığın kaosunda, itilmeleri, sürüklenmeleri, yok olup gitmeleri yerine; mevzunun tam orta yerinde asılı kalarak akışı tıkamalarına, iletişimin kopmasına neden olmalarına tanık oluyoruz. Bugünün kaybolan yabancısı yerini; kaybolmayan ‘yabancının yabancısına’ bıraktı . Benliğini keşfedenler ise bir anlamsız yığının , anlamlandıramadığı davranışları, ilişki kuramadığı benlikleri ardında, iletişimsizliğin şaşkınlığında; zorunlu olarak kalakaldı. Bilincin; belirsizlikten önünü görememesi, onu sıkışmış bir yaşama mahkum etti. Önündeki kitle o kadar büyük ve sadece duran ki, onları seçip; ne hayatının dışına çıkartabilir, ne de onlarla sorun çözülebilir. ‘Yabancının yabancısıyla’ yaşamak, başı her an dertte yaşamaya mahkum olmaktır...
Peki hayatın bir anlamı var mıdır, ve herhangi bir kişinin veya bir toplumun yaptıkları hayatın anlamını bizden alabilir mi ? Gelin bu soru üzerine düşünelim.
Felsefe tarihseldir ve her dönemde birikimsel olarak ilerler, tarihselliğini ve kökleriyle olan bağlantısını korumaya devam eder. Zira her gelen, ‘Düşünülmüş olanı; düşünmek zorundadır ki düşünülmeyeni düşünebilsin’. Ancak ne yazık ki yaşamın kendinde bir amacı veya anlamı yoktur. Buradaki amaç ve anlam aynı anlama gelmektedir ki amacı olmayanın herhangi bir anlamı olmaz. Bu sebeple varoluşundan bir anlamı olmayanın anlamı bir başkasının yapıp ettikleri onu bizim yaşamınızdan gelip alamaz. Anlam yani amaç bireyseldir. Sınırı da bireyin kendi hayatına katabildiği veya katamadığı yani insanın kendi kadardır.
Anlam onu amaçlayan bir bilincin yani bilinçli insanın varlığını gerekir. Bir bilinç yoksa bir anlamda yoktur ve anlam bir bütünleştirme bir araya getirme, bir mevzunun başı sonu ve merkezinin olmasını da beraberinde gerektirir. Yani hayat; anlatılabilir, anlaşılabilir, geçerliliği olan bir hikayeye bağlıdır .
Toplumdan sıyrılabilen; onun verdikleriyle var olmayan ; soruları, sorunları, onun verdiği kaynaklardan cevaplanmayan insanın kazandığı; ise bireyselliği, bilincidir... Yaşamının amacı da; onu bir bütüne getirebilmektir. Bu noktada yabancılaşma , yalnızlaşma ,mutsuzluk, toplum tarafından tehlikenin fark edilip ona zorla yapıştırılan etiket; bir fırsat ve tek yönlü çıkış biletidir.
Biletlenen yolculuğun yolcusu; kendini bulmak, kendiliğiyle tanışmak ve yeteneklerini keşfetmek için yola/yoldan çıkandır. Kendine varan; kendini hem bedensel hem de ruhsal bir bütünlük, uyum ve denge içinde algılarlar.Kendini sever ve anlamlı hisseder. Yaşamı anlamlandırmaktan söz ediyorsak bahsedilen, kopup gelinen yerdeki roller vazifeler, baskılar yerine, kendi anlamını inşa eder. Ona verilen kimlik ve kişiliği aradan kaldırmadıkça kendilik mertebesiyle temas edemez.
Kendiliğimizi görebilmek için yapmamız gereken; bize öğretilenleri sorgulamak, yıkmak ve yerine yenilerini inşa etmektir. İnsan doğduğu toplumda, onun doğrularıyla doğduğu andan itibaren eğitimle kodlanmaya başlanır. Bu nedenle herseyi yıkmak ve mutlak özgürlük bir hayaldir. Ancak süreçte algısı genişleyen bu öretilenlerin bir kısmını kendiliğinde kaybeder, bir kısmı süreçte yıkılırken, bazıları da bilinç altına itilir. Sizinle kalanların da neler olduğunu bilip; onlarla yaşamaya devam edersiniz. Ancak kabul edilen; Düşünmeye engel olmamalıdır.
Düşünmek; var olanı bütünlüğe getirmek, belirsizlikleri netleştirmek ve anlamı bütünlüğe kavuşturmak istemektir. Yani başı sonu belli olan bütünün belirsizliklerden ayrılmış hali ,insanın yaşama veremeye çalıştığı anlamdır. Bilim bu anlamı vermekte yetersizdir. Çünkü yöntemi tüme varımdır, bu sebeple de bütüne/tüme hiçbir zaman ulaşamaz parçaları açıklarken; bütünü açıklamada yetersiz kalır. Ancak dinler anlam verme faaliyetiyle var olandır. Bütünün anlamını insana verir. Bir başlangıç, bir son bir amaç insanın muhayyilesinde/hayalde imgelerle canlandırılır. Şeytan deyince hepimizin zihninde bir imge belirir. Ama bu hepimizde aynı imge mi, bilemeyiz. Bilginin kaynağı ise bilimin rasyonelliğinin aksine; metafiziktir. Metafizik ölümsüzlük bilimidir. Ölümü bilmek yaşamı bilmektir. İnsan hayatın başını ve sonunu da çok iyi bilir. Doğumla başlayan hayat , ölümle son bulur. Ancak katlanamadığı ölümü bilmesidir. Yaşamın bir başlangıcının ve bir sonunun olduğunun varsayılması, yaşamı bir bütünlüğe getirme arzusudur.
Tolstoy ‘ Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır’ der. Ardından 1000 küsür sayfayı peşinden getirir. Mutsuzluğun acısını hikayeye dönüştürebilme yeteneğini kazanmış olanlar bu yolculuğun hikayesini anlatabilenlerdir. Bu ızdırabın hikayesini anlatabilme becerisini kazanmanın da hikayesidir. Izdırap Tolstoy’u dehaya dönüştürür. Zira doğru; doğduğun yerde bulunmaz, onu bulanlar başka yerde onu arayanlardır. Kant “bazı hücreler metabolizmanın çıkarlarına aykırı hareket eder ama metabolizmadaki bütün olumlu evrimler o direnen hücreler sayesinde olur.
Savrulan, hiçleşen, yabancılığında kaybolan yitip giden; bir düşünce, bir anlam, bir amaç kazanmayandır. Hiçliğin düşüncesi, yoktur; yok olup gitmenin de anlamı. Düşüncesi olmayan bir sonuç doğurmayacaktır. Bu sebeple yabancılaşma , anlamsızlaşma, yalnızlık, mutsuzluk bir bilinç var olduğunda bir amacın, yaratımın fırsatı ,bir ifadenin dehası , Sanatın da nedeni olabilir. Sanatçı da dinlerin yöntemini kullanarak imgelemle muhayyilesinde canlanan hakikati diğerlerine göstermek ister. Nedenini bilmediği ; sadece kendi maruz kaldığı hakikati.
Her çağ ve her sanatçı farklı düşünsel sorgulamalarla karşımıza çıksa da sanatı ve sanatçıyı yabancılaşma olgusundan kurtaramamıştır. Sanata yabancılaşma olgusunun ilk göstergelerinden biri de sanatçının, sahip olduğu özel yetenekleri ile yaratıcı doğaya veya tanrıya bir tür borç ödeme biçiminde güzellik yaratma çabasıdır. Bu göstergeyi doğrulayacak örneklerden biri de, Michelangelo’nun yıllarca süren çalışmalarıdır. Sanatçı dinsel simgeleri büyük bir inanç ve sabırla resmetmiş, yaratıcıya olan borcunu ödeme duygusunu yaratma hazzının önüne geçirmiştir. Sanatçının, sanatın temeli olan yaratma hazzına yabancılaşmasını gösteren bu örnek yaratma hazzıyla eser arasına sanatçının yetenekleri ve becerisi dışında yeni bir düşünsel öğe girdiğini kanıtlamaktadır. Bu düşünsel öğe, orta çağda dinsel nitelikteyken, yeniçağda ekonomik veya siyasal öğeler olabilmektedir.
Michelangelo, yeni ahitte yer alan konuyu; Son Yargı Freskinin ’de Sistine Şapelinin altar duvarına resmettiğin de, tavandaki freskleri boyamasının üzerinden 20 yıl geçmişti. Artık yaşlanmış hayatını, yaptıklarını ve günahlarını sorgular haldeydi. Yaptıklarını yapmış olmanın ızdırabı, kalbinde herşeye rağmen hissettiği yasak aşkın çelişkisi ve kaybettiği umuduyla; kendisi ve dindarlığı arasına da, kaldığı canının yandığı, dönüşü olmayan bir dönemi yaşıyordu. Gençliğinin coşkusunu yitirmişti. Ölümün dayanılmaz fikri bu eseri boyarken yanıbaşındaydı. Vatikan müzesinin bugün tartışmasız en kıymetli Resminin, odak noktasında; ana figür İsa’yı ve yanındaki Meryem’i görürüz. İsa, Kıyamet Günün’de cennet katına çıkmaya layık olan insanları günahkarlardan ayırıp her birini ayrı yönlere göndermektedir. Resmin genelinde İsa’nın el hareketleri ile uyumlu şekilde bir yandan aşağı doğru alçalan, bir diğer yandan yukarı doğru tırmanan birer döngü görülmektedir.
Dikkatlice bakılırsa resmin sol tarafında yerden yükselen, mezarlarından çıkarılan ve havalanan cennetlik insanlar yukarı doğru bir devinim yaratırken resmin sağ tarafında aşağı doğru çekilen veya yukarıdan itilen insanlar resmin sağ alt köşesinde alevler içindeki cehenneme doğru aşağı yönlü hareketini göstermektedirler. Hareketsiz duran tek figür İsa ve hemen yanına ilişmiş̧ Meryem’dir. Bu şekilde Michelangelo’nun bu ilahi eseri yerinde durmadan bir film sahnesi gibi hareket eder. İsa kutsal bir yargıç görevinde ve mahşer gününde görevini yapmaktadır. Kaslı ve dolgun vücut hatları ile güçlü bir beden Michelangelo’nun klasik erkek heykeli figürlerindendir. Onun sanatının geldiği noktada eğitimine her ne kadar resimle başlamış olsa da; o artık bir heykeltraştır ve sanat onun için resim değil heykeldir. Papanın zoruyla yapmak zorunda kaldığı bu işte, bir diretmenin, artık yabancılaştığı resim sanatına bakışının bir sonucudur . Bu nedenle, tüm figürler heykel gibi ve onun hayranı olduğu erkek bedeninin kaslı unsurlarında resmedilmiştir.
Maniyerizim Rönesans’ın getirdiği ideallere ve estetik algısına karşı duruştur ve terim Vassari tarafından Michelangelo’nun sanat anlayışına özenmek, benzemek anlamında kullanmıştır. Rönesans’ın ideal beden-uzuv ölçülerinden, perspektifinden, net gösterme , ideal olma özelliğinden uzaklaşılmış, daha abartılı ve orantısız bir görünüme kavuşmuş, netlik yerini yığınlara , duygular da ki açıklık da yerini, aynı hayatta olduğu gibi, çatışıp üst üste binmeye bırakmıştır. Maniyerizm’de bireysel yorumlamalar, serbest duruşlar bu üslubun önemli özelliğidir. Michelangelo, Papa II. Julius’un isteğiyle öncelikle 1508-1512 yılları arasında Sistine Şapeli ’nin tavanını yaptı. Roma’nın yağmalanmasının ardından III. Paul İsteği ile 1534-1541 yılları arasında bu şapelde Son Yargı sahnesini yaptı.
Artık İsa; sakalsız ve neredeyse tamamen çıplaktı. Çarmıhtaki zayıf, çelimsiz ikonik tasvirinden çok Yunan Mitolojisi ’nin görkemli bas tanrısı Zeus’a benziyordu. Meryem ise; alçakgönüllü duruşu ile saflığı ve temizliğini vurgularken aşağıda olup bitenleri sessizce izlemektedir; çekinik ve şefaatten uzak gözlerle. Kanatsız melekler , Azizler hiç biri kutsal metnin sahnelerini hatırlatmazken; Michelangelo’nun tavanda yaptıklarına bakıldığında ise onlar 20 yıl önce, soylu zarif ve ilahi ve onurluydular. Altar duvarında resmedilenler ise artık; deformasyona uğramış , yığınlar halinde üst üste, kaba, küçük kafalı, çirkin ve tuhaftır. Bedenler artık semboliktir. Resmin gücü için bu bozulmuşluktur. Burada önemli olan dini mesaj; vücutlar ise artık ona hizmet eden araçtır .
O halde şu soruyu sormamamız gerekir; kurtarıcı İsa figürü ile lanetli adam arasında , Bartholomeos’un elinde tuttuğu yüzülmüş derisinde; kendi yüzü olması gerekirken surat neden Michelangelo’nun oto portresidir? Daha da kötüsü Bartholomeos deriyi hiç de sıkı tutmaz, düştü düşecek gibidir, soran gözlerle İsa ya onun son yargısına bakar. Düşsün mü? Zira düşerse düşeceği yer Dante’nin komedyasında geçen Kharoon kayığıdır. O ölü ruhları Acheron (Asi) Irmağı'ndan geçirerek Hades'in krallığına, cehenneme götürmekle görevli bir hizmetkar, mitolojide ölülerin kayıkçısıdır. Post her an düşecek ve cehenneme gidecek gibidir. Belki de Michelangelo; kendi ruhunun ahirette çekeceklerinden endişe etmektedir.
Bu iki resmin yapıldığı yıllar arasında; Martin Luther Kilisenin iktidarını sorgulamakta ve çatışmaların yaşandığı bir dönemdir. Michelangelo’nun sahnelerin betimlenmesin de kullandığı , sonradan kutsal ilan edilen Dante’nin İlahi Komedyasının tasvirleridir. Kutsal kitabın , yabancısı komedyadır. Her ne kadar ; aynı çatı altında kutsalın içinde bir araya getirilmiş olsa da; Dante’nin İlahi Hiciv’i Papalık ve onun yarattığı kutsal sistemin ciddi bir eleştirisidir. Dante , Komedya ‘yı sürgünde yazmaya başlar . Kendi sürgününün de ilk durağı karanlık ormanın girişindeki; kendi cehenneminde.
1534 de Vatikan Sistine Şapelinde Papa III.Paulus Michelangelo ‘yu altar duvarına SON YARGI temalı resmi yapması için görevlendirir. Michelangelo bu resmi yaparken unsurları ve karakterleri Dante’nin komedyasındaki sahneleri kullanarak resmetmişti. Edebiyatçı Aretino, Michelangelo’nun mahşeri tasvir edeceği haberini almasıyla, mahşerin neleri içermesi gerektiğini, karakter detaylarına kadar tasvir edip, edebi bir mektupla Michelangelo’ya göndermişti. Aretino’nun amacı açıktı, bir şaheser daha ortaya çıkacağı belliydi, bu onun da kendine pay çıkarması, övgü alması için bir fırsattı. Michelangelo kibarlıkla teşekkür etti ama kompozisyonu bitirdiğini, bunları ekleyemeyeceğini açıkça bildirdi. Resim bittiğinde Aretino, derisi yüzülerek öldürülen St.Bartolomeus olarak resmedilmişti. St.Bartolomeus bir elinde yüzüldüğü bıçağı İsa’ya gösteriyor, diğer elinde ise bir paçavra gibi derisini tutuyordu. Yüzülen derinin ızdırap içindeki çarpıtılmış yüzü ise Michelangelo’nun yüzüydü. Papanın, tören sorumlusu ise resmi bitmeden gördüğünde, bunun bir utanç tablosu olduğunu, genelevde bile bu kadar çıplaklığın ve utandırıcılığın olmadığını Papa ‘ya söyledi.
Michelangelo’nun tepkisi gecikmedi, Biagio’yu sağ alt köşede görünen zebani Minos olarak resme ekledi. Biagio, Minos yakıştırması üzerine deliye döndü, durumu Papa’ya şikayet etti. Ama görünen o ki, Papa esprili biriydi. Biagio’ya “Eğer Michelangelo seni Araf’ta resmetseydi elimden geleni yapardım, ama seni cehenneme koymuş, cehennemdekilere kimse yardım edemez!
Resim tamamlandı ve bir ayinle sergilendi. Resmi gören kalabalıktan tuhaf itiraz sesleri yükseldi, bu çıplaklık karşısında nefesler kesilmişti. Papa III.Paulus fazlasıyla açık görüşlüydü. Eleştirleri dert etmedi. Ama sonradan Papa Paul IV olarak anılacak olan Kardinal Carafa, bir “incir yaprağı” kampanyası başlatarak, 24 yıl sonra resmin sansürlenmesini sağladı. Michelangelo’nun öğrencilerinden olan, Daniele da Volterra’ya mahrem yerleri kapatması görevi verildi, bundandır ki Volterra’nın lakabı “pantoloncu” olarak kaldı. Marcello Venusti’nin 1549’da, yani sansürden önce yaptığı The Last Judgement kopyası, bugün nelerin sansürlendiğinin bir ispatı olabilir. Ama söz konusu sansür olunca, elimizdeki bilgilerin ne kadarı gerçeği yansıtıyor, şüpheli. Yani orijinali de sansürlenmiş olabilir.
1993’te yapılan restorasyon sırasında sansür için eklenen bazı kısımlar çıkarıldı. Böyleye ortaya çıktı ki, Michelangelo’nun bu işi tamamlarken siniri bozan Aretino ve Biagio’ya tek cezası onları kötü karakterler olarak resmetmiş olması değildi. İncir yaprağı kalkınca ortaya çıktı ki, Aretino’yu bir kadın, Biagio’yu ise cinsel organı bir yılan tarafından ısırılırken tasvir etmişti
Zamanın içinde; ezberlerini yitiren ve bireyselleşirken özgürleşmekten çok yalnızlaşan insan, kendini güçsüz, güvensiz, hatta çaresiz hissetmiştir. Modernleşmenin ilerleme ve mükemmelleşme fikri pek çok bakımdan ters tepti. On yedinci yüzyıldan beri bireyin rasyonelleşerek özgürleşeceğini söylenen aydınlanma fikri, yirminci yüzyılla birlikte, aklın demir kafesine hapsolmaya ve büyüsünün de bozulması sorunuyla karşı karşıyadır artık. Olanlar korkunçtur ki artık; kimseye korkunç gelmiyordur. Yitirilen sadece İnsanlığıdır. Yabancılaşma ise, korkunun, kötülüğün, değersizleşmenin ona karşı verilen özgürleştirici süreç eliyle sıradanlaşmasıydı sadece. Bu gün ise‘Yabancının yabancısı’, diğerinin bilincin önünde, toplumdaki en büyük engel.

Yorumlar
Yorum Gönder