İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ
Bu hafta sizinle paylaşmak istediğim konu İki Şehrin Hikayesiyle başlıyor. İstanbul ve Romanın hikayesi. 4. yy sonları; Avrupa’nın, Hristiyanlığın ve İstanbul’un tarihinde bir dönüm noktasıdır. imparator Konstantin Romanın imparatorluk başkentini Roma’dan İstanbul’a taşır. Başkent Gotların/Almanların tehdit i altındadır. Pagan Romanın başkenti Roma’yı, Anadolu’ya Hristiyanlığın Yahudi köklerinden kopup Tarsuslu Pavlus eliyle Gentile üzerinde şekillendiği topraklara; İstanbul’a taşınır. Bu Hristiyanlığın da Yahudilikten ayrılması zamanıdır. Musa şeriatından kopuş, İbrahim şeriatına geçiş sürecidir.
İki şehir arasında büyük bir çatışma başlar. İmparatorlar Roma’dan sadece gücü , imtiyazları, ekonomiyi ve karar alma unsurlarını İstanbul’a taşımazlar; ayrıca, İstanbullun siyasal ve teolojik üstünlüğünü de dini kararların alındığı konsüller vasıtasıyla kurgulamaya başlarlar.
700 yılında başlayan süreçte ; birbiri üzerinde hakimiyet kuramayan Hristiyan Piskoposluk ile Almanlar anlaşır. Bu anlaşma bir yanıyla da modern zamanlardaki din ve siyaset arasındaki mesafenin kurulmasının ; Kilisenin seküler güçlere mesafeli bakmasının ve laikliğin de ilk temellerinin atılmasının sonucunu doğurdu. Anlaşmaya göre Papalık, Almanları destekler, onlara taç giydirir . Kutsal Roma Germen İmparatorluğu kurulmuştur . Artık kavga ; kutsalın hangisi olduğu üzerinden boyut kazanacaktır. 11. yy bir dönüm noktasıdır, Latin ve Grek geleneğinde iki şehirden kaynaklanan fark Hristiyanlık anlayışlarının da birbirinden kopmasına Ortodoks ve Katolik olarak ayrılmalarına neden olur.
Ancak her mabedi kutsal yapan , altında bulunan kutsalın mezarıdır. Katoliklere göre İsa nın kendisinden sonra ilk inanan grubunu havarisi Petrus a emanet eder. Petrus Kudüs’ten Roma’ya gelir ve bu yetkiyi de Roma’daki diğer Piskoposlara devreder. Papalık vekaleti doğrudan İsa’dan almıştır. Papalığın Lombardlar’dan aldıkları topraklarla, Vatikan’ın temelleri de böylece atılmış olur.
15. yy a gelinceye kadar yaşananlar ise ikinci bölünmenin de nedenini oluşturacaktır. Zira Almanların Avrupa’daki dağınık siyasi yapısı ve merkezi otoritesinin olmayışı , hem papalık makamının büyük topraklara sahip olmasına hem de, başı boş kalan topraklarda feodal beylerin güç kazanmasına neden olur. Sınıfsal eşitsizlik ve toprağa bağlı kölelik sistemi olan serflik kurulmuştur. Yine bu dönemde ortaya çıkan , köylü isyanları, Moğol tehdidi , Osmanlı genişlemesi , coğrafi keşifler, Haçlı Seferleri, hükümdarın savaşlara büyük miktarda paralar harcamak zorunda kalmasına neden olur. Papalığın tüm Avrupa’dan elde ettiği geniş topraklar ve bu topraklardan toplanan vergi gelirleri, sırasıyla ekonomik güce ; diğer Krallar üzerinde artan ve kontrol edilemeyen siyasi baskıya ve dini yaptırım gücüne dönüşür. Tüm bunların yanında ruhban sınıfının yozlaşması, Rönesans , Hümanizm, matbaanın bulunuşunun eklenmesi aydınlanmaya ,veba açlık ise halkın tahammül gücünün azalmasına neden olur.
İçinden çıkılamayan bu çok yönlü sorun sistemine bir de süreçte zenginleşirken yozlaşan ruhban sınıfının durumu da eklenince , Tanrı adına ve Tanrı’yı temsilen varlığını sürdürdüğünü iddia eden kilisenin bu sorulara Tanrısal bir cevap bulamaması da eklenince, Katolik Kilisesi açısından aleyhte bir durum olarak ; Reformun ortaya çıkmasına neden olur.
Aslında reform Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunun/ Almanların , Latinlerden /Roma ‘dan duyduğu öfkenin adıdır. 1560 -1648 arası yıllarda yaşananlar, Hıristiyan Avrupa’sını kana bulayan dehşet zamanlarıdır . İsa Mesih günahkar insanlığın kurtuluşu için kendini çarmıhta feda etmiştir. Halkı da Hristiyanlık için kendini feda edecektir , Onun çektiği acıları yaşamak ve hissetmek onları kurtuluşa erdirir. İki mezhebin de amacı aynıdır. Her ikisi de kendini gerçek Hristiyanlık olarak görür.
Protestanlar, azizlere ve onların emanetlerine aşırı hürmet edilmesini onaylamıyorlardı. Onlara göre böylesine aşırı bir tapınma; tek başına tanrının üzerinde yoğunlaşılmasını engelliyordu. Gelgelelim Katolik İtalya böylesine bir inancın; dünyayı kutsallığın göksel merkezinden uzaklaştıracağına , kutsal geçmişle bağları koparacağına ve mucizesini yitirmiş bir bugün yaratmasından korkuyordu .
İmge ; mucizelerin ve din uğruna şehit olanların unutulmasını ve geçmişte kalmalarını engellerdi. Geçmişi bu günde canlı tutmanın yoluydu . Mabedin içinde kutsalı görmek hem zamanda hem de mekanda çıkılan kutsal yolculuğun aracıydı. Zihinsel ve ruhsal olarak kutsalda bir olmak yüzyıllarca geriye seyahat edip dinsel olayları sanki şimdi ve burada yaşamaktı. Kiliseye gelmek ve onları görmek hayal gücünün çok ötesinde birşeydi. Onları ziyaret etmek gerçek , onların görkemli bir hayat sürdükleri de gerçeğin ta kendisiydi . Bu sayede onlar dileklerinizi dualarınızı yakarışlarınızı dinler ve bizim için tanrıya iletirlerdi.
Yazının bundan sonraki bölümünde tarihi alt yapısını anlattığım bu kaosun içinde, sanat tarihinde ismi dehasıyla birlikte anılan , yaşantısı, eserleri , sanatı , hem döneminde , hem de kendinden sonraki dönemlere etkileri hakkında yüzlerce kitap , makale yazılmış Michelangelo Merisi da Caravaggio’nun (1571-1610) , hakkında okuduğum kaynaklarda pek de değinildiğine rastlamadığım unsurlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Zira yazının bundan önceki kısmında ‘ yedi makalelik konuya ‘ bir arada değinmemin sebebi de, sürünün içinde bize öğretilene karşı çıkmamdandır. Bugün bakmayı görmek, sınırlamayı anlamak sanıyoruz. Geniş bir perspektiften bütünü kavramadan, analitik yöntemde sadece konuda derinleşmek beni burada yazılmış yüzlerce yazının tekrarından başka hiçbir şeye ulaştırmazdı. Amacım felsefeyle konuya başka bir açıdan bakmaktır . Zira sanatçı ve filozof iki ayrı dağın zirvesinde sırt sırta oturur. Sanatçı görür, Filozof bilir. Sanatçının ne gördüğünün ifadesi sanattır. Sanat yapmak için felsefeyi bilmesine veya geçip burada bize ne anlatmaya çalıştığını açıklamasına da gerek yoktur. Göstermiştir işte. Ama biz sanatçının ne anlattığını, tüm unsurları bir bütünselliğin içinde konuyu inceleyen filozofun düşüncesinden anlarız . Ki bu düşünce mutlak doğru olmak zorunda da değildir. Başka bir düşünür gelir birde böyle bakalım der bir de ona bakarız. Neyi yıkmamız gerekirse onu yıkar yerine neyi inşa etmemiz gerekiyorsa onu inşa ederiz. Zira felsefe sadece bilimin yöntemi olan açıklamakla yetinmez inancın amacı olan anlam vermeyi de; kendine amaç edinir.Protestanlar, azizlere ve onların emanetlerine aşırı hürmet edilmesini onaylamıyorlardı. Onlara göre böylesine aşırı bir tapınma; tek başına tanrının üzerinde yoğunlaşılmasını engelliyordu. Gelgelelim Katolik İtalya böylesine bir inancın; dünyayı kutsallığın göksel merkezinden uzaklaştıracağına , kutsal geçmişle bağları koparacağına ve mucizesini yitirmiş bir bugün yaratmasından korkuyordu .
İmge ; mucizelerin ve din uğruna şehit olanların unutulmasını ve geçmişte kalmalarını engellerdi. Geçmişi bu günde canlı tutmanın yoluydu . Mabedin içinde kutsalı görmek hem zamanda hem de mekanda çıkılan kutsal yolculuğun aracıydı. Zihinsel ve ruhsal olarak kutsalda bir olmak yüzyıllarca geriye seyahat edip dinsel olayları sanki şimdi ve burada yaşamaktı. Kiliseye gelmek ve onları görmek hayal gücünün çok ötesinde birşeydi. Onları ziyaret etmek gerçek , onların görkemli bir hayat sürdükleri de gerçeğin ta kendisiydi . Bu sayede onlar dileklerinizi dualarınızı yakarışlarınızı dinler ve bizim için tanrıya iletirlerdi.
Reform sürecinin ; tüm Avrupa’ya yayılmasında matbaa ve propaganda ne kadar önemli ise , Roma Katolik kilisesinin kaybettiği otoriteyi ve itibarı geri kazanmak için başlattığı Karşı-Reform ‘un yöntemlerinden biri de yine Propaganda olacaktır. Katolik kilisesi, dindarların hayal gücünü ve duygularını coşturmak için, mucize, vecd, kendini din için feda etme , gaipten haber alma sahnelerinin tasvirini içeren konuları belirler. Daha da ileri giderek sanatçının yaratma özerkliğini de sınırlar ve hatta konuların nasıl işleneceğinin de katı kurallarla tespit eder. Bu yeni , coşkulu vurucu, belirgin teatral anlatım tarzı sanatta Barok Akımı olarak anılacaktır.
Caravaggio, resimde ışık-gölge kullanma tekniği (tenebrizm) ve konuya gerçekçi yaklaşımıyla, kendi çağdaşlarından farklılaşmış ve öne çıkmış bir sanatçıdır. Barok resim sanatının öncülerinden olan Caravaggio, Karanlıkta Işığı icat eder. Işık ve gölgenin oluşturduğu keskin zıtlık aracılığıyla; ışığı figüre ya da istenilen noktaya spot şeklinde odaklayarak tiyatro sahnesi havası yaratır. Artık izleyici sadece bir resme bakmaz. Resmin çarpıcılığının içine girip kendisine ayrılan yerinde konumunu alır. Sadece izleyici değildir. İçine girdiği tiyatro sahnesinde işlenen konunun ; en yüksek tonda yaşandığı o an’ da dır. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, dönüşü olmayan sonun başlangıcıdır. Aydınlığın karanlığı delmesidir. Vahşetin gözde değil, kulaktaki çığlıkta asılı kalmasıdır. Aslında bizim tiyatro zannettiğimiz , bir korkunun vahşetin coğrafyasıdır. Caravaggio’nun yaşamının geçtiği zaman; tam da o gündür ; Romadır. Zengin çok zengin fakir çok fakirdir. Sefaletin dehşetle kol gezdiği, çok sayıda fakir insanın açlık sınırında yaşadığı sokak aralarında rahatça suçların işlendiği , ölüm tehlikesiyle her an karşılaşabildiğiniz , kellelerin ibret için kesildiği ve sokaklarda sıralandığı korkunun şehridir. Sadece din adamlarının zenginlik içinde yaşadığı , üstelik Hristiyan dünyasının da kutsal Hac merkezidir.
Bir çok sanatçı, kardinallerin gözdesi olmak için birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içinde çalışırken , aynı zamanda birbirleriyle sefil bir yaşamı da paylaşıyordu . Caravaggio bu eserleri yaptığı sırada eserleri gibi karanlık bir hayata devam ediyordu . Bravi adında bir çetenin üyesiydi. Ümit yok , korkusu yok diyorlardı kendilerine. Her türlü kurala karşı gelip her türlü suçu işliyorlardı. Bu noktada Caravaggio’ yu anlamak, onun yaşadığı dönemin koşullarının ne olduğunu anlamakla başlar. Çünkü anlam yaşandığı zamana göre değişkendir. Neyin “iyi” ya da “doğru” ,neyin “kötü” yada “yanlış” olduğu , zaman ve mekan itibariyle sürekli değişime uğradığı görülür.
Caravaggio’nun çocukluk döneminde yaşadığı acıların yanında asıl sanat anlayışını belirleyen ; yetiştiği dönemde Milano’ya hakim olan rahip Carlo Borromeo’ nun yaşadığı şehre sinen Karşı- reform sofuluğudur. Caravaggio‘nun resimlerinde Borromeo tarzı dindarlığın ; manik görme takıntısı ressamı derinden etkilemiştir. Göz hem günahın vücuda girdiği yerdir,suçluluk duygusu dur, hem de dini bir unsura bakmak günahın affı için de ibadettir. Çocukluğunda bu yaklaşıma maruz kalmasa kesinlikle farklı bir ressam olurdu.
Borromeo tarzı dindarlığın kalbinde paranoyak günah korkusu yatmaktadır . .Katolik kilisesinin en etkili isimlerindendir. Borromeo ‘nun o güne kadar eşi benzeri görülmemiş çıplak ve canlı doğalcılığında İsa’ya inanma şekli soyut değildir. Mümkün olan en canlı haliyle ,yaşanandan farksız bir şekilde zihinde canlandırmaya dayanır. Borromeo’ nun * sacro monte yöntemi ; kutsal kitaptaki sahneleri, çok iyi tanıdığımız kişiler tarafından canlandırılmış gibi , yapılmış heykellerle; yeniden kah yürek burkucu kah tüyler ürpertici anları , küçük sıkışık alanda yaratılmış sahnelerde canlandırma ve inananların zihninde bunları gerçek kılma şekliydi . Bu ibadette sahneler bir dağa yerleştirilir, müminler hem fiziksel olarak dağa çıkmanın zorlukları ; hem de gördükleri sahnelerin dehşetiyle vecd halini deneyimlerler.
Caravaggio’nun resmettiği figürleri tüm doğallıkları içinde ve estetize etmeden betimlemiştir. Üstü başı yırtık, ayakları kirli, tırnakları pistir. Sanatçının, ezilen, önemsenmeyen, yok sayılan halktan insanları, Katolik öğretisinin yücelttiği havariler, azizler olarak göstermesindeki cesareti şaşırtıcıdır ancak gerçekçidir. Bir tarafta mucizeleriyle; azizleriyle kendilerinden gittikçe uzaklaştırılan bir inaç vardır bir de yaşadıkları günün koşullarında kötülüğün yaşamak için gerekliliği. GÜNAHKARLIK. O Kutsal ile yaşadığı dünyevilik arasındaki , belirsiz alemin insanıydı. Dua ederken sigara içilmez, ama sigara içerken kalpten geçirilen duanın hali gibidir.
Caravaggio’nun, Katolik kilisesinin siparişi üzerine yaptığı dinsel konulu resimlerde, kutsal kişilerin beklenen ve belirlenmiş ifade ediliş şekillerinin yerlerini; günahkarların gerçekçi betimleriyle değiştirir. Resimlerinde, üstü örtülü olarak kafasındaki gerçekleri de resmetmeyi başarmıştır. Bu tüm günahlarına , tüm sıradanlıklarına rağmen o insan halinin kurtuluşta yer bulma çabasıdır. ÇELİŞKİNİN hikayesidir. Bu kadar günaha batmışken ve kurtuluş umudu yokken yaşanan acıların tesellisinin, azizlerin mucizeleriyle kendilerinden uzaklaştırıldığı bir dinde , içinde yer bulamamanın sancısıdır.
Ancak onlar da her şeye rağmen kurtuluşa ermek için affını talep ettikleri Tanrıdan, kendilerini de görülmesini istemelerinin mücadelesidir. Kuşku ile inanç; öfkeli başkaldırı ve suskun itaat arasında gidip geliyordu Caravaggio. Kutsal ile yaşadığı dünya arasında o belirsiz alemin insanıydı. Dahiliği kutsal veya günahkar, iyi veya kötüyü onun resimlerinde keskin ayrımlardan sıyırdı . Tıpkı o gün Roma ‘da yaşandığı gibi. Kötü olan iyi , çete ile günah işlemek hayatta kalmanın yoluydu . Peki yol buysa , başka şansı da yoksa hayatta kalmanın ; o zaman bu dinmeyen vicdanın sesiyle içinde bitmeyen kavganın nedeni neydi ?
Caravaggio'nun skandal Bakire'nin Ölümü tablosunda Meryem’in ölüm halinin estetiği tanrıya kavuşma anının vecd’i ,meleklerin bu ana eşliği ve bu sahneye tanık olan azizlerin bu ana şahit olmalarının mutluluğunun resmedilmesi ; tüm kusursuz detayları kullanılarak izleyicide zarafet algısı yaratması beklenirken tüm bu ruhani öğeler yerine; o Meryem’in dağınık saçları özensiz kıyafeti , ölümün herkeste yaşanan doğallığını, şişmiş karnını , düşmüş elini , çevresindeki insanların hayatın doğal parçası olan bu ölüme verdiği gerçek tepkileri , yası; resmettiğini görüyoruz. Kadının Meryem olduğunu bize fısıldayan tek detay ise kafasının üzerinde belli belirsiz haledir. Skandal bunlarda bitmez. Bakire'nin modeli olarak da kılık değiştirmeye bile gerek duymadan mezardan çıkartılmış tanınan ölmüş bir hayat kadını kullanılmıştır.
Onun hayatının dine ait olan tek kısmı kendini ait hissettiği hikayelerdeki vahşettir. Bu sebeple ya katili olur, ya maktulü, ya da o anda , o vahşetin tanığı. Her tablosunda kendini acının tarafında konumlandırmasının sebebidir bu. Kendini gereksiz kılmak , anlamsızlaştırmak.
İlk David ve Goliath Resminde: Caravaggio’nun David with the head of goliath eserini bir nevi iç hesaplaşma olarak düşünebiliriz. Bu eserde David ve Goliath'ın savaşı, Caravaggio’nun iki yüzü olarak aktarılmıştır: bir yanda dindar ve cesur, gururlu genç yaptığından gurur duyan David Caravaggio kılıcını gururla omzuna alışı ; diğer yanda katil günahkar, Goliath Caravaggiovardır.
Ancak David with the head of Goliath ikinci David ve Goliath'ın savaşı tablosu, çok daha ağır ve çok daha yakındır insana. Çünkü burada günah Caravaggio’nun bizzat kendisidir. Resme bakarken bir yanda dindar , cesur, gururlu genç yaptığından gurur duyan David artık umutsuz, suçlu ve perişandır . Gözleri yerde, kendi elleriyle kendi ; katil , günahkar, goliath Caravaggio ‘ nun artık ilkine göre yaşlanmış kellesini sunar . Kılıcı artık düşmüştür. Kılıcın üzerinde bu sefer bir yazı vardır.‘ TEVAZU KİBİR’İ YENER’ . Bir insan kendini bu şekilde yargılayacak ne yapmış olabilir diye düşünmeden edemeyiz. Bu tablo tüm hayatının yaşanmışlıklarının özetidir. Caravaggio ‘nun gençliğinin dizginlenemez hevesleri , hataları, seçimleri kendi sonudur. Caravaggio hayatının kendi katilidir.
Yahya’nın kafasının kesildiği sahnede de akan kanındaki suçlulukta onundur, kanda atılan imza da , O sahneyi parmaklıklar arkasından izlerken bağışlanmayı dileyen de kendisidir. Aziz Matta’ nın katliamında cellat’ a arkadan bakan tek kişi de kendisidir. Ki bakmak ,orda olmak azizlerden duasını tanrıya iletmeleri için yardım dilemektir. O hep bağışlanmayı ister. Hep kutsalın içinde kendine yer arar.
Resimlerinin zaman üstü sanatsal değeri yanında oldukça farklı ifade ve mücadele gücü de ön plana çıkar. Katolik kilisesinin propaganda maksatlı yaptırdığı her bir resim, kendi elleriyle astıkları her bir eser Karşı-Reform un değil Caravaggio’ nun kiliseye tek başına başkaldırısıdır . Şimdi Dante’nin yerine kendimi koyuyorum ve düşünüyorum: Bize gerçekleri bu kadar açıkça gösteren bir başka ressam var mı? Kendi kişiliğini ve hayat duruşunu Vatikan gibi bir kuruma dayatabilmiş aklınıza kim geliyor. İnanç dışardan hiçbir zaman yıkılmaz , inancı yıkan onun kendi içinde olup; ona zarar verendir.
Katolik Kilisesi öyle etkilenirler ki bu eserlerin gücünden Mabetlerine kendi elleriyle halkı Katolik inancına daha çok yaklaştırmak için asar. Kuralsız bulup kiliselerine asamadıklarına da kendi özel alanlarında yatak odalarında yer verirler . Bir düşünce yüzyıllarca binlerce insanın kanı pahasına toplumsallıkla , bir noktadan bir noktaya anca gelirken veya geldiği sanılırken !!!Bir kötünün , katilin , sanatıyla tek başına başardıklarını düşünün. Ve hatta kilisede günah işlemeden , sanatıyla gerçekleştirdiği dönüşümün gücünü. Toplumların; onca zamanda ve yitip gitmiş insanların hayatları pahasına başaramadıklarını bir düşünün . Tek bir insanın gücünün muazzam sonuçları da olabiliyormuş. Yine sürü de yanlış öğrenmişiz.
Caravaggio sırtındaki bütün yükleri tablolarına dayamış ve gönlü ferah şekilde Dante’nin cehennemine girmekten kaçmışsa da onun cennetine girebilir mi? Onun ölmeden önce söylediği bir cümleyi paylaşıyor ve aydınlık karanlık arasındaki yerinin neresi olduğunu karar verme yetkisini size devrediyorum: “Karanlığı derinlemesine kullanıyorum çünkü aydınlığı ancak o şekilde gün yüzüne çıkarabilirim.”
Dickens ‘ın Klasik olan İki Şehrin Hikayesi ile bitirelim bu sefer yazıyı:
Zamanların hem en iyisi hem de en kötüsüydü. Bilgeliğin ve aptallığın çağıydı. Hem inanç hem de kuşku devriydi. Işığın da asrıydı karanlığın da. Hem umut baharıydı hem de umutsuzluk kışı. Her şeye sahiptik hiçbir şeyimiz yoktu….Ne kadar ilginç , sanki bu gün gibi... Sevgilerimle…
Yorumlar
Yorum Gönder